30.1.11

ve...


akıp giden hayat ansızın siliyor yüzleri ömrünüzün gelecek sahnelerinden...
oynanması muhtemel sahnelere ait beklentinizle kalıyorsunuz bir başınıza...
ömrünüzde bir kez gördüğünüz sima bile kazınıyor sanki göz hizanıza kaybettiğiniz anda...

ufak tefek telaşlar iteliyor sizi yürürken arnavut kaldırımlarında...
ayağınıza takılan taşlar hatırlatıyor tökezlediğiniz tümsekleri hatıralarınızda...
uzayıp giden yollardan yürüyenleri görünce anlıyorsunuz siz takılıp kalmışsınız ömrün kör noktasında...

ve...
bir dönüş, kavşak ya da her ne derseniz bir başka yol çıkıyor karşınıza...
olmaz dediğiniz oluyor sandığınızda bir boşluk karşılıyor sizi hayallerinizin havaalanında...
sarıyor sarmalıyor sizi derin derin soluyorsunuz boşluğu tüm yorgunluğunuzu salıyorsunuz semaya...

bir bakmışsınız o boşluk doldurmuş içinizdeki kalabalıklara ait koltukları...
gürültüden eser yok, tahammülünüzün son kullanma tarihi geçeli çok olmuş...
yalnızlık kanınıza işlemiş, yüzünüzdeki hüzün başka diyarlara yelken açmış...

ve bir dönüş vakti...
içinizdeki heyecanlı kıpırtıların huzursuz sesleri tırmalar kulaklarınızı...
boşluğunuzla barışmışken sizi yüzünüze çarpar bir poyraz bir iki damla dolu yağar üzerinize...
birileri der ki "zaman geçer gider beklemez"
ve...
bir siz kalırsınız geriye boşluğuyla yüzleşemeden boşluğunda çırpınan...
aynadaki huzurlu tebessümün anlamsızlaştığı an;
kaptansınızdır yeniden yeni bir girdabın batmayan gemisinde...

23.1.11

YALNIZLIK~~YAZMAK

yalnızlığın yaşamasını değil yazmasını seviyorum...

harflerin yanyana gelişinden çok derin gizlere erişecek gibi hissettiriyor..

yüz yıllarca süren bir hükümdarlığın kapılarını aralıyormuşcasına büyülüyor...

üst üste dikilen anıtlarda yazılan hikayelerin kahramanları sanki karşınızda duruyor...

etrafınızda kendi örmediğiniz duvarların basık kokusu varken sizi hayallerinizin ferahlığına yöneltiyor...

hayallerse geçmiş yüz yıllar kadar uzakken efsaneler kadar gerçek hissttiriyor...

yalnızlık yazıldıkça zenginleşiyorken yaşadıkça derinleşiyor.
birine yerleştiğindeyse kurtarılmak için bir kahraman bekliyor...

20.1.11

teslim oluyorum!


labirent çözüyormuşum gibi açtım üzerine bir hırsla uzun cümleler karalanmış mavi kağıdı. oklar konulmuş, kelimelerin üzeri çizilmiş... yazıldıktan sonra tekrar okunmamış belli. harfler benliğinden çıkmış korkudan birbirlerine sarılmış kelimeler. nokta ve virgüller ortadan kaybolmuş ünlemler sarmış her yanı. kim kiminle konuşuyor belli değil; diyaloglar hep tek taraflı. "teslim oluyorum" diyor sık sık karanlıkla arasında bir anlaşma yapmış sanki mükemmelliği onda bulduğundan bahsediyor. yıldızlar diyor "nadide mücevherler gibi" onlardan biri olmak istiyor. suçunun ne olduğunu bilmeden benliğinden yalnız kalbini bir kuytuya saklayıp tüm aydınlıklara yüz çevirip karanlığa teslim oluyor. hesaplaşmaları daha bitmemişken kendiyle karanlığın onu sorguladığından bahsediyor; "sağ çıktığım bütün savaşlara inat dimdik karşısında duruyorum karanlığın". savunacak hiçbir şeyinin olmadığını söylüyor bir gün kurtulma umudu var belli karanlığın kalbine ulaşamayacağını düşünüyor. keskin kısa cümleleri yorgunluğundan bahsediyor, var olmak için verdiği savaştan yakınıyor. siyaha alıştıkça aydınlıklar lacivertten maviliklere sürüklüyor hikayeyi. yıldızlara yaklaşıyor aydınlanıyor savrulmuş benliği. tamamlanmak için dönüp kalbini aradığında karanlığın neden bu kadar mükemmel olduğunu anlıyor. "ben artık benliğimi yitirip ona karıştığımda o mükemmelliği için gerekli olan tek şeyin sahibiydi; kalbimin"

