günlük etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
günlük etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31.3.11

nisan

nerden nereye diyorum kendime
aylar birbirini kovalarken sen adım attın hep ileriye
geldiğin yer geçip gittiğinden ileride
bunu hep hatırlat kendine

diyorum ki tüm boyun ağrılarının nedeni bakmaktır geriye
artık istediğin yerdesin hayattan yüzünü çevirme
başarman gereken daha çok şey varken küsme
küsme yapamadıklarına yeterince uğraşmadığını bildiğin halde

çabalamak yeterli değil bazen ulaşmaya
unutma zaman acıtarak iğleştiren bir ilaçtır
hesap sormaya kalma kendinden daha fazla
yaşa git işte yolunda sular gibi huzurla

acısını çıkardım acılarımın de
bu seneyi kendime ayırmıştım
boşaldım doldum arındım de
en iyi bildiğin şeyi yap kendini ikna et yine

herkesin senden yana ümidi bolken
hayal fakiri olduğunu unut sende
her şey demekten vargeç artık
kavuçmaktır hayat istediğin birşeye

lale mevsimi geliyor boğazın şehrine
erik ağaçları rüzgara direniyor beyaz çiçekleriyle
olmayan hırslarının acısını çekeceğine
yaşa git işte sular gibi sende

9.3.11

bunalıma az kaldı

sevgili blogum,
adresine her girdiğimde "acaba bu sefer açılacak mı?" sorusu sarıyor her yanımı. büyük harflerle, kırmızı yazılmış o uyarıyı gördükçe sinirleniyorum. umudumu yitirmedim ama bekliyorum pazartesiye kadar mühlet verdim yetkililere bu yanlışı görecekler ve biz kavuşacağız en kısa zamanda. yazacak ne çok şey birikti bir bilsen ama seninle paylaşamayınca yarım kalıyor hikayelerim sanki bir yüzü de sensin hikayelerimin. kar var buralarda, hava bir acayipti üç beş gündür sonunda geldi beklenen misafir. evde durumlar fena çocukluğumun kışlarına dönmüş ankara. dizlerine katar batarsın ya hani, ufaklıklarla kartopu oynarsın, gece "kar yağıyor" diye yataktan fırlarsın gökyüzü hafif bir kırmızlığa bürünmüştür sislerin ardında sabah kalktığında bembeyazdır heryer... ankara özlenecek yer değil ya naparsın 'that's all we've got'!
yarışmalara fotoğraflarımı yolladım yollamaya devam edeceğim, the young cup'a bir proje yaptım yolladım, deniz sözlük (http://www.denizsozluk.com/) yazarı oldum, ilk yazarlık ünvanım umarım gerisi de gelir, öleee işte hayat geçip gidiyor. rüzgarlardan pek muzdaribim sorma elmacık kemiklerim ağrıyor, başka bir sıkıntımız yok çok şükür sen içini ferah tut.
kavuşacağımız günlerin yakın olduğu temennisiyle mektubuma son veririken fotoğraf aşkıyla yediğim rüzgarlarla sana selamlarımı yolluyorum emin ol smslerden bile daha hızlı gelecektir.
sularkralicesi

24.2.11

ben doğdum...

şahsi yeni yılıma merhaba...
umarım gelecekte katlanarak artan güzellikler beni bulur sağlıkla...

sisli, buslu, birazda boğuk bir İstanbul sabahı
gök beyazları çekmiş üstüne sarınır gibi bir yorgana

ilk defa yalnızım bugün
ne öperek uğurladı uykuma beni annem dün gece
ne uyumadan önce kardeşlerimin sesleri çınladı duvarlarda
ne de babamın kısacık süren sarılma merasimi vardı
ne arkadaşlarımın farkettirmeden yapmaya çalıştıkları planlar var
ne akşama ne giyeceğim telaşı.

doğum günü, şahsi bir başlangıç
ilk nefes aldığım, ilk ağladığım anı kutluyorum
bunca yıl nefesime kattığım, yanıma aldığım, bohçama sardıklarımla
bu sene hepsini kendi başıma yapıyorum
büyümek bu olsa gerek,
artık önemli olan varlığın algısına varmak, şükretmek
her gelen mesajda gülümsemek
gece beklentiyle değil huzurla gülümseyerek dalmak uykuya

şahsi yeni yılımda kutlayan kutlamayan, hatırlayan hatırlamayan herkese teşekkürler...

