aynanın ne tarafında durduğun çok önemli
'sır' içinde kaybolursan;
gerçekliğin yansımana dönüşür yanılsamaların gerçeğin olur.
sağın sol, solun sağ
galip gelir mantığın duygularına bilincindeki gizli savaşta.
taraf olmak istemesende durduğun yeri iyi belle
gün gelip sorduklarında dünyan sebebin olmasın ahirete.
p.s. After watching Inseption
30.8.10
29.8.10
ne istiyorum biliyor musun?
bendeki bu kararsızlık nerden geliyor ki?
ya da pervasızca gelen kelimelerin dökülüşüne izin vermem neden?
keşkelerim, belkilerimle o kadar çok zaman kaybettim ki yaptığım hesaplar hayatımı çaldı benden belkide.
yoruyor beni bazen düşüncelerim uykularımı çalıyorlar, rüyalarımı gündüz gözüyle görüyorum; onlar bile pembe değil. zaten mutluluğun rengi mavi bende ve ben öyle uzağım ki ikisine de.
bir ben varım sanırdım; herşeye koşuşturmuş bölünmüş ama gördüm ki çok fazla insan var çok dalları olan sağlam ağaçlar. bense yarım yamalak bırakmışım herşeyi; uzanıp tutacak dallarım kuruyup dökülmüş.
"benmişim kendimden bir korkak yapmışım" Nev ne güzel özetliyor işte.
bense kelimeler arasında bocalıyorum, dönüp duruyorum yığıyorum tepeleme.
yol bir yere gitmezmiş ya, yürümezsen gitmez ama senin attığın adımlarla ilerler o da zaman gibi işte. o da her nefesinde atıyor bir adımını sonra bir bakıyorsun 22 yaşındasın ve herşeyin yarım.
kitapçılarda dolaşıyorum, binlerce kitap var kaçı kaç kişi tarfından okundu, yüz yıllardır yazıyor insanlar ve bitmedi söyleyecekleri. en çok istediklerimden biri yazdıklarımı bir kitap haline getirmek ama,
ama ne fark edecek ki? o rafların arasına sıkışmış mavi kaplı bir kağıt yığınına dönüşecek hislerim, kelimelerim. aramayan yine bulamayacak beni. belki 3-5 kişi okuyacak belki kimse. milyonların ulaşabileceği bu blogda bile 4 tane izleyicim var onlarda okumuyorlar bile.
yani ne fark eder ki?
bilmiyorum.
ben yaptım bunu kendime. nasıl yaşanır bu tereddütle?
hep geçiş zamanlarım oldu ve o zamanlarda yoruldum hep. yaşarken değil çatışırken yoruldum ben.
işin özünü anlarım ben ve anlatırım. sözün aslı pek kalmaz dilimde.
"nefes almayı yaşamak sananlar büyük bir yanlıştalar" anlamında bir söz okudum geçenlerde. kim söylemiş hatırlamıyorum ama doğru işte.
benim adımda unutulacak mı böyle yada hiç kimseye ulaşacak mı sözlerim?
ben işin yaşama kısmına o kadar dalmışım ki nefes almayı unutmuşum yani kendimi. kendim için çarpışırken aldığım yaralar kabuk bağlasa da kanamaya devam etmiş. nasıl duracak bu iç kanama?
kelimelerimi tampon yapmaya çalışıyorum işte ama yetmiyor. kelimeler bile kaçıyor benden, yarım bırakıyorlar laflarımı. benimde hayallerim var ama kolay ve uzak ihtimalli. hayallerim; onlar bile kırık dökük ve kabullenmiş gerçeği. oysa marur ve uçuk olmalılardı dimi?
kendime sakladıklarımın çalınması öyle acıtıyor ki beni.