19.1.11

ilk vazgeçiş

elinizden uçup gidenlerin hesabını yaparsınız hep, elinizdekilere bakmaksızın. ardınızda bıraktığınız daha büyük görünür gözünüze. kazandıklarınıza ısınmaz içiniz, yitirdiklerinizin boşluğunda esen rüzgarların uğultusuyla çınlar kulaklarınız. hayat geçmişi paçanıza dolamıştır siz onu yerlerde sürükleyerek ilerlemek isterken o daha da ağırlaşır. yürümek, daha yavaş ve zor artık. ilk vazgeçişiniz en büyüğüdür. herşeyin gitgide büyümesine neden olur. yutkunmanın git gide zorlaştığı anlarda attığınız çığılıklar içinizde yankılanarak büyük. içiniz boşaldıkça sesinizi büyür, sesinizi içinizi boşalttıkça duvarlarınıza çarpan sesin acısı da büyür. elinizi uzattığınızda mümkün olan herşey acı verir, artık korku içinize yerleşmiştir. kabullenmişlik gitgelleriyle duygularınızı sömürür. hayatınızıda devam ederken önününe çıkan ufacık bir çöküntü ayağınızda sürüklenen geçmişe takılıp düşmenize neden olur. dolanırsınız pişmanlıkların kirli, isli pişmanlıklarına. ilk susuşunuzu hatırlamazsınız çünkü o en büyüğü değildir. en büyük olan aslında içinizde biriken kelimelerin saçmalığını avaz avaz bağırdığınız denizlerin taşmasıdır. ilkler sizi belirler ama siz bunu yolun ortasında anlarsınız. hiçbirşey için geç değilken yolun ortasında kalakalırsınız. geçmişe dönmek mümkün olsa bile istemezsiniz. Çünkü artık 'siz' olmuştur ilklerinizi nasıl düzelteceğinizi bilmezsiniz. her yolu denedim zannedersiniz, çözümü bilip düğümlü kalmak daha çok yaralar sizi. ileri gitmek için yan yollar seçersiniz, sizi acıtmayacak, tökezletmeyecek yollar. bildiğiniz çözüme sizi ulaştırmayacak olsa da yaklaştıracak yollar. birgün gelir yine yol ortasında bulursunuz kendinizi. aynada kendini tanıyamayan bir yüzün yabancısı olursunuz. yadırgarsınız gülümsemenizin nedenleriniz, göz yaşlarınızın anlamsızlığına ağlarsınız tekrar tekrar. elinizden tutacak birilerinden medet ummayı bile saçma bulursunuz, ellerinizin senelerdir boş kaldığını düşündükçe. her seferinde düzelttiğiniz yanı çöker evinizin, ne kadar desteklerseniz o kadar ağırdır üzerinize yıkılanlar. bütün o yıkıntıların arasından görülmek seçilmek istersiniz. tam omuzlarınızı diktiğinizde boşluğunuzda yankılanması için ufacık bir martı çığlığı yeter güneşin güzelliğine yüz çevirmenize. ilk vazgeçişinizi hatırlamazsınız belki, birileri için feda ettiğiniz ilk oyuncağı, gitmemeye boyun eydiğiniz ilk geziyi, bulunmaya zorlandığınız ilk mekanı. hepsinde uyumluydunuz belki de buydu ilk suçunuz.  