10p.m. civarları p.s.: ailemin uzaklardan göndderdikleri 'koooocccaaamannn' hediyesi ile yanımda hissettirmeleri öyle iyi geldi ki... elleriyle yaptıkları-üstü çikolata kaplı portakallı kek-pastayla tamda ben hüzünlenmeye başlamışken ortaya çıkan yurt arkadaşlarıma çooookkkkk teşekkür ederim! Allah yalnızlıklarımızı unutturacak nice sevimli kalabalıklar ve hikayelerini anlatacağımız nice kutlanacak anlar nasip etsin!
herkese çookkk teşekkür ederim 100ü aşkın tebrik cevapladım bugün eksiklerim var ama onları da ben kutladı saydım hadi gene iyisiniz ;)

21.2.11

Tatil bitti geziye devam....

İstanbul'a kendimi bulmaya, kendim olmaya geldim. O'nu tanımaya, keşfetmeye geldim ufaktan da olsa. Elimde makinamla çekingen çekingen dolaşıyorum sokaklarında, çoğunlukla aynı caddelerinde çınlıyor ayak seslerim ama farklı insanlar ve anlar görüyorum vizörümden. Arnavut kaldırımlarından topuklu ayakkabılarıma hasret kaldım. Aşk Tesadüfleri Sever filminde diyor ya "Bir Ankaralı için başkasının çocuğu gibidir İstanbul ağladığı zaman bırakıp kaçmak istersin." Ben ağlamaktan kaçmak için geldim. Bu şehirde herşey hızlı, zaman, mesafe algısı farklı. İstiklalde başkalarının hayatını paylaşırsınız, etrafınızdan bir sürü nefes akıp gider, ortak olursunuz herşeylerini birkaç saniyeliğine. Galataya ulaştığınızda bir ferahlama sarar etrafınızı derin bir nefes çekersiniz tarihten günümüze. Etrafınızda siz onları anlasanız da farklı lisanlarda yaşıyordur insanlar, bu kulenin dibinden göğe uzanan merdivenleri tırmanırken görecekleriniz hakkında ne kadar fikriniz olursa olsun başka bir alemde hissedersiniz kendinizi.

Steve McCurry yani ünlü 'Afgan Kız' fotoğrafını çeken kişi diyorki; ''İstanbul, fotoğraflamak için seçilebilecek dünyanın en mükemmel şehirlerinden biri.'' Fotoğrafçılık için çok çalışmayla iyi bir seviyeye gelineceğini fakat 'en iyi' olmak için ayrıca yeteneğe de ihtiyaç olduğunu düşünüyor. Ünlü fotoğrafçı benim gibi günümüzde fotoğraf sanatına ilgi duyanlar için de ''Çok sıkı çalışmaya hazırlıklı olsunlar. Fotoğrafçılıkta kariyer edinmek istiyorlarsa rekabete ve zorluklara hazır olsunlar. Öncelikle fotoğraf tarihini öğrenmeye çalışsınlar. Birçok mükemmel fotoğrafçı ve çok sayıda ilginç fotoğraf var. Son 100 yıla damgasını vuran fotoğraflar var. Öncelikle bunları öğrensinler ve bu fotoğraflar üzerinde çalışsınlar'' tavsiyesinde bulunmuş.
http://www.ntvmsnbc.com/id/25110823/




Günümüzde kameralı telefonlar sağolsun herkes fotoğrafçı zaten. Profil fotoğrafı için farklı teknikler bile bulunmakta. http://www.vindir.org/profil-fotografi-cekerken-dikkat-edilmesi-gerekenler-d-847.html#SharePage Fotoğraf öyle birşey ki herkesin kendi damak tadı var. O yüzden eleştiri dediğimiz şey "zevkler ve renkler" engeline takılıyor. Fakat temel esaslara dikkat edilmesi gerektiğini düşünüyorum. Aşşağıda verdiğim linkte 78 basit fotoğraf kuralından bahsediyor. Bazı maddeler yanlış fakat genel olarak insanlara fikir verebileceğini düşündüğüm için paylaşıyorum. http://gawno.com/2009/05/78-photography-rules/

Vapurda yanımda oturan insana bile fotoğraf dersi vermeye başlamışken yararlı olru diye düşündüm :)
Yeni dönemimiz hayırlı olsun sevgili izlemeyicilerim...
Yeni dönem bize yeni arkadşalıklar, fotoğraflar, sevgiler, mutluluklar dolu geziler getirsin...

