http://www.youtube.com/watch?v=Dxpm0ksApqU&feature=player_embedded
kimsenin seni merak etmediği bir ülke burası.
çık bak camdan, etrafın boşluğuna yerleştir bütün kalabalıklarını,
pürüzsüz sakin bir sesle hayatın neşesini bul.
yaşlan simsiyah saçlarınla salın, rüzgara karşı yürü!
aynalara küstüğün tüm günlere ait bir damla akıt gözlerinden.
nefesini yoklayan yumrulara izin ver, karışsınlar göğün seslerine.
gitmenin sırtına yüklediği kamburu bırak yere,
inan o senden daha dayanıklı ihanete.
düşüncelerini kuşlara emanet et,
merak etme onlarda senin kadar özgürler!
bir gülümsemene hasret gamzelerin, hadi sevindir onları,
puslu bir güne güneş olmayı dene!
ellerinin yapamadığını ayaklarına söyle;
iki adımla aş bütün geçmişin yokuşlarını,
erdiğin ilk tepede limon ağaçları olsun,
buram buram tazelik koksun sevgilerin.
naftalinlerinden arındır hayallerini !
sevmeyi bilmiyorum diye üzülme artık
parmaklarına dolan kumları sev ilk önce
sevilmek davetiyelerle çağırılmaz
sen yolunda yürürken o girer koluna merak etme!
sen benliğini aradığın yollarda seyyah ol, bir yerde fırtına yakalar seni elbet
sen sığın denizin koynuna, ardında bıraktıklarını arama etrafında
yeni keşfettiklerinin tazeliğine kapıl bir kere de
düşünmenin ağırlığından azad et kendini,
baş ağrılarından kurtar gündüz sefalarını.
hayatının pervazlarına konmuş bir kuştur belki aşk
onu ürkütmemek için sürgülediğin pencerelerini aç artık
usulca uzat elini bulutlara, gözlerinin nemi dağılsın.
bırak o kuş yuva edinsin yüreğini
sesi sesine karışsın...
23.11.10
21.11.10
"Emin"
hiç şimdi yoktu hayatında
ya geçmişe takılırdı aklı ya geleceğe
ayaklarıyla aklı durmazdı aynı düzlemde
ya biri önden giderdi ya öteki kalırdı geride
kendini bulmak için çıktığı yolda yokluğu buldu
yürüdüğü kaldırımlarda yokluğu yalnızlığı oldu
kimsesiz kalmıştı yalnızlığın kuralı yoksa bu muydu
hergün içinden geçip gittiğimiz kalabalıklara
dönüp uzaktan bir bakmak sanıyordu,
herkes geçip giderken düşünmekti onun sorunu
o bir düşünce yorgunuydu
hayatında hiç şimdisi yoktu
denizdeyken karayı karadayken aydınlığı düşlerdi
yani bir yanı hep özlem çekerdi
ait olamamışlığını hep başkalarına yüklerdi
kararlarını verirken bile "Emin" değildi
annesi ona bu ismi verirken neler ummuştu halbuki...
19.11.10
bayrama dair
biliyorum uzuun bir zaman oldu yeni bir yazı yazmayalı sevgili izlemeyicilerim...
malumunuzu bayram ve ben şehirler arası bir yolcu...
ödevleri sırtlandım gezmelerde hep aklım :)
bir fotoğrafçı uçağa binerse ne olur sürekli deklanşör sesi duyulur :)
ufak bir tatil yaptık Allaha şükür fakat anladık ki bayram dediğin evde geçirilmeli... yoksa iş bayramlıktan çıkıyor ne bir tebrik ne başka birşey...
kendimizi 3Y ye adadık... yemek yüzmek yatmak :)
uzun zamandır ihtiyacımız olan bir boşluktu ve dolu dolu geçirdik... aslında ne kadar çelişkili değil mi!
24 saat açık büfe insanın nevrini döndürüyor saat 2 de çay muhabbetinde buluyorsunuz kendinizi. sabah namazından sonra pancake yerken günün ilk ışıklarını izliyorsunuz...
akşam 10da sahilde incecik kumlar doluyor parmaklarınıza suyun ılıklığıyla mest oluyorsunuz. gece hafif esse de üşümeyeceğiniz bir ortama alışmaya başlıyorsunuz. işte bunun sonu pek iyi değil ayazı ile ünlü memleketinize gelince burnunuzu çekiyorsunuz sonra sesiniz derinlerden gelmeye başlıyor. aman dikkat bayram rehavetine kapılmayın hasta olmayın. http://diyetisyenaysenur.blogspot.com/ adresinden canıım arkidişimin önerilerine kulak verin bayrm sonrası hüsrana uğramayın :)
model bulmuşum kendime çekmeden dururmuyum az önce 900 fotoğraf yükledim bunlaır kim ayıklayacak imzalayacak insancıklara dağıtacak bilmiyorum valla :) kendinizden ufak insanlarla gittiğiniz bir tatilde ablalık hissetmeden geçirdiğiniz bir kaç gün ilginç bir durum alsında...
maceralarımız devam edecek tabiki fakat önce ödevlerin bitmesi lazım o yüzden benden 1 hafta daha haber alamazsanız üzülmeyin sevgili izlemeyicilerim... sonrasında baya yüklü bir programımız olacak sizlerle inşallah.
yazacak çok şey var bu dünyada
okunacak ne çok şey var.
peki zaman hangi birine yeter
zaman bizi kovalarken bir hangi birine yeteriz...
malumunuzu bayram ve ben şehirler arası bir yolcu...