kızdığınız ufak tefek şeyleri eşeler psikologlar anlatmak istemezsiniz ya da siz hevesliyken anlamsızlaşır düşüncelerinizi. içinizde büyüyen yankılara inanmışsınızdır belki yani sahte bir dünyada gerçeği yadsımışsınızdır. kapandığınız dünyaların yapaylığını tercih etmenin salaklığından haberdarsınızdır, elinizden gelen kaçmaksa onu da yapmışsınızdır. gidecek bir yer olmadığında sığındığınız kapı yine uçurumlarınıza açılır. bu yaraların bir merhemi var mıdır? soruların yanlışlığı cevapların soğukluğuna neden olur mu? ilklerin hatırlanmayan acısı büyüdükçe sonların korkusu yaklaşır gitgide. kendiyle yüzleşemeyen insanların boşluğundaki yalnızlıkları etraflarının dolduğu anlarda bile soyutlar zihinlerini, sevgileriyse yapaylaşır gülümsemelerinde. en sonunda vazgeçişlerden vazgeçtiğinde  'kendi' olma arzusu öyle bir yükselir ki içindne ne çıkacağından şüphelidir. yalnızlık asıl bu yüzleşme için geçerlidir. ilklere dönmek değil onları paşasından silkelemek için. kendi kendinin düşmanı olan insanlar etrafında olmayanlara kızmayı bile külfet sayarlar. çabaladığı her an ruhuna attığı bir çiziktir acı acı kanatan. içindeki taştan duvarlarda yankılarını duydukça inandığı sesine kulak tıkamak ister kurtulmaya çabalıyan, fakat elini uzatmaktan ürken bir çocuktur kimsenin fark etmediği toyluğuyla. yaşamak onun zihninde yankılandığından farklı birşeydir ve o bunun için verdiği savaşta hep yenik düşmektedir. üzerine çöken tüm ağırlıklar kendinden vazgeçemediğindendir. ayağa kalkmak için ondan vazgeçmeyenlere ihtiyaç duymaktadır. oysa kedni çığlıklarıyla yüzleşen bir insan en çok hissettirmeden terkedenlerden muzdariptir. o kendi vazgeçişleriyle boğuşurken ondan vazgeçildiğini fark edememiş yalnızlığında kaybolmuş bir yolcudur. gidecek yeri yoktur ve kendi yansımasından korkup kendi sesinden kaçan toy bir hayat gazisidir.