13.1.11

dalya

bu blog neden ağır işliyor biliyor musunuz?
hayatta çekingenliğine hiç yer bırakmayan ben artık herşeyi iki kez düşünür oldum.
ilginç bir şekilde aynı zamanda daha girişgenim.
bu zıt iki duyguyu bünyemde barındırabildiğimden dolayı kendimi kutluyorum.
herşeyi yapabileceğinizi düşündüğünüz anlar vardır,hani size uygun gelen tüm işlere başvurduğunuz...
hiçbirinden ses çıkmaz hani...
biri aradığı zaman omuzlarınız dikelir, kalp atışlarınızı bastıracak kadar güvenli bir ses tonuyla konuşursunuz.
aslında hiçbir fikriniz yoktur ama kendinizi iyi hissettirir bu durum.
beklemek ise umursamaz görünmenize neden olur.
sürekli telefonunuzun çaldığını fakat duymadığınız endişesini taşırsınız.
bunun yanında mail adreslerinizi günde 500 kere kontrol edersiniz.
sonuçta bu dönem geçince sularınız durulur ve 3 vakte kadar geri dönecek çabalarınızın arkasından bakarsınız.

bu blogun ağır işlemesinin nedeni yazı ve şiirlerimin yanında günlük yazılarıma yer verip vermemek konusunda çekinceler yaşamam aslında...
günlük formatından başka bir içerik taşısın istiyorum o yüzden yazdığım her taslağı yayınlayamıyorum burada.
twitter hesabımda 1000'i gördüm bu hafta.
blog izlenme sayısında da 1000'e 3 var...
bu nedenle bu yazının adı "dalya".

eylüldeki sıkıntılardan arınıp ocak'a varabilmek
ocaktan bakıp haziranı görebilmek
boğulacağınızı sandığınız sislerin arasında
gözlerininizi kısarak bir güneşin çıkacağını bilmek

hiçbir şeyden emin olamazsınız ama salim kafa dedikleri sizin paniklemenizi önler.
işte bu yüzden çıktığım bu yolculuktan pişman değilim.
çekingenliğim ve girişgenliğimi barıştırdığım an İstanbul'a uyum sağlayacağım.
beni boş desteklerle boşlukta havalandıranların yere çakılmamı umursamadığını biliyorum.
ama bunun yüzünden kendimi geri çekerek harcadım belkide hayatımı.
kendime ihtiyacım vardı..
yalnızlık bana aynaya bakabilmeyi öğretti...
kendini tanıdığını ve hayatına ait cevapları bildiğini öğrenmek güzel.
fakat bunun farkına varmak için o karmaşadan bir adım atma cesaretini göstermek gerek.

sevgili izlemeyicilerim...
dalya için teşekkür ederim...
finaller öncesi derslere boğulmadan ailemle geçirdiğim zamana güzel bir nazar boncuğu oldu...

19.11.10

bayrama dair

biliyorum uzuun bir zaman oldu yeni bir yazı yazmayalı sevgili izlemeyicilerim...
malumunuzu bayram ve ben şehirler arası bir yolcu...
ödevleri sırtlandım gezmelerde hep aklım :)
bir fotoğrafçı uçağa binerse ne olur sürekli deklanşör sesi duyulur :)
ufak bir tatil yaptık Allaha şükür fakat anladık ki bayram dediğin evde geçirilmeli... yoksa iş bayramlıktan çıkıyor ne bir tebrik ne başka birşey...
kendimizi 3Y ye adadık... yemek yüzmek yatmak :)
uzun zamandır ihtiyacımız olan bir boşluktu ve dolu dolu geçirdik... aslında ne kadar çelişkili değil mi!
24 saat açık büfe insanın nevrini döndürüyor saat 2 de çay muhabbetinde buluyorsunuz kendinizi. sabah namazından sonra pancake yerken günün ilk ışıklarını izliyorsunuz...

akşam 10da sahilde incecik kumlar doluyor parmaklarınıza suyun ılıklığıyla mest oluyorsunuz. gece hafif esse de üşümeyeceğiniz bir ortama alışmaya başlıyorsunuz. işte bunun sonu pek iyi değil ayazı ile ünlü memleketinize gelince burnunuzu çekiyorsunuz sonra sesiniz derinlerden gelmeye başlıyor. aman dikkat bayram rehavetine kapılmayın hasta olmayın. http://diyetisyenaysenur.blogspot.com/ adresinden canıım arkidişimin önerilerine kulak verin bayrm sonrası hüsrana uğramayın :)



model bulmuşum kendime çekmeden dururmuyum az önce 900 fotoğraf yükledim bunlaır kim ayıklayacak imzalayacak insancıklara dağıtacak bilmiyorum valla :) kendinizden ufak insanlarla gittiğiniz bir tatilde ablalık hissetmeden geçirdiğiniz bir kaç gün ilginç bir durum alsında...

maceralarımız devam edecek tabiki fakat önce ödevlerin bitmesi lazım o yüzden benden 1 hafta daha haber alamazsanız üzülmeyin sevgili izlemeyicilerim... sonrasında baya yüklü bir programımız olacak sizlerle inşallah.

yazacak çok şey var bu dünyada
okunacak ne çok şey var.
 peki zaman hangi birine yeter
 zaman bizi kovalarken bir hangi birine yeteriz...