ödevleri sırtlandım gezmelerde hep aklım :)
bir fotoğrafçı uçağa binerse ne olur sürekli deklanşör sesi duyulur :)
ufak bir tatil yaptık Allaha şükür fakat anladık ki bayram dediğin evde geçirilmeli... yoksa iş bayramlıktan çıkıyor ne bir tebrik ne başka birşey...
kendimizi 3Y ye adadık... yemek yüzmek yatmak :)
uzun zamandır ihtiyacımız olan bir boşluktu ve dolu dolu geçirdik... aslında ne kadar çelişkili değil mi!
24 saat açık büfe insanın nevrini döndürüyor saat 2 de çay muhabbetinde buluyorsunuz kendinizi. sabah namazından sonra pancake yerken günün ilk ışıklarını izliyorsunuz...
akşam 10da sahilde incecik kumlar doluyor parmaklarınıza suyun ılıklığıyla mest oluyorsunuz. gece hafif esse de üşümeyeceğiniz bir ortama alışmaya başlıyorsunuz. işte bunun sonu pek iyi değil ayazı ile ünlü memleketinize gelince burnunuzu çekiyorsunuz sonra sesiniz derinlerden gelmeye başlıyor. aman dikkat bayram rehavetine kapılmayın hasta olmayın. http://diyetisyenaysenur.blogspot.com/ adresinden canıım arkidişimin önerilerine kulak verin bayrm sonrası hüsrana uğramayın :)
model bulmuşum kendime çekmeden dururmuyum az önce 900 fotoğraf yükledim bunlaır kim ayıklayacak imzalayacak insancıklara dağıtacak bilmiyorum valla :) kendinizden ufak insanlarla gittiğiniz bir tatilde ablalık hissetmeden geçirdiğiniz bir kaç gün ilginç bir durum alsında...
maceralarımız devam edecek tabiki fakat önce ödevlerin bitmesi lazım o yüzden benden 1 hafta daha haber alamazsanız üzülmeyin sevgili izlemeyicilerim... sonrasında baya yüklü bir programımız olacak sizlerle inşallah.
yazacak çok şey var bu dünyada
okunacak ne çok şey var.
peki zaman hangi birine yeter
zaman bizi kovalarken bir hangi birine yeteriz...
13.11.10
yazmak istiyorum
yazmak istemekle olmuyor bazen
sen kovalarke kelimeler kaçıyor
yazmak için onların da keyfinin gelmesi lazım aslen...
***
dün eski bir editörün bana dediği gibi "herkes yazıyor, yazdığını sanıyor..."
yazmak herkesi neden bu kadar içine çekiyor?
milyonlarca kitap var hengi birini kaç kişi okuyor?
ya da okunanlardan bile kaç kişi faydalanıyor?
yazılanlar ne için ne fayda sağlıyor?
yazmak illa faydalı birşey mi olmalı?
bir insanın gülümsemesi veya bir damla yaş dökmesi bir yarar mıdır?
kafamda milyonlarca soru var yazmaya dair. kendim için en mutlu anlardan birini kitabımı elime aldığım an olarak biçiyorum kafamda. peki ya okuyucularım? bu blogdaki gibi izlemeyicilerim için mi yazacağım? kendim için mi çıkaracağım okunmayacak kitabımı? peki nasıl oknumayacağından bu kadar eminim?
çok sevdiğim bir söz vardır "Sanat Allah'ı bulmaktır gerisi çelik çomaktır."
ben yazarken kelimelerin sahip olduğu ritime, anlamlarındaki derinliğe hayran kalıyorum. yan yana onlar diziliyor sanki ben onlara öncülük ediyorum. yazdıklarımda dünyayı, soyut duygularımızı tanımlamya çalışırken yüreğimden taşıp dilimde birikenleri aktarmaya çalışıyorum.
bu böyle nereye gider?
İrem kendini ne zaman iyileştirmeye becerirse o zaman herşey düzene girer ve kitap olunun taşları kelimelerle döşenmeye başlar. inşallah...
sen kovalarke kelimeler kaçıyor
yazmak için onların da keyfinin gelmesi lazım aslen...
***
dün eski bir editörün bana dediği gibi "herkes yazıyor, yazdığını sanıyor..."
yazmak herkesi neden bu kadar içine çekiyor?
milyonlarca kitap var hengi birini kaç kişi okuyor?
ya da okunanlardan bile kaç kişi faydalanıyor?
yazılanlar ne için ne fayda sağlıyor?
yazmak illa faydalı birşey mi olmalı?
bir insanın gülümsemesi veya bir damla yaş dökmesi bir yarar mıdır?
kafamda milyonlarca soru var yazmaya dair. kendim için en mutlu anlardan birini kitabımı elime aldığım an olarak biçiyorum kafamda. peki ya okuyucularım? bu blogdaki gibi izlemeyicilerim için mi yazacağım? kendim için mi çıkaracağım okunmayacak kitabımı? peki nasıl oknumayacağından bu kadar eminim?
