zaman...
tamamen kontrolünüz dışında akıp giden...
yeri gelir geçmek bilmez, itelersin arkasından,
yeri gelir çekiştirirsin tutup saçlarından.
zaman...
geçmişin hüznünü taşırken yorulur geleceğe umut doludur...
hatıraları yoğurur hayallere yol bulur...
zaman...
doğumgünü, yıldönümü, yılbaşı...
yeni hedefler, yeni umutlar...
dimdik ayakta duran bir geçmiş üzerinden yeni başlangıçlar...
zaman...
karanlıklar içinde yapay ışıklarımızın görünen yüzü...
korkularımızın saklandığı dönemeçlerin açıldığı dar uzun sokaklar...
zaman...
geçince güzel hatırlanmayı hak edecek kadar mutlu
geleceğine dair sahip olunan umut kadar saf
sahip olunan hayaller kadar 'mavi'
hüzünlerin üzerimize sinen sisi kadar gizemli
huzurun verdiği mahmurluk kadar sevinçli
güvenin geldiği birliktelik kadar kalabalık
gönlünüzden geçen fallar kadar sahici
zaman...
tekrar tekrar kutlanacak kadar masum olsun... nice senelere...
31.12.10
27.12.10
alabora
alabora
Kirpiklerinin kavuştuğu anda kaldım ben,
Kuru bir yaprağın su birikintisine süzülerek düşüşü gibi girdin kalbime.
Gözlerindeki gün batımında yaşlandım ben seninle geçen bir ömürde.
Bir gün doğumuydu gamzelerin ılık ılık esen gönlümde.
Nereden bilirdim ki alaboram olurmuş bir tek adım vuslattan hasrete…
Kirpiklerinin kavuştuğu anda kaldım ben,
Kuru bir yaprağın su birikintisine süzülerek düşüşü gibi girdin kalbime.
Gözlerindeki gün batımında yaşlandım ben seninle geçen bir ömürde.
Bir gün doğumuydu gamzelerin ılık ılık esen gönlümde.
Nereden bilirdim ki alaboram olurmuş bir tek adım vuslattan hasrete…
26.12.10
mutlu son!
gökyüzünün karanlığı çökmüş omuzlarıma, masal anlatmamı istiyor yıldızlar.
oysa ben mutlu sonumu kaybetmiş bir gezginim.
aydınlığa bakarken kıstığım gözlerimin karası kadar derin kesiklerim.
attığım her adım kazınır zihnime, baktığım her kuytu birikir içimde.
dönüp bakarım bazen geçtiğim yollara, kaçırdım mı mutlu sonu geçen sapakta acaba?
masalların büyüsü lodosun uğultusuna karışır sahillerin ıssızlığında,
girdaplarım izin vermez güneşin ısıtmasına, sırılsıklam olur kahramanlarım.
kulelerin sığınaklarına doldurduğum kelimeler taşar,
ne kadar ararsam o kadar kaybolur mucizelerim.
mutlu sona inandıramazsam yıldızlarımı da kaybederim...
oysa ben mutlu sonumu kaybetmiş bir gezginim.
aydınlığa bakarken kıstığım gözlerimin karası kadar derin kesiklerim.
attığım her adım kazınır zihnime, baktığım her kuytu birikir içimde.
dönüp bakarım bazen geçtiğim yollara, kaçırdım mı mutlu sonu geçen sapakta acaba?
masalların büyüsü lodosun uğultusuna karışır sahillerin ıssızlığında,
girdaplarım izin vermez güneşin ısıtmasına, sırılsıklam olur kahramanlarım.
kulelerin sığınaklarına doldurduğum kelimeler taşar,
ne kadar ararsam o kadar kaybolur mucizelerim.
mutlu sona inandıramazsam yıldızlarımı da kaybederim...
22.12.10
Ankara
esaretimin şehri Ankara!
çıkamayacağımı sanmıştım senden,
şaşıyorum hala nasıl buralardayım.
tüm yolların hasretime akıyordu sanki;
çılgınca bir trafik vardı ömrümün caddelerinde,
bir adım ilerlemiyordu hayallerime doğru.
tüketiyordu ciğerlerimi soğuk nefesin her içime çektiğimde,
yeşeremeden soldurduğun çiçeklerim
kuyut köşelerde bir damla güneş için yalvarıyordu.
bir umudun peşinden her sürüklendiğimde
parmaklarımın arasından dağılıyor, zehrine karışıyordu sevgilerim.
seni sevenleri hiç anlamamıştım zaten!
bürokrasinden kaçtıkça içine çektin beni,
sokaklarını adımlarken bile iteledin,
sendelediğimde dayanıp kalkacağım bir dal vermedin.
sanki senden koparılmış kaçırılmış bir semtti çocukluğum,
son demlerindeydi masumluğum, sen onu boşluğunla boğana kadar.
herşey için seni suçlamak çok saçma!
bütün bu karmaşa içinde çiçekler büyütüyorum,
mevsimi bitmiş, kurumaya mahkum tomurcukları yeşertiyorum.
gün batımı şehrinde silüetler kazıyorum hafızama,
elimden alınır diye korka korka çekiyorum nefesimi,
tuz kokusu ciğerlerimi yakarken gülümsüyorum.
ben kendi ilacımı yıllar önce bulmuştum,
sende hapisken 'gitmek' umuduna tutunmuştum.
ödül mü, başka bir imtihan mı bilemem ama
benin zincirinden kurtuldum...
21.12.10
ihmal için özür şiiri ;)
çok ihmal ettim sizi biliyorum...
uzakta yaşamanın kolay ve zor yönleriyle meşguldüm...
anneciğimin ziyareti sonrası bir ankara yapıp tekrar denizime kavuştum...
uzakta yaşamanın kolay ve zor yönleriyle meşguldüm...
anneciğimin ziyareti sonrası bir ankara yapıp tekrar denizime kavuştum...
-vatan- 12-14.02.09
yürek ülkemin keskin sınırları ellerin,
o ülkede yüce bir dağ hasretin;
zirvesi karlı, ayaz ama senin.
ellerimi uzatsam sanki bir yıldız konacak,
o an atmosfer kat kat üstüme yıkılacak
hasretinde rakım sonsuz sanırım ciğerlerim patlayacak...
ülkemin ırmakları olur gözyaşların
ben kuraklığa razıyım, yeter ki,
bu çoraklıkta bir umut, bir tomurcuk olsun gülümsemen;
hüznün kadar eşsiz hazinen.
Vatan bir bayrak bir marşsa;
işte nefes nefes şehirlerim,
dilimde her daim adını bestelerim.
adım adım, karış karış
benim vatanım, sevgim...