12.10.10

şimdi!

istanbul...
lise yıllarımın periler şehri...
hakkında yazdığım hikaye okul dergisine bile girmişti...(bir ara paylaşayım onu sizinle)
ne arkamdan ağlayan var ne öyle deli gibi özleyenim. bunca zamandır korktuğum boşunaymış belki de.
hayat! hala zor aslında. ilk defa kafam rahat hayatımda. ne kadar sorgularsam kararımı o kadar içerliyorum hayata. hatalarımı görmüyormuşum gibi geliyor akışına bırakınca da.

şimdi ikamet İstanbul, tam bir Beşiktaş'lıyım artık!
ilk günümü 4-5 saatlik sahil yürüyüşüyle geçirdim. ertesi gün vapurla karşıya geçtim. ertesi gün bir buçuk saat dolmuşla trafikte yolculuk ettim, sonra evime döndüm. Ankara! Aslı'mın değişiyle "her anı kara" ufak tefek içerlemelerle hatırladım neden gitmek gerektiğini, taşıdığım koca bavul sayesinde kollarım ve sırtımdaki ağrı tanıdık olmasa bile uzaktaa gelmiyor bana. göçebe gibi yaşamak! ev düzenine alışmışken en ufak şeyin eksikliğini hissetmek. bir eve sahip olunca elinizi attığınız yerde istediğinizi bulunca eşyaya bağımlı olamaya başlıyorsunuz. bu 2 sene bana iyi gelecek, hayatın içine hayattan koparak girmemi soyutlanıp somutlaşmamı sağlayacak.

hala erteliyorum yazmayı! ama artık kafam daha iyi çalışıyor. daha kalemle buluşamasa da düşüncelerim toparlanıyor sıraya giriyor ve bekliyor. çok beklettim onları farkındayım. ben en çok onları özledim. okumak zulum geliyordu bir aralar bana. yazarken yüreğimden geçen o huzur okurken boğazıma çöken, nefes boruma zorla tıkıştırılan hikayelere dönüyordu. orta okul lise yıllarımda su gibi geçtiğim kitaplarım rafa ait oldular. yeni kitap hevesim hiç geçmedi hepsine sahip olmak istedim hepsinin içinde durmak, onlara ait olmak, onlarla olmak. içim el vermedi işte. kendime ihanet ediyor gibi hissettim her seferinde. aşık olduğum kelimelerim vardı sırf onlara ait şiirler yazmak istedim. hikayelerim hep zihnimde bocaladı hiç dinmedi kağıda özlemleri. romanlarım hep yanım kaldı. karakterlerim zihnimde yaşamlarına devam ederken birbirlerini tamamladı ya da çatışarak yok etti hafızamı.

şimdi!
bazı şeyler için büyümüşüm, bazıları için daha küçüğüm!
22 yaşında çıktığım arayış hayat içinde çok geç kaldığımı gösteriyor. 22 yaşında sahip olduğum düşünceler yaşıma büyük kaçıyor. hayatın bir yerinden tutmak gerek ama bu sefer yanlış sapaklardan kaçınmalı çünkü zaman bundan sonra kısıtlı. 2 sene sonrasını bu 2 sene içinde neler olacağını bilmiyorum. daha burda 2.haftamdayım. hevesli, yorgun, şaşkın... "geriye bakarak noktaları birleştirmek" değil içime dönüp oraya hapsettiklerimi azad etme zamanı şimdi. binlerce amacım var ya! teker teker ellerinden tutma zamanı şimdi.
kim bilir benimde elimden tutan olur birgün belki...

sağlıcakla kalın sevgili izlemeyenlerim...

27.9.10

kafa izni


normalde şuan yüksek lisansımın ilk günü heyecanıyla yurtta olmam gerekiyordu. fakat 5 senedir okulun ilk haftası okula giden seçmece insanlardan oldum da ne oldu başım göğe mi erdi beni 1 sene erken mi mezun ettiler gerçi hak ettiğim gibi zamanında etselerdi bile yeterdi ya neyse...

sonuç olarak kayıtları salıya kadar uzatmaları sonucunda bu haftayı asmış evimde pinekleme durumundayım. yani hayatımda ilk defa kafadan izin verdim kendime ama sıkılıyorum tadını çıkarmak yerine...
ee karşınızda ben olunca zor olmuyor tabi herşeyi kafama takıp alabiliyorum üstüme vazife...
fotoğrafta gördüğünüz üzere irmik helvası yaptım bu gün kendime. kalem kağıda gerek yok ama tarif veriyorum yapıverim 5 dakkada canınız çektiyse :)

100 gr tereyağı ve parlaması içinde birazcık sıvı yağ
1,5 su bardağı irmik
isterseniz dolmalık fıstık (ben sevmem toplaması zahmetli olduğundan aşırı pahalıdır öğrenci adamın işi olmaz)

bu üç malzemeyi bir kapta sürekli karıştırarark irmiklerin ve fıstıkların kızarması ama yanmaması gerekiyor.