çok sevdiğim bir söz vardır "Sanat Allah'ı bulmaktır gerisi çelik çomaktır."
ben yazarken kelimelerin sahip olduğu ritime, anlamlarındaki derinliğe hayran kalıyorum. yan yana onlar diziliyor sanki ben onlara öncülük ediyorum. yazdıklarımda dünyayı, soyut duygularımızı tanımlamya çalışırken yüreğimden taşıp dilimde birikenleri aktarmaya çalışıyorum.
bu böyle nereye gider?
İrem kendini ne zaman iyileştirmeye becerirse o zaman herşey düzene girer ve kitap olunun taşları kelimelerle döşenmeye başlar. inşallah...
12.11.10
yolculuk
şehirler arası yolculuklar kendinizi başka bir zaman diliminde hissetmenizi sağlar.
gün ve gece arasından çalışnmış birkaç saat. kısıtlı bir alanda çoğunlukla dik pozisyonda.
gündüz otobanlarda şehirlerde yaşarken onca karmaşdan farkedemediğiniz tarlalar gözünüze bir tablo gibi görünür, camdan içeri sızan ışık hüzmeleri yüzünüze değerken gülümsemenize yardımcı olur. teknoloji sağolsun bir filme veya şarkılara kaptırabilirsiniz kendinizi yol boyunca. tabelaları takip edersiniz ya da görmeden kıyısından gelip geçtiğiniz şehirleri merak edersiniz belki.
gece uzay filmlerinden bir sahne gibi gelir size otoban. trafik ışıklarından arınmış pürüzsüz yolda tüm hızıyla sizin sabitliğinize inat dünyanın dönüş hızını yakalamaya çalışır arabalar. uykuyla uyanıklık arasında sert kahve kokusu gitmek istemediğiniz hatıralara sürükler sizi. gözlerinizle ve rüyalarınızla savaşarak geçirirsiniz geceyi.
bölük pörçük uykunuzda gözünüzü her açtığınızda başka bir kentte olduğunuzu hayal edin. geldiğiniz ve ulaşacağınız kentlerin içinde yaşanan milyonlarca hikayeden mahrum olduğunuz gibi bunları da teğet geçiyorsunuz. umursamıyorsunuz zamanla kendi hikayeniz dışındakileri. filmler tek arkadaşınız oluyor sonra neden ki? uzay boşluğunda size hızla yaklaşan beyaz ışık hüzmeleri gelip geçiyor yanınızdan. sizin zamandan çaldığınız bu boşluktan çıkmaya çabalıkyorlar belli ki. peki bu bile uyandırmaya yetmiyor mu sizi?
yola çıkmadan önceki gece bavul sendromu yaşanır. kalbinizde ufak bir çarpıntı heyecan mı bu yoksa korku mu bilinmez, terddüt belki adını koyamazsınız. hayatınızın bir kısmını geride bırakıp kendinizi ikiye bölmek gibi gelir bir bavula sahip olmak. yüreğinizin yükünü sırtınıza yükleseniz emin olun daha ağır gelir. düşünceleriniz bir bavula sığmaz kafanız bu yüzden taşıması size ağır gelir. kararlarınızdan emin olmak yetmez gitmek için dönmenin garantisi olmalı bazıları içinse dönmemenin. gitmenin yüküyle kalmayı ayrı kefelerde tartsan da tartının hesabı kalbe göredir. kalbinse bavul dışına taşarsa tartı güvenilir değildir.
otobüsten inmek mahmur ve telaşlı. hep bir yerlere yetişmeli hep geriye bakmamak için ilerlemeli. binerken selam vermediklerinizle inerken de muattap olmamalı. oysa belki sizi bekleyenler vardı o kalabalıkta! belki biri sizin gülüşünüze muhtaçtı ya da düşüncenize açtı! saatler geçirdiniz belki sırt sırta bir selamdı sadece vereceğinizi onu da çok gördünüz bu yolculuğa. üzerinden habersizce gelip geçtiğiniz şehirler gibi birilerinin hayatında iz bırakmadan unutup gittiniz bu yolculuğu da. oysa üzerine filmler yapılmıştır kendine yapılan yolculukların, şehirlere ait şiirler vardır örneğin. içinde yaşayanlarla nefes alır bir şehir. yolcularsa alyuvarlarıdır bir ülkenin. şehirler arası yollarda ülkenin dolaşımını sağlayan, onu yaşatan al yuvarları. nefesinizi alıp yüreğinize otobanlar bile yokken dağ taş aşarak taşıyan alyuvarları.
yolcular ve yolculuklar herşeyin önü arkası. gerçeklik zamanından çalışınmış boşlukta bir zamna zarfı. düşünmekten kaçındığımız herşeyin hücümü altında gardımızı aldığımız ve kendi kendimize kalıp bencilleştiğimiz dar mekanlı hesaplaşmalar anı. hiç birşeyi beraberimizde götürmeyiz aslında giderken yanınıza aldıklarınız bıraktığınız yere ait olduğunuzun kanıtıdır bazen. ait olduğunuz yere doğru gidiyorsanız arkanızda baktığınız zaman bile size ait değildir bazen.