9.12.10
göç vakti
mevsimlerin bile kendini tanıyamadığı bir şehirde
yalnızım yabancılığımdan öte
kelimeler sallanıyor beynimde
yanyana dizilemiyorlar bile
şiirlerim hasret kaldı bir cümleye
güneşin artık sıcaklığını sakındığı
bu cihan padişahlarının şehrinde
bendeki bu yorgunluk ne?
iki karış sahile sıkışmış yaşamları
kitaplara ihtişamıyla nam salan semtlerin
bunaldıkça adımlıyorum baştan başa
herşey denize doğru akıyor, yuvarlanıyor adeta
denizse artık kendinden geçmiş
yakamozlar bile diyor ki 'Göç vakti gelmiş İstanbul'a.'
binlerce insan geçiyor yanyana her dakika
bazıları apartmanlar gibi birbirine yaslanmış
korkaklıksa sahte gülüşlerine sızmış sırıtmakta
tarihin üzerinde yaşan kentin yeni mizacında
denize bu kadar yakınken göğe evler kurulmuş
toprak küstürülüp taşa sevdalanılmış
diyorlar ki artık' Göç vakti gelmiş İstanbul'a'
yalnızım yabancılığımdan öte
kelimeler sallanıyor beynimde
yanyana dizilemiyorlar bile
şiirlerim hasret kaldı bir cümleye
güneşin artık sıcaklığını sakındığı
bu cihan padişahlarının şehrinde
bendeki bu yorgunluk ne?
iki karış sahile sıkışmış yaşamları
kitaplara ihtişamıyla nam salan semtlerin
bunaldıkça adımlıyorum baştan başa
herşey denize doğru akıyor, yuvarlanıyor adeta
denizse artık kendinden geçmiş
yakamozlar bile diyor ki 'Göç vakti gelmiş İstanbul'a.'
binlerce insan geçiyor yanyana her dakika
bazıları apartmanlar gibi birbirine yaslanmış
korkaklıksa sahte gülüşlerine sızmış sırıtmakta
tarihin üzerinde yaşan kentin yeni mizacında
denize bu kadar yakınken göğe evler kurulmuş
toprak küstürülüp taşa sevdalanılmış
diyorlar ki artık' Göç vakti gelmiş İstanbul'a'
4.12.10
hayatın keyfi
hayatı keyifli yaşamak lazım
uzatıp şöyle ayaklarını
sırtını verip yumuşak bir koltuğa
sıcak bir çay yanında
belki bir kitapla kucağında
kapatmaklazım gözlerini arada
sıkıntılar var elbet hayatta
sızlatıyorlar hatta arasıra
ama o bir dakikalık huzur varya
işte o anı asmak lazım duvara
çikolata reklamına çıkmış gibi
şöyle yüzüne yayıla yayıla
uzun uzun gülümsemek lazım
açan güneşe aralık başında
23.11.10
anlık gelişen duygular
http://www.youtube.com/watch?v=Dxpm0ksApqU&feature=player_embedded
kimsenin seni merak etmediği bir ülke burası.
çık bak camdan, etrafın boşluğuna yerleştir bütün kalabalıklarını,
pürüzsüz sakin bir sesle hayatın neşesini bul.
yaşlan simsiyah saçlarınla salın, rüzgara karşı yürü!
aynalara küstüğün tüm günlere ait bir damla akıt gözlerinden.
nefesini yoklayan yumrulara izin ver, karışsınlar göğün seslerine.
gitmenin sırtına yüklediği kamburu bırak yere,
inan o senden daha dayanıklı ihanete.
düşüncelerini kuşlara emanet et,
merak etme onlarda senin kadar özgürler!
bir gülümsemene hasret gamzelerin, hadi sevindir onları,
puslu bir güne güneş olmayı dene!
ellerinin yapamadığını ayaklarına söyle;
iki adımla aş bütün geçmişin yokuşlarını,
erdiğin ilk tepede limon ağaçları olsun,
buram buram tazelik koksun sevgilerin.
naftalinlerinden arındır hayallerini !
sevmeyi bilmiyorum diye üzülme artık
parmaklarına dolan kumları sev ilk önce
sevilmek davetiyelerle çağırılmaz
sen yolunda yürürken o girer koluna merak etme!
sen benliğini aradığın yollarda seyyah ol, bir yerde fırtına yakalar seni elbet
sen sığın denizin koynuna, ardında bıraktıklarını arama etrafında
yeni keşfettiklerinin tazeliğine kapıl bir kere de
düşünmenin ağırlığından azad et kendini,
baş ağrılarından kurtar gündüz sefalarını.
hayatının pervazlarına konmuş bir kuştur belki aşk
onu ürkütmemek için sürgülediğin pencerelerini aç artık
usulca uzat elini bulutlara, gözlerinin nemi dağılsın.
bırak o kuş yuva edinsin yüreğini
sesi sesine karışsın...
kimsenin seni merak etmediği bir ülke burası.
çık bak camdan, etrafın boşluğuna yerleştir bütün kalabalıklarını,
pürüzsüz sakin bir sesle hayatın neşesini bul.
yaşlan simsiyah saçlarınla salın, rüzgara karşı yürü!
aynalara küstüğün tüm günlere ait bir damla akıt gözlerinden.
nefesini yoklayan yumrulara izin ver, karışsınlar göğün seslerine.
gitmenin sırtına yüklediği kamburu bırak yere,
inan o senden daha dayanıklı ihanete.
düşüncelerini kuşlara emanet et,
merak etme onlarda senin kadar özgürler!
bir gülümsemene hasret gamzelerin, hadi sevindir onları,
puslu bir güne güneş olmayı dene!
ellerinin yapamadığını ayaklarına söyle;
iki adımla aş bütün geçmişin yokuşlarını,
erdiğin ilk tepede limon ağaçları olsun,
buram buram tazelik koksun sevgilerin.
naftalinlerinden arındır hayallerini !
sevmeyi bilmiyorum diye üzülme artık
parmaklarına dolan kumları sev ilk önce
sevilmek davetiyelerle çağırılmaz
sen yolunda yürürken o girer koluna merak etme!
sen benliğini aradığın yollarda seyyah ol, bir yerde fırtına yakalar seni elbet
sen sığın denizin koynuna, ardında bıraktıklarını arama etrafında
yeni keşfettiklerinin tazeliğine kapıl bir kere de
düşünmenin ağırlığından azad et kendini,
baş ağrılarından kurtar gündüz sefalarını.
hayatının pervazlarına konmuş bir kuştur belki aşk
onu ürkütmemek için sürgülediğin pencerelerini aç artık
usulca uzat elini bulutlara, gözlerinin nemi dağılsın.
bırak o kuş yuva edinsin yüreğini
sesi sesine karışsın...
21.11.10
"Emin"
hiç şimdi yoktu hayatında
ya geçmişe takılırdı aklı ya geleceğe
ayaklarıyla aklı durmazdı aynı düzlemde
ya biri önden giderdi ya öteki kalırdı geride
kendini bulmak için çıktığı yolda yokluğu buldu
yürüdüğü kaldırımlarda yokluğu yalnızlığı oldu
kimsesiz kalmıştı yalnızlığın kuralı yoksa bu muydu
hergün içinden geçip gittiğimiz kalabalıklara
dönüp uzaktan bir bakmak sanıyordu,
herkes geçip giderken düşünmekti onun sorunu
o bir düşünce yorgunuydu
hayatında hiç şimdisi yoktu
denizdeyken karayı karadayken aydınlığı düşlerdi
yani bir yanı hep özlem çekerdi
ait olamamışlığını hep başkalarına yüklerdi
kararlarını verirken bile "Emin" değildi
annesi ona bu ismi verirken neler ummuştu halbuki...