"soyuldum! kelimelerimi çaldılar" deyişim de ondan zaten.
onlar gidince benden geriye ne kalacak ki?
kırık dökük bir hayatım var içeride. oysa ben aynaya baktığımda gördüğüm kişi değilim. ben ben değilmişim gibi hissediyorum. ama insanlar aynadakini görüyorlar. insanlar ben olmayan biriyle eşleştiriyorlar beni.
ne istiyorum biliyor musun?
herşeye baştan başlamak. 3-5 yaşlarımdan. ya da silmek herşeyi günlüklerini yakınca geçmişin seni acıtmayacağını sanmak gibi.
ben artık hiçbirşey koştura koştura olsun istemiyorum. nefesimi dinlemek istiyorum. Nil'in şarkısı gibi "ben bu yaz...kendimle uzlaşmak..."
ben Feridun Düzağaç'ın şarkıları gibi sözler yazmak istiyorum, okuyabilmek isityorum. binlerce film izlemek, şiirlerimi derlemek, romanımı bitirmek, fantastik hikayeme başlamak, puzzle ımı bitirmek fotoğraf çekip sergi açmak, adım adım dolaşmak, güzel hikayeler yaşamak bunları paylaşmak istiyorum. elime kalemi aldığımda yaşadığım o tedirginlikten kurtulmak, her kararımda üstüme yığılan baskıdan kurtulmak, ben aynaya baktığımda kendimi görmek istiyorum. denizin bir parçası olmak, dalga sesiyle uyanmak tuz kokusunu içime çekmek, gün batımının denize yansımasını izlemek isityorum.
ben ne çok şey isityorum ve hiç birine sahip değilim, neden ki?
oysa ne kadar kolay şeyler istiyorum dimi???
ya da pervasızca gelen kelimelerin dökülüşüne izin vermem neden?
keşkelerim, belkilerimle o kadar çok zaman kaybettim ki yaptığım hesaplar hayatımı çaldı benden belkide.
yoruyor beni bazen düşüncelerim uykularımı çalıyorlar, rüyalarımı gündüz gözüyle görüyorum; onlar bile pembe değil. zaten mutluluğun rengi mavi bende ve ben öyle uzağım ki ikisine de.
bir ben varım sanırdım; herşeye koşuşturmuş bölünmüş ama gördüm ki çok fazla insan var çok dalları olan sağlam ağaçlar. bense yarım yamalak bırakmışım herşeyi; uzanıp tutacak dallarım kuruyup dökülmüş.
"benmişim kendimden bir korkak yapmışım" Nev ne güzel özetliyor işte.
bense kelimeler arasında bocalıyorum, dönüp duruyorum yığıyorum tepeleme.
yol bir yere gitmezmiş ya, yürümezsen gitmez ama senin attığın adımlarla ilerler o da zaman gibi işte. o da her nefesinde atıyor bir adımını sonra bir bakıyorsun 22 yaşındasın ve herşeyin yarım.
kitapçılarda dolaşıyorum, binlerce kitap var kaçı kaç kişi tarfından okundu, yüz yıllardır yazıyor insanlar ve bitmedi söyleyecekleri. en çok istediklerimden biri yazdıklarımı bir kitap haline getirmek ama,
ama ne fark edecek ki? o rafların arasına sıkışmış mavi kaplı bir kağıt yığınına dönüşecek hislerim, kelimelerim. aramayan yine bulamayacak beni. belki 3-5 kişi okuyacak belki kimse. milyonların ulaşabileceği bu blogda bile 4 tane izleyicim var onlarda okumuyorlar bile.
yani ne fark eder ki?
bilmiyorum.
ben yaptım bunu kendime. nasıl yaşanır bu tereddütle?
hep geçiş zamanlarım oldu ve o zamanlarda yoruldum hep. yaşarken değil çatışırken yoruldum ben.
işin özünü anlarım ben ve anlatırım. sözün aslı pek kalmaz dilimde.
"nefes almayı yaşamak sananlar büyük bir yanlıştalar" anlamında bir söz okudum geçenlerde. kim söylemiş hatırlamıyorum ama doğru işte.
benim adımda unutulacak mı böyle yada hiç kimseye ulaşacak mı sözlerim?
ben işin yaşama kısmına o kadar dalmışım ki nefes almayı unutmuşum yani kendimi. kendim için çarpışırken aldığım yaralar kabuk bağlasa da kanamaya devam etmiş. nasıl duracak bu iç kanama?
kelimelerimi tampon yapmaya çalışıyorum işte ama yetmiyor. kelimeler bile kaçıyor benden, yarım bırakıyorlar laflarımı. benimde hayallerim var ama kolay ve uzak ihtimalli. hayallerim; onlar bile kırık dökük ve kabullenmiş gerçeği. oysa marur ve uçuk olmalılardı dimi?
kendime sakladıklarımın çalınması öyle acıtıyor ki beni.