gün ve gece arasından çalışnmış birkaç saat. kısıtlı bir alanda çoğunlukla dik pozisyonda.
gündüz otobanlarda şehirlerde yaşarken onca karmaşdan farkedemediğiniz tarlalar gözünüze bir tablo gibi görünür, camdan içeri sızan ışık hüzmeleri yüzünüze değerken gülümsemenize yardımcı olur. teknoloji sağolsun bir filme veya şarkılara kaptırabilirsiniz kendinizi yol boyunca. tabelaları takip edersiniz ya da görmeden kıyısından gelip geçtiğiniz şehirleri merak edersiniz belki.
gece uzay filmlerinden bir sahne gibi gelir size otoban. trafik ışıklarından arınmış pürüzsüz yolda tüm hızıyla sizin sabitliğinize inat dünyanın dönüş hızını yakalamaya çalışır arabalar. uykuyla uyanıklık arasında sert kahve kokusu gitmek istemediğiniz hatıralara sürükler sizi. gözlerinizle ve rüyalarınızla savaşarak geçirirsiniz geceyi.
bölük pörçük uykunuzda gözünüzü her açtığınızda başka bir kentte olduğunuzu hayal edin. geldiğiniz ve ulaşacağınız kentlerin içinde yaşanan milyonlarca hikayeden mahrum olduğunuz gibi bunları da teğet geçiyorsunuz. umursamıyorsunuz zamanla kendi hikayeniz dışındakileri. filmler tek arkadaşınız oluyor sonra neden ki? uzay boşluğunda size hızla yaklaşan beyaz ışık hüzmeleri gelip geçiyor yanınızdan. sizin zamandan çaldığınız bu boşluktan çıkmaya çabalıkyorlar belli ki. peki bu bile uyandırmaya yetmiyor mu sizi?
yola çıkmadan önceki gece bavul sendromu yaşanır. kalbinizde ufak bir çarpıntı heyecan mı bu yoksa korku mu bilinmez, terddüt belki adını koyamazsınız. hayatınızın bir kısmını geride bırakıp kendinizi ikiye bölmek gibi gelir bir bavula sahip olmak. yüreğinizin yükünü sırtınıza yükleseniz emin olun daha ağır gelir. düşünceleriniz bir bavula sığmaz kafanız bu yüzden taşıması size ağır gelir. kararlarınızdan emin olmak yetmez gitmek için dönmenin garantisi olmalı bazıları içinse dönmemenin. gitmenin yüküyle kalmayı ayrı kefelerde tartsan da tartının hesabı kalbe göredir. kalbinse bavul dışına taşarsa tartı güvenilir değildir.
otobüsten inmek mahmur ve telaşlı. hep bir yerlere yetişmeli hep geriye bakmamak için ilerlemeli. binerken selam vermediklerinizle inerken de muattap olmamalı. oysa belki sizi bekleyenler vardı o kalabalıkta! belki biri sizin gülüşünüze muhtaçtı ya da düşüncenize açtı! saatler geçirdiniz belki sırt sırta bir selamdı sadece vereceğinizi onu da çok gördünüz bu yolculuğa. üzerinden habersizce gelip geçtiğiniz şehirler gibi birilerinin hayatında iz bırakmadan unutup gittiniz bu yolculuğu da. oysa üzerine filmler yapılmıştır kendine yapılan yolculukların, şehirlere ait şiirler vardır örneğin. içinde yaşayanlarla nefes alır bir şehir. yolcularsa alyuvarlarıdır bir ülkenin. şehirler arası yollarda ülkenin dolaşımını sağlayan, onu yaşatan al yuvarları. nefesinizi alıp yüreğinize otobanlar bile yokken dağ taş aşarak taşıyan alyuvarları.
yolcular ve yolculuklar herşeyin önü arkası. gerçeklik zamanından çalışınmış boşlukta bir zamna zarfı. düşünmekten kaçındığımız herşeyin hücümü altında gardımızı aldığımız ve kendi kendimize kalıp bencilleştiğimiz dar mekanlı hesaplaşmalar anı. hiç birşeyi beraberimizde götürmeyiz aslında giderken yanınıza aldıklarınız bıraktığınız yere ait olduğunuzun kanıtıdır bazen. ait olduğunuz yere doğru gidiyorsanız arkanızda baktığınız zaman bile size ait değildir bazen.
6.11.10
sis
içimde garip bir his...
göz gözü görmüyor herkes kendinde hapis...
el yordamıyla yaşanan aşklar gibi yara bere içindeyiz hepimiz...
çıplak ayakla yere basmayı özlüyor hep trafikte sıkışan kalplerimiz...
sis...
damla damla düşüyor yüzüme, denizle gök bir oluyor gözümde...bulutlar oturmuş maviliğin tepesine güneş süzülür peşinden ince ince...
daha akşam olmadan çökünce karanlık denize kuşatır heryanını o garip his hep peşinde...