19.11.10
bayrama dair
biliyorum uzuun bir zaman oldu yeni bir yazı yazmayalı sevgili izlemeyicilerim...
malumunuzu bayram ve ben şehirler arası bir yolcu...
ödevleri sırtlandım gezmelerde hep aklım :)
bir fotoğrafçı uçağa binerse ne olur sürekli deklanşör sesi duyulur :)
ufak bir tatil yaptık Allaha şükür fakat anladık ki bayram dediğin evde geçirilmeli... yoksa iş bayramlıktan çıkıyor ne bir tebrik ne başka birşey...
kendimizi 3Y ye adadık... yemek yüzmek yatmak :)
uzun zamandır ihtiyacımız olan bir boşluktu ve dolu dolu geçirdik... aslında ne kadar çelişkili değil mi!
24 saat açık büfe insanın nevrini döndürüyor saat 2 de çay muhabbetinde buluyorsunuz kendinizi. sabah namazından sonra pancake yerken günün ilk ışıklarını izliyorsunuz...
akşam 10da sahilde incecik kumlar doluyor parmaklarınıza suyun ılıklığıyla mest oluyorsunuz. gece hafif esse de üşümeyeceğiniz bir ortama alışmaya başlıyorsunuz. işte bunun sonu pek iyi değil ayazı ile ünlü memleketinize gelince burnunuzu çekiyorsunuz sonra sesiniz derinlerden gelmeye başlıyor. aman dikkat bayram rehavetine kapılmayın hasta olmayın. http://diyetisyenaysenur.blogspot.com/ adresinden canıım arkidişimin önerilerine kulak verin bayrm sonrası hüsrana uğramayın :)
model bulmuşum kendime çekmeden dururmuyum az önce 900 fotoğraf yükledim bunlaır kim ayıklayacak imzalayacak insancıklara dağıtacak bilmiyorum valla :) kendinizden ufak insanlarla gittiğiniz bir tatilde ablalık hissetmeden geçirdiğiniz bir kaç gün ilginç bir durum alsında...
maceralarımız devam edecek tabiki fakat önce ödevlerin bitmesi lazım o yüzden benden 1 hafta daha haber alamazsanız üzülmeyin sevgili izlemeyicilerim... sonrasında baya yüklü bir programımız olacak sizlerle inşallah.
yazacak çok şey var bu dünyada
okunacak ne çok şey var.
peki zaman hangi birine yeter
zaman bizi kovalarken bir hangi birine yeteriz...
malumunuzu bayram ve ben şehirler arası bir yolcu...
ödevleri sırtlandım gezmelerde hep aklım :)
bir fotoğrafçı uçağa binerse ne olur sürekli deklanşör sesi duyulur :)
ufak bir tatil yaptık Allaha şükür fakat anladık ki bayram dediğin evde geçirilmeli... yoksa iş bayramlıktan çıkıyor ne bir tebrik ne başka birşey...
kendimizi 3Y ye adadık... yemek yüzmek yatmak :)
uzun zamandır ihtiyacımız olan bir boşluktu ve dolu dolu geçirdik... aslında ne kadar çelişkili değil mi!
24 saat açık büfe insanın nevrini döndürüyor saat 2 de çay muhabbetinde buluyorsunuz kendinizi. sabah namazından sonra pancake yerken günün ilk ışıklarını izliyorsunuz...
akşam 10da sahilde incecik kumlar doluyor parmaklarınıza suyun ılıklığıyla mest oluyorsunuz. gece hafif esse de üşümeyeceğiniz bir ortama alışmaya başlıyorsunuz. işte bunun sonu pek iyi değil ayazı ile ünlü memleketinize gelince burnunuzu çekiyorsunuz sonra sesiniz derinlerden gelmeye başlıyor. aman dikkat bayram rehavetine kapılmayın hasta olmayın. http://diyetisyenaysenur.blogspot.com/ adresinden canıım arkidişimin önerilerine kulak verin bayrm sonrası hüsrana uğramayın :)
model bulmuşum kendime çekmeden dururmuyum az önce 900 fotoğraf yükledim bunlaır kim ayıklayacak imzalayacak insancıklara dağıtacak bilmiyorum valla :) kendinizden ufak insanlarla gittiğiniz bir tatilde ablalık hissetmeden geçirdiğiniz bir kaç gün ilginç bir durum alsında...
maceralarımız devam edecek tabiki fakat önce ödevlerin bitmesi lazım o yüzden benden 1 hafta daha haber alamazsanız üzülmeyin sevgili izlemeyicilerim... sonrasında baya yüklü bir programımız olacak sizlerle inşallah.
yazacak çok şey var bu dünyada
okunacak ne çok şey var.
peki zaman hangi birine yeter
zaman bizi kovalarken bir hangi birine yeteriz...
13.11.10
yazmak istiyorum
yazmak istemekle olmuyor bazen
sen kovalarke kelimeler kaçıyor
yazmak için onların da keyfinin gelmesi lazım aslen...
***
dün eski bir editörün bana dediği gibi "herkes yazıyor, yazdığını sanıyor..."
yazmak herkesi neden bu kadar içine çekiyor?
milyonlarca kitap var hengi birini kaç kişi okuyor?
ya da okunanlardan bile kaç kişi faydalanıyor?
yazılanlar ne için ne fayda sağlıyor?
yazmak illa faydalı birşey mi olmalı?
bir insanın gülümsemesi veya bir damla yaş dökmesi bir yarar mıdır?
kafamda milyonlarca soru var yazmaya dair. kendim için en mutlu anlardan birini kitabımı elime aldığım an olarak biçiyorum kafamda. peki ya okuyucularım? bu blogdaki gibi izlemeyicilerim için mi yazacağım? kendim için mi çıkaracağım okunmayacak kitabımı? peki nasıl oknumayacağından bu kadar eminim?
çok sevdiğim bir söz vardır "Sanat Allah'ı bulmaktır gerisi çelik çomaktır."
ben yazarken kelimelerin sahip olduğu ritime, anlamlarındaki derinliğe hayran kalıyorum. yan yana onlar diziliyor sanki ben onlara öncülük ediyorum. yazdıklarımda dünyayı, soyut duygularımızı tanımlamya çalışırken yüreğimden taşıp dilimde birikenleri aktarmaya çalışıyorum.
bu böyle nereye gider?
İrem kendini ne zaman iyileştirmeye becerirse o zaman herşey düzene girer ve kitap olunun taşları kelimelerle döşenmeye başlar. inşallah...
sen kovalarke kelimeler kaçıyor
yazmak için onların da keyfinin gelmesi lazım aslen...
***
dün eski bir editörün bana dediği gibi "herkes yazıyor, yazdığını sanıyor..."
yazmak herkesi neden bu kadar içine çekiyor?
milyonlarca kitap var hengi birini kaç kişi okuyor?
ya da okunanlardan bile kaç kişi faydalanıyor?
yazılanlar ne için ne fayda sağlıyor?
yazmak illa faydalı birşey mi olmalı?
bir insanın gülümsemesi veya bir damla yaş dökmesi bir yarar mıdır?
kafamda milyonlarca soru var yazmaya dair. kendim için en mutlu anlardan birini kitabımı elime aldığım an olarak biçiyorum kafamda. peki ya okuyucularım? bu blogdaki gibi izlemeyicilerim için mi yazacağım? kendim için mi çıkaracağım okunmayacak kitabımı? peki nasıl oknumayacağından bu kadar eminim?