"soyuldum! kelimelerimi çaldılar" deyişim de ondan zaten.
onlar gidince benden geriye ne kalacak ki?
kırık dökük bir hayatım var içeride. oysa ben aynaya baktığımda gördüğüm kişi değilim. ben ben değilmişim gibi hissediyorum. ama insanlar aynadakini görüyorlar. insanlar ben olmayan biriyle eşleştiriyorlar beni.
ne istiyorum biliyor musun?
herşeye baştan başlamak. 3-5 yaşlarımdan. ya da silmek herşeyi günlüklerini yakınca geçmişin seni acıtmayacağını sanmak gibi.
ben artık hiçbirşey koştura koştura olsun istemiyorum. nefesimi dinlemek istiyorum. Nil'in şarkısı gibi "ben bu yaz...kendimle uzlaşmak..."
ben Feridun Düzağaç'ın şarkıları gibi sözler yazmak istiyorum, okuyabilmek isityorum. binlerce film izlemek, şiirlerimi derlemek, romanımı bitirmek, fantastik hikayeme başlamak, puzzle ımı bitirmek fotoğraf çekip sergi açmak, adım adım dolaşmak, güzel hikayeler yaşamak bunları paylaşmak istiyorum. elime kalemi aldığımda yaşadığım o tedirginlikten kurtulmak, her kararımda üstüme yığılan baskıdan kurtulmak, ben aynaya baktığımda kendimi görmek istiyorum. denizin bir parçası olmak, dalga sesiyle uyanmak tuz kokusunu içime çekmek, gün batımının denize yansımasını izlemek isityorum.
ben ne çok şey isityorum ve hiç birine sahip değilim, neden ki?
oysa ne kadar kolay şeyler istiyorum dimi???
28.8.10
karanlık
mükemmel karanlıktan bahsetmiştim daha önce.
aslında mükemmel bir karanlık yoktur belkide.
ne kadar uzun ve derin bakarsan o kadar uzaktaki yıldızları seçer gözlerin.
teslim olursan karanlığa sorgulamaya başlar yıldızlar seni.
anlamadığın bir dilde suçlu bulunur ve karanlığa hapsolursun.
karanlık; dipsiz kuyulara düşerken attığın çılğıkların sana yansıması
ve o düşüşün asla bitmemesine eşdeğer.
bağırdıkça sesin kendine yabancılaşır, yardım diler.
her çığlıkta yalnızlığın koyulaşır karanlığa karışır.
gün battığında gökte gezinen renkler terk ederken bizleri birer birer
yalnız karanlık kalır; rengi belirsiz bir mavi ne siyah ne laci.
içinde dileklerden mumlar yakılı gizlenmiş rüzgardan, şimşekten,
yağmurun uğramadığı yaz aylarının şiddetinden.
susuz bir karanlıkta kapı kapı dolaşır yüreğin umutla.
yıldızlar yoldaşlık edeceğine kaçar saklanır senden.
ve en sonunda; elinde bir avuç dilekle, çipil çipil bakan
kaybolmuş bir ufak kız çocuğu olursun karanlığın ortasında.
aslında mükemmel bir karanlık yoktur belkide.
ne kadar uzun ve derin bakarsan o kadar uzaktaki yıldızları seçer gözlerin.
teslim olursan karanlığa sorgulamaya başlar yıldızlar seni.
anlamadığın bir dilde suçlu bulunur ve karanlığa hapsolursun.
karanlık; dipsiz kuyulara düşerken attığın çılğıkların sana yansıması
ve o düşüşün asla bitmemesine eşdeğer.
bağırdıkça sesin kendine yabancılaşır, yardım diler.
her çığlıkta yalnızlığın koyulaşır karanlığa karışır.
gün battığında gökte gezinen renkler terk ederken bizleri birer birer
yalnız karanlık kalır; rengi belirsiz bir mavi ne siyah ne laci.
içinde dileklerden mumlar yakılı gizlenmiş rüzgardan, şimşekten,
yağmurun uğramadığı yaz aylarının şiddetinden.
susuz bir karanlıkta kapı kapı dolaşır yüreğin umutla.
yıldızlar yoldaşlık edeceğine kaçar saklanır senden.
ve en sonunda; elinde bir avuç dilekle, çipil çipil bakan
kaybolmuş bir ufak kız çocuğu olursun karanlığın ortasında.