4.11.10
mısır çarşısı
Uzun zamandır uğramadım biliyorum. Anla beni zor sana tekrar tekrar dönmek, her dönemeçte bir parçamı kaybederek. Tüm kaldırım taşları tanır beni bu semtte. Nasıl mı? Sırtımdaki yükün ağırlığından hep ayağımı sürüyerek yürürüm ben her adımımda adını söyleyerek. O yüzden bugün geldiğimde selamladı hepsi beni tek tek. Yine gözümden düşen pişmanlık damlaları suladı onları, yine hüzünlendiler ardımdan, sana giden yollarda yine çelme taktılar ayağıma. Sonu başına benzeyen hikayelerde ne kaybedene ihtiyaç var ne bekleyene. Biz; kahramanı olmayan bir hikayede mahsur kalmış iki sevgili, ne kaçabiliyoruz bu sevdadan ne sevebiliyoruz gönlümüzce.
Biliyorum uzun zaman oldu bu sefer. Her anında bir çentik attı ruhuma bekçiler. Duygularımın bekçileri hani hesaplarımız var ya aşk üzerine işte onların başını bekleyen nefis bekçileri. Alt alta koysam da üst üste tıksam da sığmıyor ömrüme bu sevda. Hasan sırtında tuzla tırmanamamış ya dağa, ardından sevdiği bağlamış ya kendini atkısıylaı ağaca. Onlar gibi ama onlardan ayrıyız. İki ayrı kabilenin gizli sırrıyız birbirimizden gizli ama her anımıza aşinayız.
Zaman mısır çarşısında gezerken burnunda saniyelik tatlar bırakan baharat kokuları gibi geçip gidecek. Benim sana geç gelmelerim ciğerini yakan isot kadar sızlayıp geçecek. Kuru meyvelerin nahoş tadı gibi ağızında dolanacak adım sonra bir bakmışsın su beni dilinden temizleyecek. Kahvenin öğütülüşü gibi zahmet isteyecek yoğun kokusu içine oturacak belki ama içtiğinde için ısınacak. Bittiğide telvesi içine oturacak, tadı ağızında bir damla suyla dağılıp kaybolacak.
Uzun zaman oldu biliyorum. İnan bana gelmek beklemekten daha zordu. Sırlarımı açığa çıkarmaya gelmedim, sana her kaldırım taşının ayağımda açtığı yaralardan sızan kanı göstermeye gelmedim, Hasan'ın mirası sırtımdaki kırk kilo tuzu iade etmeye gelmedim. Sana mısır çarşısını hediye etmeye geldim. Adımı alıp, yaralarıma tuz basmayı kabullenip, bekçilerimi kovmak için iznini almaya geldim. Baharatların birbirine karışmış kokularından arınma, sen öyle güzelsin birtanem. Bin bir çeşit halinle, onlara benzersin. Azad et beni sevdiğim! Bu hikayeye bir kahraman lazım, ikimizi de kurtarmak için. Ben çıkıp gideyim ki sen kurtul, budur tek dileğim.
Geri gelmeyeceğim bu bil. Aşkını sırtında taşıyan bir seyyah olacağım. Resminle değil kokunla tarif edeceğim seni ne Leyla'ya benzeyeceksin ne Züleyha'ya. Üzülme sevdiğim, ağlama! Bu hikayede birimiz eksilmeliyiz, yer açmalıyız kahramana. Bil ki, gelmek beklemekten daha zordu, gitmek hepsinden zor. Anla! Seni kaldırımlara emanet ederken arkama bakmanın ne çok acıttığını. Anla! Mısır çarşılarına artık neden uğrayamadığımı...
Biliyorum uzun zaman oldu bu sefer. Her anında bir çentik attı ruhuma bekçiler. Duygularımın bekçileri hani hesaplarımız var ya aşk üzerine işte onların başını bekleyen nefis bekçileri. Alt alta koysam da üst üste tıksam da sığmıyor ömrüme bu sevda. Hasan sırtında tuzla tırmanamamış ya dağa, ardından sevdiği bağlamış ya kendini atkısıylaı ağaca. Onlar gibi ama onlardan ayrıyız. İki ayrı kabilenin gizli sırrıyız birbirimizden gizli ama her anımıza aşinayız.
Zaman mısır çarşısında gezerken burnunda saniyelik tatlar bırakan baharat kokuları gibi geçip gidecek. Benim sana geç gelmelerim ciğerini yakan isot kadar sızlayıp geçecek. Kuru meyvelerin nahoş tadı gibi ağızında dolanacak adım sonra bir bakmışsın su beni dilinden temizleyecek. Kahvenin öğütülüşü gibi zahmet isteyecek yoğun kokusu içine oturacak belki ama içtiğinde için ısınacak. Bittiğide telvesi içine oturacak, tadı ağızında bir damla suyla dağılıp kaybolacak.
Uzun zaman oldu biliyorum. İnan bana gelmek beklemekten daha zordu. Sırlarımı açığa çıkarmaya gelmedim, sana her kaldırım taşının ayağımda açtığı yaralardan sızan kanı göstermeye gelmedim, Hasan'ın mirası sırtımdaki kırk kilo tuzu iade etmeye gelmedim. Sana mısır çarşısını hediye etmeye geldim. Adımı alıp, yaralarıma tuz basmayı kabullenip, bekçilerimi kovmak için iznini almaya geldim. Baharatların birbirine karışmış kokularından arınma, sen öyle güzelsin birtanem. Bin bir çeşit halinle, onlara benzersin. Azad et beni sevdiğim! Bu hikayeye bir kahraman lazım, ikimizi de kurtarmak için. Ben çıkıp gideyim ki sen kurtul, budur tek dileğim.