çok sevdiğim bir söz vardır "Sanat Allah'ı bulmaktır gerisi çelik çomaktır."
ben yazarken kelimelerin sahip olduğu ritime, anlamlarındaki derinliğe hayran kalıyorum. yan yana onlar diziliyor sanki ben onlara öncülük ediyorum. yazdıklarımda dünyayı, soyut duygularımızı tanımlamya çalışırken yüreğimden taşıp dilimde birikenleri aktarmaya çalışıyorum.
bu böyle nereye gider?
İrem kendini ne zaman iyileştirmeye becerirse o zaman herşey düzene girer ve kitap olunun taşları kelimelerle döşenmeye başlar. inşallah...
12.11.10
yolculuk
şehirler arası yolculuklar kendinizi başka bir zaman diliminde hissetmenizi sağlar.
gün ve gece arasından çalışnmış birkaç saat. kısıtlı bir alanda çoğunlukla dik pozisyonda.
gündüz otobanlarda şehirlerde yaşarken onca karmaşdan farkedemediğiniz tarlalar gözünüze bir tablo gibi görünür, camdan içeri sızan ışık hüzmeleri yüzünüze değerken gülümsemenize yardımcı olur. teknoloji sağolsun bir filme veya şarkılara kaptırabilirsiniz kendinizi yol boyunca. tabelaları takip edersiniz ya da görmeden kıyısından gelip geçtiğiniz şehirleri merak edersiniz belki.
gece uzay filmlerinden bir sahne gibi gelir size otoban. trafik ışıklarından arınmış pürüzsüz yolda tüm hızıyla sizin sabitliğinize inat dünyanın dönüş hızını yakalamaya çalışır arabalar. uykuyla uyanıklık arasında sert kahve kokusu gitmek istemediğiniz hatıralara sürükler sizi. gözlerinizle ve rüyalarınızla savaşarak geçirirsiniz geceyi.
bölük pörçük uykunuzda gözünüzü her açtığınızda başka bir kentte olduğunuzu hayal edin. geldiğiniz ve ulaşacağınız kentlerin içinde yaşanan milyonlarca hikayeden mahrum olduğunuz gibi bunları da teğet geçiyorsunuz. umursamıyorsunuz zamanla kendi hikayeniz dışındakileri. filmler tek arkadaşınız oluyor sonra neden ki? uzay boşluğunda size hızla yaklaşan beyaz ışık hüzmeleri gelip geçiyor yanınızdan. sizin zamandan çaldığınız bu boşluktan çıkmaya çabalıkyorlar belli ki. peki bu bile uyandırmaya yetmiyor mu sizi?
yola çıkmadan önceki gece bavul sendromu yaşanır. kalbinizde ufak bir çarpıntı heyecan mı bu yoksa korku mu bilinmez, terddüt belki adını koyamazsınız. hayatınızın bir kısmını geride bırakıp kendinizi ikiye bölmek gibi gelir bir bavula sahip olmak. yüreğinizin yükünü sırtınıza yükleseniz emin olun daha ağır gelir. düşünceleriniz bir bavula sığmaz kafanız bu yüzden taşıması size ağır gelir. kararlarınızdan emin olmak yetmez gitmek için dönmenin garantisi olmalı bazıları içinse dönmemenin. gitmenin yüküyle kalmayı ayrı kefelerde tartsan da tartının hesabı kalbe göredir. kalbinse bavul dışına taşarsa tartı güvenilir değildir.
otobüsten inmek mahmur ve telaşlı. hep bir yerlere yetişmeli hep geriye bakmamak için ilerlemeli. binerken selam vermediklerinizle inerken de muattap olmamalı. oysa belki sizi bekleyenler vardı o kalabalıkta! belki biri sizin gülüşünüze muhtaçtı ya da düşüncenize açtı! saatler geçirdiniz belki sırt sırta bir selamdı sadece vereceğinizi onu da çok gördünüz bu yolculuğa. üzerinden habersizce gelip geçtiğiniz şehirler gibi birilerinin hayatında iz bırakmadan unutup gittiniz bu yolculuğu da. oysa üzerine filmler yapılmıştır kendine yapılan yolculukların, şehirlere ait şiirler vardır örneğin. içinde yaşayanlarla nefes alır bir şehir. yolcularsa alyuvarlarıdır bir ülkenin. şehirler arası yollarda ülkenin dolaşımını sağlayan, onu yaşatan al yuvarları. nefesinizi alıp yüreğinize otobanlar bile yokken dağ taş aşarak taşıyan alyuvarları.
yolcular ve yolculuklar herşeyin önü arkası. gerçeklik zamanından çalışınmış boşlukta bir zamna zarfı. düşünmekten kaçındığımız herşeyin hücümü altında gardımızı aldığımız ve kendi kendimize kalıp bencilleştiğimiz dar mekanlı hesaplaşmalar anı. hiç birşeyi beraberimizde götürmeyiz aslında giderken yanınıza aldıklarınız bıraktığınız yere ait olduğunuzun kanıtıdır bazen. ait olduğunuz yere doğru gidiyorsanız arkanızda baktığınız zaman bile size ait değildir bazen.
gün ve gece arasından çalışnmış birkaç saat. kısıtlı bir alanda çoğunlukla dik pozisyonda.
gündüz otobanlarda şehirlerde yaşarken onca karmaşdan farkedemediğiniz tarlalar gözünüze bir tablo gibi görünür, camdan içeri sızan ışık hüzmeleri yüzünüze değerken gülümsemenize yardımcı olur. teknoloji sağolsun bir filme veya şarkılara kaptırabilirsiniz kendinizi yol boyunca. tabelaları takip edersiniz ya da görmeden kıyısından gelip geçtiğiniz şehirleri merak edersiniz belki.
gece uzay filmlerinden bir sahne gibi gelir size otoban. trafik ışıklarından arınmış pürüzsüz yolda tüm hızıyla sizin sabitliğinize inat dünyanın dönüş hızını yakalamaya çalışır arabalar. uykuyla uyanıklık arasında sert kahve kokusu gitmek istemediğiniz hatıralara sürükler sizi. gözlerinizle ve rüyalarınızla savaşarak geçirirsiniz geceyi.
bölük pörçük uykunuzda gözünüzü her açtığınızda başka bir kentte olduğunuzu hayal edin. geldiğiniz ve ulaşacağınız kentlerin içinde yaşanan milyonlarca hikayeden mahrum olduğunuz gibi bunları da teğet geçiyorsunuz. umursamıyorsunuz zamanla kendi hikayeniz dışındakileri. filmler tek arkadaşınız oluyor sonra neden ki? uzay boşluğunda size hızla yaklaşan beyaz ışık hüzmeleri gelip geçiyor yanınızdan. sizin zamandan çaldığınız bu boşluktan çıkmaya çabalıkyorlar belli ki. peki bu bile uyandırmaya yetmiyor mu sizi?