1 su bardağı süt
1 su bardağı su (yumuşak olması için su önemli ama sütte kullanabilirsiniz yerine)
1 su bardağı toz şeker
isterseniz 1 paket vanilya

başka bir kapta şeker emilene kadar karıştırın daha sonra pembeleşen irmiklerin üzerine dökün (dikkat! kaynar olacağından yakamayın elinizi kolunuzu) lapa olmayacaktır (inşallah) üzerini kapatarak suyunu çekmesine izin verin.

işte bu kadar. irmiklerin pembeleşmesi azcık zaman ve kas kuvveti gerektiriyor ama sonunda markada verebilirim hatta ALPEDO sade dondurmayla veya çay ile güzel bir kombinasyon. az şekerli az yağlı bol zevkli...

işte böyle bu günü de böyle geçirdik okunmayan blogumun sevgili izleyicileri :)

13.9.10

bişi dicem!

sevgili beni okumayan internet alemi,
diyecek öyle çok şeyim var ki.
çok uzun zamandır dillerde olan ramazan ayını anlımızın akıyla atalttık.
ilk haftasında hastaydım ikinci haftasında büyükbabam vefat etti sonrasında dünya basketbol şampiyonası denk geldi. ben bu ramazandan hiç birşey anlamdım. Allaha şükür erdik bayrama. ziyatretler yapıldı kahvaltılara misafir alındı ve sonunda aylardık dillerimizden düşmeyen referandumu da atlattık. aynı gün dünya ikincisi olduk.

benim hayatımın bu koşuşturmacası bundan öncesine dayanıyor aslında sevgili okumayanlar. aylardan nisan ben inglizcesini verememiş bir mezun adayı olarak stajıma başladım çeşitli ingilizce sınavları ve ales üzerinde de mülakatlarla boğuşarak ağustosa erdim. ne stajdan ne girdiğim sınavlardan birşey anladım. birer puanla beni süründüren okulumda değişen müfredat ve bölümümüzde boşalan kadro sonucu yaşadığımız sıkıntı da cabası.
ramazan ayının koşuşturmacası arasında hala ingilizceyle boğuşmanın yanında istanbul'da bir koşuşturma içinde kazandığım yüksek lisansın kayıdının yaklaşması ve ailemin beni göndermek istememesi gibi düşünce bunalımlarıda yaşadım.

aylardır diyorum ki ekim bir gelse...
ekimin bu kadar güzel bir ay olabileceğini düşünmemiştim.
hayatının bir düzene girdiği yeni başlangıç stresinin üzerinden atıldığı ama heyecanının devam ettiği sevimli bir ay ekim.
şimdi bu kadar sıkıntı sonucunda erdiğimiz noktada ben kararsız ve boşluktayım. cânım okulum hala çıkışımı vermedi. istanbul'da kalacak yerim hala yok. babamın bana son dakka golü atarak izin vermemesi muhtemel. falan filan.

bunca derdin arasında beni sevindiren ufak birşey var sevgili okumayanlarım. facebook hesabıma eklediğim yazıların arkadaşlarım tarafından beğenilmesi. benim ömrüm boyunca istediğim kitap çıkarma arzumun ayrı ayrı habersizce ateşlenmesini sağlamaya çalışmaları. kendime olan güvenimle aramdaki sorunları halledip kalemime güvenmeye başlamam ve bu işe el atmam gerekiyor. hayatın bir ucundan tutmazsam nerede olursam olayım içim kuruyacak biliyorum.

bişi dicem!
sevgili okumayanlarım, kitap çıkarmaktaki tek korkum kütüphanelere bile giremeyecek 3-4 kitapçının raflarında milyonlarca mavi kaplı kitapdan biri olarak kalacak rastgele bir iki sözcük olarak kalmak istemiyorum. ama o raflar arasında göz gezdiren birinin içini açtığı zaman gülümseyen veya bir damla yaş döken bir anına tanıklık etmek istiyorum.
ben çocukluğumdan beri ne istediğimden hep emin oldum ama hiç elde edemedim. şuçlusu da ben bulundum herhalde. bu yaşıma geldikten sonra tekrar katlanmak, boyun eğmek istemiyorum o yüzden herşeye karar vermek daha zor. herşey kolay olmalıydı oysaki artık ama daha da zor.

ben daha çook bişiler dicem beni okumamaya devam edin!