Geri gelmeyeceğim bu bil. Aşkını sırtında taşıyan bir seyyah olacağım. Resminle değil kokunla tarif edeceğim seni ne Leyla'ya benzeyeceksin ne Züleyha'ya. Üzülme sevdiğim, ağlama! Bu hikayede birimiz eksilmeliyiz, yer açmalıyız kahramana. Bil ki, gelmek beklemekten daha zordu, gitmek hepsinden zor. Anla! Seni kaldırımlara emanet ederken arkama bakmanın ne çok acıttığını. Anla! Mısır çarşılarına artık neden uğrayamadığımı...
3.11.10
sanatsal bir gün
pazartesiyi temizlik günü ilan ettikten sonra salıyı dolu dolu geçirmek lazımdı.
önce Molla Çelebi Camiinde öğle namazımı kıldım malum Mimar Sinan'ın eserlerinden biridir kendisi.
önce öğle saatlerinde kabataş sahilinde kasım ayının sıcak güneşi altında bir keyif yaptım.
sonra Mimar Sinan Üniversitesindeki 'iğne deliğinden dünya II' adlı fotoğraf sergisini gezdim. durum şudur eski makinaları tamir ederek objektifsiz ayarsız uzun süre pozlamayla yani fotoğrafın ilk kullanılış biçimiyle çekilen fotoğraflar sergileniyor. yani kadraj açı herşey fotoğrafçının düşüncesinde beliriyor ve deklanşöre basılıyor. üzerinde düşünülmesi gereken bir şey. viyadükler, kıyı, ark, şehir, makine gibi farklı temalar işlenmişti. değişik bir bakış açısıydı tebrikler.
Biraz daha yürüdüm Nusretiye Camii'nin arkasında İstanbul Modern'in yanındaki Body Worlds sergisine girdim. şimdiden uyarayım girişler tuzlu sergi biraz ürkütücü. cenin halinizden son anınıza kadar başınıza gelebilecek hastalıklardan alışkanlıklarınıza kadar pek çok şeyle karşılaşacaksınız. dikkat çekici birşey görecekleriniz gerçek insan bedenleri maket değil. ölürken bedenlerini bu iş için bağış yapanlara ait. kemik içlerinden kasların görüntüsüne beyininizden dalağınıza kadar içiniz dışınıza çıkarılmış durumda. bir videoyla nasıl yapıldığınıda gösteriyorlar ayrıntılarıyla. bir at ve bir zürafa da var insanların yanında. bir daha göremezsiniz biyoloji derslerine hiç benzemiyor bence bir uğrayın. Gerçek bir Monet ve Degas tablosu gördüm çok güzellerdi.
İstanbul Modern'de herşey güzel ama en çok ilgimi çeken kütüphane bölümüydü evimin bir kısmını böyle dekore edebilirim açıkcası. Kitap yazmayı hayal eden biri için ne çok okumadığım kitap var ya da bunca kitap yazılmış hangileri gerçekten okundu acaba sorularına yönlendirdi beni. Her tarzdan resimler var müzede, Kübizm Expersyonizm... Video ile yapılan sanatlardan kumaşla yapılanlara kadar. Tabi cafesinde yemek yemesi baya bir tuzlu fakat manzara şahane heleki gün batımında. Nusretiye Camiisinin arkasında kendilerine ara bir sokak açan üç kafe saat kulesini İstanbul Modernin bahçesine itmiş ne kadar iğrenç bir görüntü anlatamam. yan tarafta lastikçi falan var zaten durum içler acısı. Bana kalsa hepsini kov oradan ama hiçbirşey öyle yürümüyor işte. bu şehirde herşey dipdibe iç içe karmaşık ve kalabalık içinde.
Geldik Beşiktaş çarşıya tabi en sonunda Gümrükçü Muammer amca yarım saat ordan buradan anlattı. Birçok dua etti bana. Torununun adı da İrem'miş. Dubai'de 6-7 yaşlarında hem İnglizce hem Arapça öğreniyormuş. 'Yalnızlık zor.' diyok iki sene evvel vefat etmiş eşi. 'Rabbim senin karşına hayırlı insanları çıkarsın' dedi. 'Aile olmak zor anlarsın daha.' Okuyorum dedim '40 sene önce Fransızca öğrendim ben lisede sınıf mümessiliydim.' dedi akıcı fransızcasını konuşturdu biraz ilk dersimiz falan dedi. 'Benim hanım hem avukat hem öğretmendi. Okumak önemli.' Okul bitince ne yapmak istediğimi sordu 'Ayağını sağlam bir yere bas.' dedi. 'Allah gönlündekinin hayırlısını versin.' 'Ben eski beşiktaşlıyım Süleyman Saba zamanında yöneticilik yaptım. Kahveleri hiç sevmem tanırlar buralarda beni böyle oturur yoldan geçenlerle, eşle dostla muhabbet ederim. Buralardaysan görürsün beni. Hadi git artık yolundan alı koymayayım seni. Bu kadar duayı camide bulamazsın uçuracaksın beni.' Kafamdaki onca karmaşanın arasından sıyrılıp gülümsetti. Teşekkür ederim.