yola çıkmadan önceki gece bavul sendromu yaşanır. kalbinizde ufak bir çarpıntı heyecan mı bu yoksa korku mu bilinmez, terddüt belki adını koyamazsınız. hayatınızın bir kısmını geride bırakıp kendinizi ikiye bölmek gibi gelir bir bavula sahip olmak. yüreğinizin yükünü sırtınıza yükleseniz emin olun daha ağır gelir. düşünceleriniz bir bavula sığmaz kafanız bu yüzden taşıması size ağır gelir. kararlarınızdan emin olmak yetmez gitmek için dönmenin garantisi olmalı bazıları içinse dönmemenin. gitmenin yüküyle kalmayı ayrı kefelerde tartsan da tartının hesabı kalbe göredir. kalbinse bavul dışına taşarsa tartı güvenilir değildir.
otobüsten inmek mahmur ve telaşlı. hep bir yerlere yetişmeli hep geriye bakmamak için ilerlemeli. binerken selam vermediklerinizle inerken de muattap olmamalı. oysa belki sizi bekleyenler vardı o kalabalıkta! belki biri sizin gülüşünüze muhtaçtı ya da düşüncenize açtı! saatler geçirdiniz belki sırt sırta bir selamdı sadece vereceğinizi onu da çok gördünüz bu yolculuğa. üzerinden habersizce gelip geçtiğiniz şehirler gibi birilerinin hayatında iz bırakmadan unutup gittiniz bu yolculuğu da. oysa üzerine filmler yapılmıştır kendine yapılan yolculukların, şehirlere ait şiirler vardır örneğin. içinde yaşayanlarla nefes alır bir şehir. yolcularsa alyuvarlarıdır bir ülkenin. şehirler arası yollarda ülkenin dolaşımını sağlayan, onu yaşatan al yuvarları. nefesinizi alıp yüreğinize otobanlar bile yokken dağ taş aşarak taşıyan alyuvarları.
yolcular ve yolculuklar herşeyin önü arkası. gerçeklik zamanından çalışınmış boşlukta bir zamna zarfı. düşünmekten kaçındığımız herşeyin hücümü altında gardımızı aldığımız ve kendi kendimize kalıp bencilleştiğimiz dar mekanlı hesaplaşmalar anı. hiç birşeyi beraberimizde götürmeyiz aslında giderken yanınıza aldıklarınız bıraktığınız yere ait olduğunuzun kanıtıdır bazen. ait olduğunuz yere doğru gidiyorsanız arkanızda baktığınız zaman bile size ait değildir bazen.
6.11.10
sis
içimde garip bir his...
göz gözü görmüyor herkes kendinde hapis...
el yordamıyla yaşanan aşklar gibi yara bere içindeyiz hepimiz...
çıplak ayakla yere basmayı özlüyor hep trafikte sıkışan kalplerimiz...
sis...
damla damla düşüyor yüzüme, denizle gök bir oluyor gözümde...bulutlar oturmuş maviliğin tepesine güneş süzülür peşinden ince ince...
daha akşam olmadan çökünce karanlık denize kuşatır heryanını o garip his hep peşinde...
4.11.10
mısır çarşısı
Uzun zamandır uğramadım biliyorum. Anla beni zor sana tekrar tekrar dönmek, her dönemeçte bir parçamı kaybederek. Tüm kaldırım taşları tanır beni bu semtte. Nasıl mı? Sırtımdaki yükün ağırlığından hep ayağımı sürüyerek yürürüm ben her adımımda adını söyleyerek. O yüzden bugün geldiğimde selamladı hepsi beni tek tek. Yine gözümden düşen pişmanlık damlaları suladı onları, yine hüzünlendiler ardımdan, sana giden yollarda yine çelme taktılar ayağıma. Sonu başına benzeyen hikayelerde ne kaybedene ihtiyaç var ne bekleyene. Biz; kahramanı olmayan bir hikayede mahsur kalmış iki sevgili, ne kaçabiliyoruz bu sevdadan ne sevebiliyoruz gönlümüzce.
Biliyorum uzun zaman oldu bu sefer. Her anında bir çentik attı ruhuma bekçiler. Duygularımın bekçileri hani hesaplarımız var ya aşk üzerine işte onların başını bekleyen nefis bekçileri. Alt alta koysam da üst üste tıksam da sığmıyor ömrüme bu sevda. Hasan sırtında tuzla tırmanamamış ya dağa, ardından sevdiği bağlamış ya kendini atkısıylaı ağaca. Onlar gibi ama onlardan ayrıyız. İki ayrı kabilenin gizli sırrıyız birbirimizden gizli ama her anımıza aşinayız.
Zaman mısır çarşısında gezerken burnunda saniyelik tatlar bırakan baharat kokuları gibi geçip gidecek. Benim sana geç gelmelerim ciğerini yakan isot kadar sızlayıp geçecek. Kuru meyvelerin nahoş tadı gibi ağızında dolanacak adım sonra bir bakmışsın su beni dilinden temizleyecek. Kahvenin öğütülüşü gibi zahmet isteyecek yoğun kokusu içine oturacak belki ama içtiğinde için ısınacak. Bittiğide telvesi içine oturacak, tadı ağızında bir damla suyla dağılıp kaybolacak.
Uzun zaman oldu biliyorum. İnan bana gelmek beklemekten daha zordu. Sırlarımı açığa çıkarmaya gelmedim, sana her kaldırım taşının ayağımda açtığı yaralardan sızan kanı göstermeye gelmedim, Hasan'ın mirası sırtımdaki kırk kilo tuzu iade etmeye gelmedim. Sana mısır çarşısını hediye etmeye geldim. Adımı alıp, yaralarıma tuz basmayı kabullenip, bekçilerimi kovmak için iznini almaya geldim. Baharatların birbirine karışmış kokularından arınma, sen öyle güzelsin birtanem. Bin bir çeşit halinle, onlara benzersin. Azad et beni sevdiğim! Bu hikayeye bir kahraman lazım, ikimizi de kurtarmak için. Ben çıkıp gideyim ki sen kurtul, budur tek dileğim.
Geri gelmeyeceğim bu bil. Aşkını sırtında taşıyan bir seyyah olacağım. Resminle değil kokunla tarif edeceğim seni ne Leyla'ya benzeyeceksin ne Züleyha'ya. Üzülme sevdiğim, ağlama! Bu hikayede birimiz eksilmeliyiz, yer açmalıyız kahramana. Bil ki, gelmek beklemekten daha zordu, gitmek hepsinden zor. Anla! Seni kaldırımlara emanet ederken arkama bakmanın ne çok acıttığını. Anla! Mısır çarşılarına artık neden uğrayamadığımı...
Biliyorum uzun zaman oldu bu sefer. Her anında bir çentik attı ruhuma bekçiler. Duygularımın bekçileri hani hesaplarımız var ya aşk üzerine işte onların başını bekleyen nefis bekçileri. Alt alta koysam da üst üste tıksam da sığmıyor ömrüme bu sevda. Hasan sırtında tuzla tırmanamamış ya dağa, ardından sevdiği bağlamış ya kendini atkısıylaı ağaca. Onlar gibi ama onlardan ayrıyız. İki ayrı kabilenin gizli sırrıyız birbirimizden gizli ama her anımıza aşinayız.