9.9.10

keşke herşey özlemek kadar kolay olsa

keşke herşey özlemek kadar kolay olsa.
mavi gözlerini özlüyorum büyükbaba. sensiz ilk bayram bu. hatıraların gelince aklıma damlalara engel olamıyorum artık. sen gideli beri hiç yazmadım hakkında, hastalığın boyunca ya da. kelimelerin bittiği noktaya gelmek benim için çok ağır. aklımdan geçenleri aktardığım an dağılıp kaybolacaklarmış gibi geliyor. mürekkebin üzerine düşen gözyaşımın yazılanı silip acımı silmediği gibi. "iyi ki" diyorum "iyi ki anlımdan öpmüşsün, iyi ki dizine yatmışım, iyi ki seni güldürmüşüm, iyi ki..." ardından hep iyi şeyler diyoruz, iyi şeyler diliyoruz. seni çok özlesekte senin mutlu olduğunu hayal ediyoruz. bazen hala ordaymışsın giib geliyor. balkondan dışarıyı seyrediyormuşsun gibi. nilsu seni arıyormuş eve girince, resmini öpüyormuş daha 1buçuk yaşında. muhtemelern seni elinden tutup gezdirdiğini hatırlamayacak bile. ben 22 yaşındayım. ben hatırlıyorum benim elimden tutup parka götürdüğünü. ben hatırlıyorum horlayışını, gülüşünü. hangisi daha zor bilmiyorum ama özlüyorum.

keşke herşey özlemek kadar kolay olsa.
ben sularkralicesi'yim ya. keşke herşey su gibi akıp gitse bir kere de. ben tırnaklarımla kazıyarak yol açıyorum kendime her seferinde. yaralayarak kendimi. tüm sonuçlarım tükendi sanki. yarım yamalak kaldım işte. geçmişten mutlu değilim gelecekten umud etmek şuan için çok erken. artık bazı şeylerin yanıtını bilmek istiyroum. kendimi savunmak değil bir kere de desteklenmek isityorum. kabullenmek değil tercih etmek istiyorum. ama... amalar hiç bitimiyor. keşkeler birgünler çünküler amalar... bağlaçlarla yaşıyoruz sanki. bunu bir düşünmeli.

keşke herşey özlemek kadar kolay olsa.
yastığıma sarılıp geçmişi hatırlamak resimlerle gülmek ağlamak ve sonunda gerçeğe dönünce sanki dilini bilmediğin bir ülkeye düşmek gibi. elindekinin değerini bilmen onu kaybetmeyeceğin anlamına gelmiyor. bayramlar ne kadar geçmişi çağrıştırsa da olmuyor işte olmuyor....

29.8.10

ne istiyorum biliyor musun?

bendeki bu kararsızlık nerden geliyor ki?
ya da pervasızca gelen kelimelerin dökülüşüne izin vermem neden?
keşkelerim, belkilerimle o kadar çok zaman kaybettim ki yaptığım hesaplar hayatımı çaldı benden belkide.
yoruyor beni bazen düşüncelerim uykularımı çalıyorlar, rüyalarımı gündüz gözüyle görüyorum; onlar bile pembe değil. zaten mutluluğun rengi mavi bende ve ben öyle uzağım ki ikisine de.
bir ben varım sanırdım; herşeye koşuşturmuş bölünmüş ama gördüm ki çok fazla insan var çok dalları olan sağlam ağaçlar. bense yarım yamalak bırakmışım herşeyi; uzanıp tutacak dallarım kuruyup dökülmüş.
"benmişim kendimden bir korkak yapmışım" Nev ne güzel özetliyor işte.
bense kelimeler arasında bocalıyorum, dönüp duruyorum yığıyorum tepeleme.
yol bir yere gitmezmiş ya, yürümezsen gitmez ama senin attığın adımlarla ilerler o da zaman gibi işte. o da her nefesinde atıyor bir adımını sonra bir bakıyorsun 22 yaşındasın ve herşeyin yarım.
kitapçılarda dolaşıyorum, binlerce kitap var kaçı kaç kişi tarfından okundu, yüz yıllardır yazıyor insanlar ve bitmedi söyleyecekleri. en çok istediklerimden biri yazdıklarımı bir kitap haline getirmek ama,
ama ne fark edecek ki? o rafların arasına sıkışmış mavi kaplı bir kağıt yığınına dönüşecek hislerim, kelimelerim. aramayan yine bulamayacak beni. belki 3-5 kişi okuyacak belki kimse. milyonların ulaşabileceği bu blogda bile 4 tane izleyicim var onlarda okumuyorlar bile.
yani ne fark eder ki?
bilmiyorum.