önce Molla Çelebi Camiinde öğle namazımı kıldım malum Mimar Sinan'ın eserlerinden biridir kendisi.
önce öğle saatlerinde kabataş sahilinde kasım ayının sıcak güneşi altında bir keyif yaptım.
sonra Mimar Sinan Üniversitesindeki 'iğne deliğinden dünya II' adlı fotoğraf sergisini gezdim. durum şudur eski makinaları tamir ederek objektifsiz ayarsız uzun süre pozlamayla yani fotoğrafın ilk kullanılış biçimiyle çekilen fotoğraflar sergileniyor. yani kadraj açı herşey fotoğrafçının düşüncesinde beliriyor ve deklanşöre basılıyor. üzerinde düşünülmesi gereken bir şey. viyadükler, kıyı, ark, şehir, makine gibi farklı temalar işlenmişti. değişik bir bakış açısıydı tebrikler.
Biraz daha yürüdüm Nusretiye Camii'nin arkasında İstanbul Modern'in yanındaki Body Worlds sergisine girdim. şimdiden uyarayım girişler tuzlu sergi biraz ürkütücü. cenin halinizden son anınıza kadar başınıza gelebilecek hastalıklardan alışkanlıklarınıza kadar pek çok şeyle karşılaşacaksınız. dikkat çekici birşey görecekleriniz gerçek insan bedenleri maket değil. ölürken bedenlerini bu iş için bağış yapanlara ait. kemik içlerinden kasların görüntüsüne beyininizden dalağınıza kadar içiniz dışınıza çıkarılmış durumda. bir videoyla nasıl yapıldığınıda gösteriyorlar ayrıntılarıyla. bir at ve bir zürafa da var insanların yanında. bir daha göremezsiniz biyoloji derslerine hiç benzemiyor bence bir uğrayın. Gerçek bir Monet ve Degas tablosu gördüm çok güzellerdi.
İstanbul Modern'de herşey güzel ama en çok ilgimi çeken kütüphane bölümüydü evimin bir kısmını böyle dekore edebilirim açıkcası. Kitap yazmayı hayal eden biri için ne çok okumadığım kitap var ya da bunca kitap yazılmış hangileri gerçekten okundu acaba sorularına yönlendirdi beni. Her tarzdan resimler var müzede, Kübizm Expersyonizm... Video ile yapılan sanatlardan kumaşla yapılanlara kadar. Tabi cafesinde yemek yemesi baya bir tuzlu fakat manzara şahane heleki gün batımında. Nusretiye Camiisinin arkasında kendilerine ara bir sokak açan üç kafe saat kulesini İstanbul Modernin bahçesine itmiş ne kadar iğrenç bir görüntü anlatamam. yan tarafta lastikçi falan var zaten durum içler acısı. Bana kalsa hepsini kov oradan ama hiçbirşey öyle yürümüyor işte. bu şehirde herşey dipdibe iç içe karmaşık ve kalabalık içinde.
Geldik Beşiktaş çarşıya tabi en sonunda Gümrükçü Muammer amca yarım saat ordan buradan anlattı. Birçok dua etti bana. Torununun adı da İrem'miş. Dubai'de 6-7 yaşlarında hem İnglizce hem Arapça öğreniyormuş. 'Yalnızlık zor.' diyok iki sene evvel vefat etmiş eşi. 'Rabbim senin karşına hayırlı insanları çıkarsın' dedi. 'Aile olmak zor anlarsın daha.' Okuyorum dedim '40 sene önce Fransızca öğrendim ben lisede sınıf mümessiliydim.' dedi akıcı fransızcasını konuşturdu biraz ilk dersimiz falan dedi. 'Benim hanım hem avukat hem öğretmendi. Okumak önemli.' Okul bitince ne yapmak istediğimi sordu 'Ayağını sağlam bir yere bas.' dedi. 'Allah gönlündekinin hayırlısını versin.' 'Ben eski beşiktaşlıyım Süleyman Saba zamanında yöneticilik yaptım. Kahveleri hiç sevmem tanırlar buralarda beni böyle oturur yoldan geçenlerle, eşle dostla muhabbet ederim. Buralardaysan görürsün beni. Hadi git artık yolundan alı koymayayım seni. Bu kadar duayı camide bulamazsın uçuracaksın beni.' Kafamdaki onca karmaşanın arasından sıyrılıp gülümsetti. Teşekkür ederim.
Etiketler:
body world,
camii,
fotoğraf,
istanbul modern,
kendimce,
seyir
1.11.10
bu bir pazartesi yazısı...
Bu bir pazartesi yazısı...
Sendromlardan kurtulmaya karar veren birinin hikayesi...
Üç beş gün tüm hüznünü boşaltan gökte açan parlak güneşle gülümseyen bir kızın hikayesi.