Zaman mısır çarşısında gezerken burnunda saniyelik tatlar bırakan baharat kokuları gibi geçip gidecek. Benim sana geç gelmelerim ciğerini yakan isot kadar sızlayıp geçecek. Kuru meyvelerin nahoş tadı gibi ağızında dolanacak adım sonra bir bakmışsın su beni dilinden temizleyecek. Kahvenin öğütülüşü gibi zahmet isteyecek yoğun kokusu içine oturacak belki ama içtiğinde için ısınacak. Bittiğide telvesi içine oturacak, tadı ağızında bir damla suyla dağılıp kaybolacak.
Uzun zaman oldu biliyorum. İnan bana gelmek beklemekten daha zordu. Sırlarımı açığa çıkarmaya gelmedim, sana her kaldırım taşının ayağımda açtığı yaralardan sızan kanı göstermeye gelmedim, Hasan'ın mirası sırtımdaki kırk kilo tuzu iade etmeye gelmedim. Sana mısır çarşısını hediye etmeye geldim. Adımı alıp, yaralarıma tuz basmayı kabullenip, bekçilerimi kovmak için iznini almaya geldim. Baharatların birbirine karışmış kokularından arınma, sen öyle güzelsin birtanem. Bin bir çeşit halinle, onlara benzersin. Azad et beni sevdiğim! Bu hikayeye bir kahraman lazım, ikimizi de kurtarmak için. Ben çıkıp gideyim ki sen kurtul, budur tek dileğim.
Geri gelmeyeceğim bu bil. Aşkını sırtında taşıyan bir seyyah olacağım. Resminle değil kokunla tarif edeceğim seni ne Leyla'ya benzeyeceksin ne Züleyha'ya. Üzülme sevdiğim, ağlama! Bu hikayede birimiz eksilmeliyiz, yer açmalıyız kahramana. Bil ki, gelmek beklemekten daha zordu, gitmek hepsinden zor. Anla! Seni kaldırımlara emanet ederken arkama bakmanın ne çok acıttığını. Anla! Mısır çarşılarına artık neden uğrayamadığımı...
3.11.10
sanatsal bir gün
pazartesiyi temizlik günü ilan ettikten sonra salıyı dolu dolu geçirmek lazımdı.
önce Molla Çelebi Camiinde öğle namazımı kıldım malum Mimar Sinan'ın eserlerinden biridir kendisi.
önce öğle saatlerinde kabataş sahilinde kasım ayının sıcak güneşi altında bir keyif yaptım.
sonra Mimar Sinan Üniversitesindeki 'iğne deliğinden dünya II' adlı fotoğraf sergisini gezdim. durum şudur eski makinaları tamir ederek objektifsiz ayarsız uzun süre pozlamayla yani fotoğrafın ilk kullanılış biçimiyle çekilen fotoğraflar sergileniyor. yani kadraj açı herşey fotoğrafçının düşüncesinde beliriyor ve deklanşöre basılıyor. üzerinde düşünülmesi gereken bir şey. viyadükler, kıyı, ark, şehir, makine gibi farklı temalar işlenmişti. değişik bir bakış açısıydı tebrikler.
Biraz daha yürüdüm Nusretiye Camii'nin arkasında İstanbul Modern'in yanındaki Body Worlds sergisine girdim. şimdiden uyarayım girişler tuzlu sergi biraz ürkütücü. cenin halinizden son anınıza kadar başınıza gelebilecek hastalıklardan alışkanlıklarınıza kadar pek çok şeyle karşılaşacaksınız. dikkat çekici birşey görecekleriniz gerçek insan bedenleri maket değil. ölürken bedenlerini bu iş için bağış yapanlara ait. kemik içlerinden kasların görüntüsüne beyininizden dalağınıza kadar içiniz dışınıza çıkarılmış durumda. bir videoyla nasıl yapıldığınıda gösteriyorlar ayrıntılarıyla. bir at ve bir zürafa da var insanların yanında. bir daha göremezsiniz biyoloji derslerine hiç benzemiyor bence bir uğrayın. Gerçek bir Monet ve Degas tablosu gördüm çok güzellerdi.
İstanbul Modern'de herşey güzel ama en çok ilgimi çeken kütüphane bölümüydü evimin bir kısmını böyle dekore edebilirim açıkcası. Kitap yazmayı hayal eden biri için ne çok okumadığım kitap var ya da bunca kitap yazılmış hangileri gerçekten okundu acaba sorularına yönlendirdi beni. Her tarzdan resimler var müzede, Kübizm Expersyonizm... Video ile yapılan sanatlardan kumaşla yapılanlara kadar. Tabi cafesinde yemek yemesi baya bir tuzlu fakat manzara şahane heleki gün batımında. Nusretiye Camiisinin arkasında kendilerine ara bir sokak açan üç kafe saat kulesini İstanbul Modernin bahçesine itmiş ne kadar iğrenç bir görüntü anlatamam. yan tarafta lastikçi falan var zaten durum içler acısı. Bana kalsa hepsini kov oradan ama hiçbirşey öyle yürümüyor işte. bu şehirde herşey dipdibe iç içe karmaşık ve kalabalık içinde.
Geldik Beşiktaş çarşıya tabi en sonunda Gümrükçü Muammer amca yarım saat ordan buradan anlattı. Birçok dua etti bana. Torununun adı da İrem'miş. Dubai'de 6-7 yaşlarında hem İnglizce hem Arapça öğreniyormuş. 'Yalnızlık zor.' diyok iki sene evvel vefat etmiş eşi. 'Rabbim senin karşına hayırlı insanları çıkarsın' dedi. 'Aile olmak zor anlarsın daha.' Okuyorum dedim '40 sene önce Fransızca öğrendim ben lisede sınıf mümessiliydim.' dedi akıcı fransızcasını konuşturdu biraz ilk dersimiz falan dedi. 'Benim hanım hem avukat hem öğretmendi. Okumak önemli.' Okul bitince ne yapmak istediğimi sordu 'Ayağını sağlam bir yere bas.' dedi. 'Allah gönlündekinin hayırlısını versin.' 'Ben eski beşiktaşlıyım Süleyman Saba zamanında yöneticilik yaptım. Kahveleri hiç sevmem tanırlar buralarda beni böyle oturur yoldan geçenlerle, eşle dostla muhabbet ederim. Buralardaysan görürsün beni. Hadi git artık yolundan alı koymayayım seni. Bu kadar duayı camide bulamazsın uçuracaksın beni.' Kafamdaki onca karmaşanın arasından sıyrılıp gülümsetti. Teşekkür ederim.
önce Molla Çelebi Camiinde öğle namazımı kıldım malum Mimar Sinan'ın eserlerinden biridir kendisi.