24.8.10
içim bu kadar taşarken
içim bu kadar taşarken yazamamak koyuyor insana...
siliyorum yazdığım bütün kelimeleri; hani şu "kelimelerin kifayetsiz kaldığı" yerdeyim.
bir saat önce balkondaydım;
dolunay var bu gece, baktım baktım; düşündüm ince ince,
sonra dedim ki kendimce; hayat böyle birşey işte.
bazen dolunayın nuru alır gözünü, göremezsin hayatın özünü.
bazen tüm çıplaklığıyla karşındadır hayat, sakınamazsın alır yaralarının tozunu.
bazen öyle umutsuz kalırsın ki yetmez sana kutup yıldızı,
görmezsin gönlünün sisinden onun ışığını.
siliyorum yazdığım bütün kelimeleri; hani şu "kelimelerin kifayetsiz kaldığı" yerdeyim.
bir saat önce balkondaydım;
dolunay var bu gece, baktım baktım; düşündüm ince ince,
sonra dedim ki kendimce; hayat böyle birşey işte.
bazen dolunayın nuru alır gözünü, göremezsin hayatın özünü.
bazen tüm çıplaklığıyla karşındadır hayat, sakınamazsın alır yaralarının tozunu.
bazen öyle umutsuz kalırsın ki yetmez sana kutup yıldızı,
görmezsin gönlünün sisinden onun ışığını.
14.8.10
siyah beyaz
siyah beyaz fotoğraflardan kalma hüzünleri aşılıyor gece ruhuma.
Yaşar'ın buğulu sesine karışıyor bunaltıcı sıcağın arasından sıyrılıp gelen hava.
derin bir nefesle, yoldayım işte. hayallerimde kapılar açılıyor bir bir sana.
ne kadar hissetsem de yazamıyorum işte kesiliyor soluğum yolun ortasında.
parmaklarım dolanıyor birbirine, düşünceler yolumu kesiyor,
kelimelerimi çalıyor yankesiciler; dilsiz, sevgisiz ufak bir çocuk oluyorum.
yitiyorum karanlıkalar ortasında, eriyorum cümle sonlarında,
yokluğum farkedilmiyor okuyanım olmadığından.
ufacık bir ışığa muhtaç bir sefil oluyorum siyahın beyazla savaşında.
gecenin en mükemmel anında tükeniyor gücüm,
ta en başından savaşın tarafı değil ama mağlubuyum.
geçmişten koparken sıyrılamıyorsun hatıraların yükünden,
beyninde gezinen binlerce düşünce sorgulamadan yargılıyor seni,
kelimelerin çalındığından dilsizsin, söz hakkın yok bu mahkemede senin!
infazın gün gibi ortada, sonun doğru ışıksız dar kuyuların dibinde müebbete,
oysa hayallerinde açılan kapılardan sızan sisti seni sürükleyen bu denize.
o aşık olduğun uzak denizlerdi seni koparıp atan, buydu değil mi sana en çok koyan?
gerçekleşmeyen bir hayalin peşini bırakmaktı en ağırı yüklerin,
asıl buydu acıtan; esiri olmak sürekli içinde yanıp duran ateşin.
gecenin sana yaptığına bir bak;
yokluğun içinde kaybolmuş dilsiz bir çocuksun.
siyahla beyazın kavgasında taraf olmadan mağlubsun,
tüm bu hararetin arasından sıyrılıp geçen esintiye vurgunsun.
seni yutan denizi bulmak için adımlıyorsun karış karış hayallerini,
el yordamıyla, tam bir kör gibi arıyorsun kaybolmuş seni...
Yaşar'ın buğulu sesine karışıyor bunaltıcı sıcağın arasından sıyrılıp gelen hava.
derin bir nefesle, yoldayım işte. hayallerimde kapılar açılıyor bir bir sana.
ne kadar hissetsem de yazamıyorum işte kesiliyor soluğum yolun ortasında.
parmaklarım dolanıyor birbirine, düşünceler yolumu kesiyor,
kelimelerimi çalıyor yankesiciler; dilsiz, sevgisiz ufak bir çocuk oluyorum.
yitiyorum karanlıkalar ortasında, eriyorum cümle sonlarında,
yokluğum farkedilmiyor okuyanım olmadığından.
ufacık bir ışığa muhtaç bir sefil oluyorum siyahın beyazla savaşında.
gecenin en mükemmel anında tükeniyor gücüm,
ta en başından savaşın tarafı değil ama mağlubuyum.