Sürekli 'ne işim var benim burada?' diye diye kendini soğuttu hayattan. Biten tüm ümitlerinin yerini doldurmak için çabalarken yıllarca hiç etrafına bakmadan yaşadı. Şimdi evden uzakta bir ayını geçirdi. Git-gelleri oluyor denizler gibi ama artık şikayetçi değil çünkü denize uzak değil. Karada cılız bir su birikintisi gibi hissediyordu kendini. 'Herkes gitti ben burada kaldım' diye hayıflanıyordu sürekli. Daha iyi anlıyor göğsünün sıkışmalarını şimdi şimdi. Derin derin içine çektiği nefesleri yeni yeni dolduruyor göğüs kafesini. Herşeyi yamalı herşeyi eksik yine yavaş yavaş tamamlayacak herşeyini. Artık bıraktı yerini doldurmayı eski ümitlerinin yeni ümitler yetiştiriyor mavi mavi. Saksı çiçeği aldı evden uzaktaki ilk gününde suyunu eksik etmiyor güneşini de.
Pazartesileri diyete başlama günüdür salı bırakma, pazartesiler kasvet doludur, artık değil. Dışarıda güneş parlıyor kasımın ilk günü, sarı sarı yapraklar var yerlerde. Yıllarca hapsolduğunu hissederek yaşadı şehrinde şimdi bu şehir onu çağırıyor kendi dilinde. Çamlıca'dan bakınca ikindi ezanı vaktinde ne kadar masum bu şehir ne kadar sakin uyumlu ve narin belki de içindeki karmaşayı gizlercesine çekmiş mavileri yeşilleri üstüne. 'Bana benziyor İstanbul' demeye başlıyorum gitgide. Baş ağrılarım geçmiyor hala çatışıyor içimdeki duygular, kararlar. Hani cesaretim nerde? Herşeyi yapabilir gibi hissetsem de içimdeki ağırlığı sürüklüyorum hala her gittiğim yere. Denize dökmek için geldim tüm biriktirdiklerimi oysa ben. Ona zarar vermek için değil onunla çoğalmak için geldim ben. Görmeden sahip olmadan özlediğim denize kavuşmak için geldim ben.
bu bir pazartesi yazısı...
tüm sendromlardan kurtularak gönlünü açan güneşle ısıtarak gülümsemenin başlangıcı. sweet november'ı hatırlayıp hüzünlü gülümsemelerin etrafını sardıkça arınıp güzelliklere inanmanın başlangıcı.
Çatışan herşeye inat yeniden başlangıcın yorgun savaşçılarına armağanı ;)
Sendromlardan kurtulmaya karar veren birinin hikayesi...
Üç beş gün tüm hüznünü boşaltan gökte açan parlak güneşle gülümseyen bir kızın hikayesi.
Sürekli 'ne işim var benim burada?' diye diye kendini soğuttu hayattan. Biten tüm ümitlerinin yerini doldurmak için çabalarken yıllarca hiç etrafına bakmadan yaşadı. Şimdi evden uzakta bir ayını geçirdi. Git-gelleri oluyor denizler gibi ama artık şikayetçi değil çünkü denize uzak değil. Karada cılız bir su birikintisi gibi hissediyordu kendini. 'Herkes gitti ben burada kaldım' diye hayıflanıyordu sürekli. Daha iyi anlıyor göğsünün sıkışmalarını şimdi şimdi. Derin derin içine çektiği nefesleri yeni yeni dolduruyor göğüs kafesini. Herşeyi yamalı herşeyi eksik yine yavaş yavaş tamamlayacak herşeyini. Artık bıraktı yerini doldurmayı eski ümitlerinin yeni ümitler yetiştiriyor mavi mavi. Saksı çiçeği aldı evden uzaktaki ilk gününde suyunu eksik etmiyor güneşini de.
Pazartesileri diyete başlama günüdür salı bırakma, pazartesiler kasvet doludur, artık değil. Dışarıda güneş parlıyor kasımın ilk günü, sarı sarı yapraklar var yerlerde. Yıllarca hapsolduğunu hissederek yaşadı şehrinde şimdi bu şehir onu çağırıyor kendi dilinde. Çamlıca'dan bakınca ikindi ezanı vaktinde ne kadar masum bu şehir ne kadar sakin uyumlu ve narin belki de içindeki karmaşayı gizlercesine çekmiş mavileri yeşilleri üstüne. 'Bana benziyor İstanbul' demeye başlıyorum gitgide. Baş ağrılarım geçmiyor hala çatışıyor içimdeki duygular, kararlar. Hani cesaretim nerde? Herşeyi yapabilir gibi hissetsem de içimdeki ağırlığı sürüklüyorum hala her gittiğim yere. Denize dökmek için geldim tüm biriktirdiklerimi oysa ben. Ona zarar vermek için değil onunla çoğalmak için geldim ben. Görmeden sahip olmadan özlediğim denize kavuşmak için geldim ben.
bu bir pazartesi yazısı...
tüm sendromlardan kurtularak gönlünü açan güneşle ısıtarak gülümsemenin başlangıcı. sweet november'ı hatırlayıp hüzünlü gülümsemelerin etrafını sardıkça arınıp güzelliklere inanmanın başlangıcı.
Çatışan herşeye inat yeniden başlangıcın yorgun savaşçılarına armağanı ;)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)