18.1.11

hiç oldu mu size de?


hiç oldu mu size de?
cümleleriniz yarım kaldı mı? kelimelerin sizden kaçtığını hissettiniz mi?
güneşin peşinden koşmak, yağmuru içine haps etmek istediniz mi?
sadece kendine benzediğiniz için aynadan kaçtınız mı?
kimse olduğunuz için gülümsemenizi garipsediniz mi?
en yüksek kahkahanızı anttığınızda kendi sesinizin yankısından ürktünüz mü?
denizin sizi yutacağını değil çoğaltacağını düşündüğünüz oldu mu hiç?
elinizi uzattığınızda mutluluğu avuçlayacağınızı hayal ettiniz mi?

 hiç oldu mu size de?
aşkın var olmadığı bir zaman diliminde nefes aldınız mı hiç?
yokluğun içinde boşluğunuzu doldurduğunuz hayallerin boşaldığını hissettiniz mi?
var olanların yokluğundan yakındınız mı?
varmış gibi gözükenlerin siluetlerini aradınız mı?
gölgesi yere düşmeyen arkadaşlar edindiniz mi?
hiç var olmayan biri tarafındna terk edildiniz mi?
yaşamadığınız bir hisse dokunmak ne demek düşündünüz mü?

hiç oldu  mu size de?
soruların cevaplarını barındırdığı dipsiz kuyulara düştünüz mü?
sordukça derinleşen uçurumlara yuvarlandınız mı?
kendi sesinizi yankısı arkanızdan iteledi mi sizi?
kovalarken kaçan olduğunuzu fark ettiniz mi hiç?
terkedilecek kadar bile değerinizin olmadığını fark ettiniz mi?
vedanın bile sizden esirgendiğini hissettiniz mi?
gidemeyip sizi tüketenlerle yaşadınız mı?

hiç oldu mu size de?

13.1.11

dalya

bu blog neden ağır işliyor biliyor musunuz?
hayatta çekingenliğine hiç yer bırakmayan ben artık herşeyi iki kez düşünür oldum.
ilginç bir şekilde aynı zamanda daha girişgenim.
bu zıt iki duyguyu bünyemde barındırabildiğimden dolayı kendimi kutluyorum.
herşeyi yapabileceğinizi düşündüğünüz anlar vardır,hani size uygun gelen tüm işlere başvurduğunuz...
hiçbirinden ses çıkmaz hani...
biri aradığı zaman omuzlarınız dikelir, kalp atışlarınızı bastıracak kadar güvenli bir ses tonuyla konuşursunuz.
aslında hiçbir fikriniz yoktur ama kendinizi iyi hissettirir bu durum.
beklemek ise umursamaz görünmenize neden olur.
sürekli telefonunuzun çaldığını fakat duymadığınız endişesini taşırsınız.
bunun yanında mail adreslerinizi günde 500 kere kontrol edersiniz.
sonuçta bu dönem geçince sularınız durulur ve 3 vakte kadar geri dönecek çabalarınızın arkasından bakarsınız.

bu blogun ağır işlemesinin nedeni yazı ve şiirlerimin yanında günlük yazılarıma yer verip vermemek konusunda çekinceler yaşamam aslında...
günlük formatından başka bir içerik taşısın istiyorum o yüzden yazdığım her taslağı yayınlayamıyorum burada.
twitter hesabımda 1000'i gördüm bu hafta.
blog izlenme sayısında da 1000'e 3 var...
bu nedenle bu yazının adı "dalya".

eylüldeki sıkıntılardan arınıp ocak'a varabilmek
ocaktan bakıp haziranı görebilmek
boğulacağınızı sandığınız sislerin arasında
gözlerininizi kısarak bir güneşin çıkacağını bilmek

hiçbir şeyden emin olamazsınız ama salim kafa dedikleri sizin paniklemenizi önler.
işte bu yüzden çıktığım bu yolculuktan pişman değilim.
çekingenliğim ve girişgenliğimi barıştırdığım an İstanbul'a uyum sağlayacağım.
beni boş desteklerle boşlukta havalandıranların yere çakılmamı umursamadığını biliyorum.
ama bunun yüzünden kendimi geri çekerek harcadım belkide hayatımı.
kendime ihtiyacım vardı..
yalnızlık bana aynaya bakabilmeyi öğretti...
kendini tanıdığını ve hayatına ait cevapları bildiğini öğrenmek güzel.
fakat bunun farkına varmak için o karmaşadan bir adım atma cesaretini göstermek gerek.

sevgili izlemeyicilerim...
dalya için teşekkür ederim...
finaller öncesi derslere boğulmadan ailemle geçirdiğim zamana güzel bir nazar boncuğu oldu...

7.1.11

-7-

bu şehrin 7 tepesi gibi
7 kat dibi de var.
üzerinde yaşananlara inat
7 göbek geçmişini saklar...

4.1.11

mutluluğun hüznü

herkes bir köşe kapmış ortasında sen
hayat gülümseyerek akıyor etrafında
durup dinlenen bir sen...