geçmişten koparken sıyrılamıyorsun hatıraların yükünden,
beyninde gezinen binlerce düşünce sorgulamadan yargılıyor seni,
kelimelerin çalındığından dilsizsin, söz hakkın yok bu mahkemede senin!
infazın gün gibi ortada, sonun doğru ışıksız dar kuyuların dibinde müebbete,
oysa hayallerinde açılan kapılardan sızan sisti seni sürükleyen bu denize.
o aşık olduğun uzak denizlerdi seni koparıp atan, buydu değil mi sana en çok koyan?
gerçekleşmeyen bir hayalin peşini bırakmaktı en ağırı yüklerin,
asıl buydu acıtan; esiri olmak sürekli içinde yanıp duran ateşin.
gecenin sana yaptığına bir bak;
yokluğun içinde kaybolmuş dilsiz bir çocuksun.
siyahla beyazın kavgasında taraf olmadan mağlubsun,
tüm bu hararetin arasından sıyrılıp geçen esintiye vurgunsun.
seni yutan denizi bulmak için adımlıyorsun karış karış hayallerini,
el yordamıyla, tam bir kör gibi arıyorsun kaybolmuş seni...
11.8.10
herşeye ufak bir ara...
hiç birşey düşünmeden, planlamadan, yorulmadan geçen 3-5 gün sonunda; bir boşluktan düşüp yere çakılmış gibi oldum. 'dünyanın merkazine yolculuk' filmindeki düşüş sahnesi gibi. herşeyden sıyrılıp ara vermiştim oysaki dönüşümü hiç düşünmemiştim. kafamı boşaltmak istemiştim. "ne bileyim hayat işte" deyip duruyorum son günlerde. zaman klişeleşen cümlelerim oluyor. fark etmeden bir cümlenin peşinden sürükleniyorum. "kelimeler için dolu silahlardır" demiş biri biryerde okumuştum. bazende bir anafordur bizi kendine doğru çeker savura savura. karanlıkta öyle birşey işte. karanlığın dilinden anlamak lazım. o kadar dipsiz ve devasa birşeyin mükemmel olmaması çok ilginç. mükemmel bir karanlık zifiri olmalı. ufacık bir yıldız onu güzelleştirirken mükemmelliğini bozar. rengini tahmin edemezsin gecenin lacileri giymesiyle karalara bürünmesi arasındaki ince çizgiyi fark etmek zordur. karanlık bizim hayatımızdaki sahici ya da sahte ışıltıların yansımalarını yutar yani aslında hayatlarımızın gölgesidir. ona teslim olmak onun dilinden anlamak sorduğu soruları cevaplamak bizim için algılaması ve uygulaması zor birşey.
karnalık bu aralar bir çok yazıya konu olacak gibi geliyor bana. ama hayatın koşuşturmacasına dönmek onuda peşimden sürüklemek ne kadar doğru bilmiyorum. hayırlı ramazanlar olsun...
karnalık bu aralar bir çok yazıya konu olacak gibi geliyor bana. ama hayatın koşuşturmacasına dönmek onuda peşimden sürüklemek ne kadar doğru bilmiyorum. hayırlı ramazanlar olsun...
1.8.10
aşk saklanır kuytu köşelere
aşk saklanır kuytu köşelere
kimlere nasiptir bilinmez
geleceğe bağlanan ümitler
hep mutlu sonla bitmez
özlem dolanır içimde bilinçsizce
yersiz yursuz viranelerde
gün kızllı gecelerde
susuzluğumun şehirlerinde
aşk saklanır kuytu köşelere
aradıkça iner derinlere
kaçıp gider diye korkarım
belkedikçe de gelmez niye?
http://www.dailymotion.com/video/xdvsmd_levent-yuksel-ask-mumkun-mudur-hala_music
kimlere nasiptir bilinmez
geleceğe bağlanan ümitler
hep mutlu sonla bitmez
özlem dolanır içimde bilinçsizce
yersiz yursuz viranelerde
gün kızllı gecelerde
susuzluğumun şehirlerinde
aşk saklanır kuytu köşelere
aradıkça iner derinlere
kaçıp gider diye korkarım
belkedikçe de gelmez niye?
http://www.dailymotion.com/video/xdvsmd_levent-yuksel-ask-mumkun-mudur-hala_music
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)