ben yaptım bunu kendime. nasıl yaşanır bu tereddütle?
hep geçiş zamanlarım oldu ve o zamanlarda yoruldum hep. yaşarken değil çatışırken yoruldum ben.
işin özünü anlarım ben ve anlatırım. sözün aslı pek kalmaz dilimde.
"nefes almayı yaşamak sananlar büyük bir yanlıştalar" anlamında bir söz okudum geçenlerde. kim söylemiş hatırlamıyorum ama doğru işte.
benim adımda unutulacak mı böyle yada hiç kimseye ulaşacak mı sözlerim?
ben işin yaşama kısmına o kadar dalmışım ki nefes almayı unutmuşum yani kendimi. kendim için çarpışırken aldığım yaralar kabuk bağlasa da kanamaya devam etmiş. nasıl duracak bu iç kanama?
kelimelerimi tampon yapmaya çalışıyorum işte ama yetmiyor. kelimeler bile kaçıyor benden, yarım bırakıyorlar laflarımı. benimde hayallerim var ama kolay ve uzak ihtimalli. hayallerim; onlar bile kırık dökük ve kabullenmiş gerçeği. oysa marur ve uçuk olmalılardı dimi?
kendime sakladıklarımın çalınması öyle acıtıyor ki beni.
"soyuldum! kelimelerimi çaldılar" deyişim de ondan zaten.
onlar gidince benden geriye ne kalacak ki?
kırık dökük bir hayatım var içeride. oysa ben aynaya baktığımda gördüğüm kişi değilim. ben ben değilmişim gibi hissediyorum. ama insanlar aynadakini görüyorlar. insanlar ben olmayan biriyle eşleştiriyorlar beni.

ne istiyorum biliyor musun?
herşeye baştan başlamak. 3-5 yaşlarımdan. ya da silmek herşeyi günlüklerini yakınca geçmişin seni acıtmayacağını sanmak gibi.
ben artık hiçbirşey koştura koştura olsun istemiyorum. nefesimi dinlemek istiyorum. Nil'in şarkısı gibi "ben bu yaz...kendimle uzlaşmak..."
ben Feridun Düzağaç'ın şarkıları gibi sözler yazmak istiyorum, okuyabilmek isityorum. binlerce film izlemek, şiirlerimi derlemek, romanımı bitirmek, fantastik hikayeme başlamak, puzzle ımı bitirmek fotoğraf çekip sergi açmak, adım adım dolaşmak, güzel hikayeler yaşamak bunları paylaşmak istiyorum. elime kalemi aldığımda yaşadığım o tedirginlikten kurtulmak, her kararımda üstüme yığılan baskıdan kurtulmak, ben aynaya baktığımda kendimi görmek istiyorum. denizin bir parçası olmak, dalga sesiyle uyanmak tuz kokusunu içime çekmek, gün batımının denize yansımasını izlemek isityorum.
ben ne çok şey isityorum ve hiç birine sahip değilim, neden ki?
oysa ne kadar kolay şeyler istiyorum dimi???

11.8.10

herşeye ufak bir ara...

hiç birşey düşünmeden, planlamadan, yorulmadan geçen 3-5 gün sonunda; bir boşluktan düşüp yere çakılmış gibi oldum. 'dünyanın merkazine yolculuk' filmindeki düşüş sahnesi gibi. herşeyden sıyrılıp ara vermiştim oysaki dönüşümü hiç düşünmemiştim. kafamı boşaltmak istemiştim. "ne bileyim hayat işte" deyip duruyorum son günlerde. zaman klişeleşen cümlelerim oluyor. fark etmeden bir cümlenin peşinden sürükleniyorum. "kelimeler için dolu silahlardır" demiş biri biryerde okumuştum. bazende bir anafordur bizi kendine doğru çeker savura savura. karanlıkta öyle birşey işte. karanlığın dilinden anlamak lazım. o kadar dipsiz ve devasa birşeyin mükemmel olmaması çok ilginç. mükemmel bir karanlık zifiri olmalı. ufacık bir yıldız onu güzelleştirirken mükemmelliğini bozar. rengini tahmin edemezsin gecenin lacileri giymesiyle karalara bürünmesi arasındaki ince çizgiyi fark etmek zordur. karanlık bizim hayatımızdaki sahici ya da sahte ışıltıların yansımalarını yutar yani aslında hayatlarımızın gölgesidir. ona teslim olmak onun dilinden anlamak sorduğu soruları cevaplamak bizim için algılaması ve uygulaması zor birşey.
karnalık bu aralar bir çok yazıya konu olacak gibi geliyor bana. ama hayatın koşuşturmacasına dönmek onuda peşimden sürüklemek ne kadar doğru bilmiyorum. hayırlı ramazanlar olsun...