önce öğle saatlerinde kabataş sahilinde kasım ayının sıcak güneşi altında bir keyif yaptım.
sonra Mimar Sinan Üniversitesindeki 'iğne deliğinden dünya II' adlı fotoğraf sergisini gezdim. durum şudur eski makinaları tamir ederek objektifsiz ayarsız uzun süre pozlamayla yani fotoğrafın ilk kullanılış biçimiyle çekilen fotoğraflar sergileniyor. yani kadraj açı herşey fotoğrafçının düşüncesinde beliriyor ve deklanşöre basılıyor. üzerinde düşünülmesi gereken bir şey. viyadükler, kıyı, ark, şehir, makine gibi farklı temalar işlenmişti. değişik bir bakış açısıydı tebrikler.
Biraz daha yürüdüm Nusretiye Camii'nin arkasında İstanbul Modern'in yanındaki Body Worlds sergisine girdim. şimdiden uyarayım girişler tuzlu sergi biraz ürkütücü. cenin halinizden son anınıza kadar başınıza gelebilecek hastalıklardan alışkanlıklarınıza kadar pek çok şeyle karşılaşacaksınız. dikkat çekici birşey görecekleriniz gerçek insan bedenleri maket değil. ölürken bedenlerini bu iş için bağış yapanlara ait. kemik içlerinden kasların görüntüsüne beyininizden dalağınıza kadar içiniz dışınıza çıkarılmış durumda. bir videoyla nasıl yapıldığınıda gösteriyorlar ayrıntılarıyla. bir at ve bir zürafa da var insanların yanında. bir daha göremezsiniz biyoloji derslerine hiç benzemiyor bence bir uğrayın. Gerçek bir Monet ve Degas tablosu gördüm çok güzellerdi.
İstanbul Modern'de herşey güzel ama en çok ilgimi çeken kütüphane bölümüydü evimin bir kısmını böyle dekore edebilirim açıkcası. Kitap yazmayı hayal eden biri için ne çok okumadığım kitap var ya da bunca kitap yazılmış hangileri gerçekten okundu acaba sorularına yönlendirdi beni. Her tarzdan resimler var müzede, Kübizm Expersyonizm... Video ile yapılan sanatlardan kumaşla yapılanlara kadar. Tabi cafesinde yemek yemesi baya bir tuzlu fakat manzara şahane heleki gün batımında. Nusretiye Camiisinin arkasında kendilerine ara bir sokak açan üç kafe saat kulesini İstanbul Modernin bahçesine itmiş ne kadar iğrenç bir görüntü anlatamam. yan tarafta lastikçi falan var zaten durum içler acısı. Bana kalsa hepsini kov oradan ama hiçbirşey öyle yürümüyor işte. bu şehirde herşey dipdibe iç içe karmaşık ve kalabalık içinde.
Geldik Beşiktaş çarşıya tabi en sonunda Gümrükçü Muammer amca yarım saat ordan buradan anlattı. Birçok dua etti bana. Torununun adı da İrem'miş. Dubai'de 6-7 yaşlarında hem İnglizce hem Arapça öğreniyormuş. 'Yalnızlık zor.' diyok iki sene evvel vefat etmiş eşi. 'Rabbim senin karşına hayırlı insanları çıkarsın' dedi. 'Aile olmak zor anlarsın daha.' Okuyorum dedim '40 sene önce Fransızca öğrendim ben lisede sınıf mümessiliydim.' dedi akıcı fransızcasını konuşturdu biraz ilk dersimiz falan dedi. 'Benim hanım hem avukat hem öğretmendi. Okumak önemli.' Okul bitince ne yapmak istediğimi sordu 'Ayağını sağlam bir yere bas.' dedi. 'Allah gönlündekinin hayırlısını versin.' 'Ben eski beşiktaşlıyım Süleyman Saba zamanında yöneticilik yaptım. Kahveleri hiç sevmem tanırlar buralarda beni böyle oturur yoldan geçenlerle, eşle dostla muhabbet ederim. Buralardaysan görürsün beni. Hadi git artık yolundan alı koymayayım seni. Bu kadar duayı camide bulamazsın uçuracaksın beni.' Kafamdaki onca karmaşanın arasından sıyrılıp gülümsetti. Teşekkür ederim.
Etiketler:
body world,
camii,
fotoğraf,
istanbul modern,
kendimce,
seyir
1.11.10
bu bir pazartesi yazısı...
Bu bir pazartesi yazısı...
Sendromlardan kurtulmaya karar veren birinin hikayesi...
Üç beş gün tüm hüznünü boşaltan gökte açan parlak güneşle gülümseyen bir kızın hikayesi.
Sürekli 'ne işim var benim burada?' diye diye kendini soğuttu hayattan. Biten tüm ümitlerinin yerini doldurmak için çabalarken yıllarca hiç etrafına bakmadan yaşadı. Şimdi evden uzakta bir ayını geçirdi. Git-gelleri oluyor denizler gibi ama artık şikayetçi değil çünkü denize uzak değil. Karada cılız bir su birikintisi gibi hissediyordu kendini. 'Herkes gitti ben burada kaldım' diye hayıflanıyordu sürekli. Daha iyi anlıyor göğsünün sıkışmalarını şimdi şimdi. Derin derin içine çektiği nefesleri yeni yeni dolduruyor göğüs kafesini. Herşeyi yamalı herşeyi eksik yine yavaş yavaş tamamlayacak herşeyini. Artık bıraktı yerini doldurmayı eski ümitlerinin yeni ümitler yetiştiriyor mavi mavi. Saksı çiçeği aldı evden uzaktaki ilk gününde suyunu eksik etmiyor güneşini de.
Pazartesileri diyete başlama günüdür salı bırakma, pazartesiler kasvet doludur, artık değil. Dışarıda güneş parlıyor kasımın ilk günü, sarı sarı yapraklar var yerlerde. Yıllarca hapsolduğunu hissederek yaşadı şehrinde şimdi bu şehir onu çağırıyor kendi dilinde. Çamlıca'dan bakınca ikindi ezanı vaktinde ne kadar masum bu şehir ne kadar sakin uyumlu ve narin belki de içindeki karmaşayı gizlercesine çekmiş mavileri yeşilleri üstüne. 'Bana benziyor İstanbul' demeye başlıyorum gitgide. Baş ağrılarım geçmiyor hala çatışıyor içimdeki duygular, kararlar. Hani cesaretim nerde? Herşeyi yapabilir gibi hissetsem de içimdeki ağırlığı sürüklüyorum hala her gittiğim yere. Denize dökmek için geldim tüm biriktirdiklerimi oysa ben. Ona zarar vermek için değil onunla çoğalmak için geldim ben. Görmeden sahip olmadan özlediğim denize kavuşmak için geldim ben.
bu bir pazartesi yazısı...
tüm sendromlardan kurtularak gönlünü açan güneşle ısıtarak gülümsemenin başlangıcı. sweet november'ı hatırlayıp hüzünlü gülümsemelerin etrafını sardıkça arınıp güzelliklere inanmanın başlangıcı.
Çatışan herşeye inat yeniden başlangıcın yorgun savaşçılarına armağanı ;)
Sendromlardan kurtulmaya karar veren birinin hikayesi...
Üç beş gün tüm hüznünü boşaltan gökte açan parlak güneşle gülümseyen bir kızın hikayesi.