22.7.10

su nefes alıyor...


su nefes alıyor...

karşınızda nilsu!
hayatının şuana kadar ki bölümünün çoğunu ağlayarak, uyuyarak ve yemek yemeyerek geçirdi.  gördüğünüz bu anda sevdiği ender yiyeceklerden biri olan karpuzla başa çıkmaya çalışıyor. yani büyüyor. hala kelimeleri yok dilinde genelde çığlık atıyor. küçüklük resmime bayılsa da benden pek haz etmiyor. yüz ifadesine bakın. mükemmel! hayatla da böyle hevesle kuşkuyla başa çıkmaya çalışabilsek keşke. başımızdan büyük işlere kalkışsakta vazgeçmemeyi bilsek. bilsek ki kucağında oturduğumuz düşersek bizi kaldıracak birileri var. yinde de yaramazlık yapsak, hayata kafa tutsak, onunla kavga etsekte yine ona sarılsak. zamanında annemiz bize kızdığında yine onun adınını haykırarak ağladığımız gibi. çocuklar mükemmel şeylerdir. hayat asıl onların yaşadığı şeydir. gerçek olan odur. sahip olduklarını keşfediyor, deniyor, öğreniyor,yaşıyorlar. bizse öğrendiklerimizi unutuyoruz her adımda, geçmişi bir saplantı gibi taşıyoruz, denemekten vazgeçiyoruz. klişelerle 8.30-6.30 yaşadığımızı sanıyoruz. ferrarisini satan bilge ye yuh diyoruz. ferrariyi hayal zannediyoruz. hayal bir şey değildir. yani bir nesne değil o sahip olabileceğinizin soyut bir resmidir. bir andır belki, belki bir hikayedir, belki bir savaştır uğruna deyevek biri için... Ama hayal ya da hayat bizim sandığımız gibi değiller. hayal de hayatta nilsunun yüzündeki ifadededir. bakın ona ne kadar azimli, güvenli, kibar... işte su nefes alıyor ve her nefes aldığında bize birşeyler öğretiyor kendisi yaşarken bize yaşamayı hatırlatıyor. döke saça kıra döke düşe kalka ama yaşıyor işte. ya biz? korunaklı sandığımız karton kutularda acılar içinde kıvranıyoruz sadece. hayat bu sefer nesıl bir kazık attı galiba diye bakıyourz nefes deliklerimizden göz ucuyla. cesaret gideli çok oldu bizde. aynaya bakmaya yüzümüz yok. kendimizi şikayet edemiyoruz bile. ben derim bunaldığım zaman "biri beni kendimden kurtarsın" kendimden o kadar ümitsizim ki birinin kurtarmasını bekliyorum. o koca çatalı alıp sevdiğim şeye ulaşmaya mecalim kalmamış. nilsu! karpuzuyla boğuşurken etrafında dönen onca hengameden (ailecek yemekteyiz biz bu sıralarda) kendini nasıl da soyutlamış. bizse o hengameye kapılıp kendimizi unutmaktayız. hayat bir sel gibi bizi sürüklerken aynı zamanda bir hortum gibi herşeyi darmaduman karmakarışık ediyor. biz karşısına dikilmek yerine savrulmayı kabulleniyoruz. çocuk olmak! artık mümkün değilse de o zaman bilinçsizce yaşadığımız şeyin bilincine şimdi varmak gerek herhalde.

22 Temmuz 2010

yıllardır arkadaşlarım sende bir blog açsana der durur ama ben ancak bugün ayşnurumu kıskanaraktan http://diyetisyenaysenur.blogspot.com/ bloglamaya başlıyorum.
zor zamanlarda insanın kendini oyalayacak birşeylere ihtiyacı olur ya belki bu sayfa da son 2 hafta içinde açtığım formspring http://www.formspring.me/sularkralicesi ve twitter http://twitter.com/sularkralicesi sayfalarım gibi kendimi ifade etmem için yardımcı olur bana...

blogumda çoğunlukla çektiğim fotoğrafları, şiirlerimi,dinlediğim şarkıları belkide çoğunlukla hayata karşı yaptığım eleştirileri görebilirsiniz.

hayat zor! ama zaten Rabbim bizi yaratırken kolay olacağını söylememişti ki!