Sürekli 'ne işim var benim burada?' diye diye kendini soğuttu hayattan. Biten tüm ümitlerinin yerini doldurmak için çabalarken yıllarca hiç etrafına bakmadan yaşadı. Şimdi evden uzakta bir ayını geçirdi. Git-gelleri oluyor denizler gibi ama artık şikayetçi değil çünkü denize uzak değil. Karada cılız bir su birikintisi gibi hissediyordu kendini. 'Herkes gitti ben burada kaldım' diye hayıflanıyordu sürekli. Daha iyi anlıyor göğsünün sıkışmalarını şimdi şimdi. Derin derin içine çektiği nefesleri yeni yeni dolduruyor göğüs kafesini. Herşeyi yamalı herşeyi eksik yine yavaş yavaş tamamlayacak herşeyini. Artık bıraktı yerini doldurmayı eski ümitlerinin yeni ümitler yetiştiriyor mavi mavi. Saksı çiçeği aldı evden uzaktaki ilk gününde suyunu eksik etmiyor güneşini de.
Pazartesileri diyete başlama günüdür salı bırakma, pazartesiler kasvet doludur, artık değil. Dışarıda güneş parlıyor kasımın ilk günü, sarı sarı yapraklar var yerlerde. Yıllarca hapsolduğunu hissederek yaşadı şehrinde şimdi bu şehir onu çağırıyor kendi dilinde. Çamlıca'dan bakınca ikindi ezanı vaktinde ne kadar masum bu şehir ne kadar sakin uyumlu ve narin belki de içindeki karmaşayı gizlercesine çekmiş mavileri yeşilleri üstüne. 'Bana benziyor İstanbul' demeye başlıyorum gitgide. Baş ağrılarım geçmiyor hala çatışıyor içimdeki duygular, kararlar. Hani cesaretim nerde? Herşeyi yapabilir gibi hissetsem de içimdeki ağırlığı sürüklüyorum hala her gittiğim yere. Denize dökmek için geldim tüm biriktirdiklerimi oysa ben. Ona zarar vermek için değil onunla çoğalmak için geldim ben. Görmeden sahip olmadan özlediğim denize kavuşmak için geldim ben.
bu bir pazartesi yazısı...
tüm sendromlardan kurtularak gönlünü açan güneşle ısıtarak gülümsemenin başlangıcı. sweet november'ı hatırlayıp hüzünlü gülümsemelerin etrafını sardıkça arınıp güzelliklere inanmanın başlangıcı.
Çatışan herşeye inat yeniden başlangıcın yorgun savaşçılarına armağanı ;)
29.10.10
bugün 23.01.10
hep bigün derim...
birgün şehirler arası yolda
deniz kokusu burnumda
birgün bir gülümseme suratımda
kalbim güm güm attığında
bu ufacık damla gözüme hasret kaldığında
birgün saat "bugün"ü vurduğunda
birgün...
birgün şehirler arası yolda
deniz kokusu burnumda
birgün bir gülümseme suratımda
kalbim güm güm attığında
bu ufacık damla gözüme hasret kaldığında
birgün saat "bugün"ü vurduğunda
birgün...
28.10.10
acaba
Saatler süren baş ağrılarından kurtulamıyor günlerdir. Işıkları söndürüyor, ses çıkarmıyorum. Uzanıyor şöyle dinlenmek için tam dalacakken senli bir rüyaya sıçrıyor sırtında korkunç bir sızıyla. Kalbi unutmaya çalışsa da bedeni unutmuyor bıraktığın izleri. Gözleri yanıyor her açtığında ağlamaktan kızarmış, şiş, daha kırkına gelmeden altlarında oluşan mor halkalarıyla. Senli hayallerinden hala vazgeçmiş değil, döneceğini ümid ediyor belki kim bilir?
"Unut onu!" diyemiyorum bile, dilim varmıyor benim bile gözümün önünden gitmiyor. Onu anlayamasam bile ben ne çektiğimi biliyorum. Tüm kemiklerimi kırmışlar gibi ağrıyor bedenim, her adım attığımda sanki sana çıkıyor tüm dönemeçlerim. Elinde pasta tabağı çıkacaksın sanki karşıma "Bir tadına baksana!" diyeceksin. Yatarken soluma dönemiyorum, eskiden resminin durduğu şifonyerde şimdi kasvetli bir saat var. Tıklıyor süreklisensiz geçen dakikaları kakar gibi başıma. Dalyan gibi oğlumun yanında sırma saçlı kızım diye severdim ya seni, nasıl kabullenirim çekip gidişini. Gitmekle herşey düzeldi mi? Gitmesen düzelir miydi ki?
Oğlum gözlerini kapıyor sürekli derin düşüncelere dalıyor sanıyorum ama hep aynı yerde takılıyor. Bazen adını sayıklıyor, rüyasında bile sinirlenip çırpınmaya başlıyor. Sırt üstü yatamıyor acısı batıyor canına düşünemiyor seni tek başına. Burada soğudu havalar, bir kazak giydiremiyorum sırtına seni düşünüyor "Ya O da üşüyorsa!" Beni üzmemek için oturuyor masaya gözleri hep senin tabağında. Benimse düğüm düğüm lokmalar bağazımda, sana biriktiriyorum sanki her lokmamı. Her sözümü sakınıyorum, sen gelince anlatıcam diye toparlıyorum tüm laflarımı. Odana giriyorum ara sıra acımı yokluyorum duruyor mu diye yerinde hala. "Affet!" diye gelirsen kapıma ne yaparım diye düşünüyorum.
Hayata devam etmek ne kadar zor senden kopanlar ardından. Eminim çok düşünmüşsündür bunu, hatta uzaklardan izliyor bile olabilirsin bizi. Ya da ben öyle olmasını ümid ediyorumdur belki. Uzun zaman geçti gidişinin üstünden dünya dönüyormuş sen dönmeden. Aldım karşıma oğlumu "Unut!" dedim bu sefer.
"Nasıl?" dedi. "Öyle bir yere gitmem lazım ki orada güneş olmasın. Öyle bir yer olmalı ki adında Onun harfleri geçmesin. Öyle bir yer ki hiç keman sesi duyulmasın ya da kimse dans etmesin. Kimsenin Onu hatırlatmayacağı bir yeri nasıl bulabilirim ki? Onun gidişinin ardından gitmek Onu aramaktan farksız. Burada yaşamak Onu beklemekden ibaret. Lalelerin bitmediği bir ülkeye gitmem lazım kokusunu hatırlamamam için. Saçlarını unutmak için kutuplardaki gibi hep gece olmalı. Sesini unutmak için hiç bir kız çocuğunun konuşmaması gerek mesela.Gözlerini unutmak için toprağı hiç görmemem gerek. Nasıl unutayım anne? Sana beni unutmanı söyleseler unutabilir misin? Hiç oyuncak bir ayının olmadığı bir kasaba biliyor musun? Balonların uçmadığı, hiç kaydırağın olmadığı bir yer düşün. Gelişi bile Onun gidişini unutturamaz anne, gelişi bile."
Büyük acıların size geleceğini garip bir şekilde hissedersiniz. O da hissetmişti, o gece seninle uyumak istemişti. "Koca kız oldum baba!" diyerek istememiştin. Tüm duvarlarda resmin var artık, çok ünlüsün buralarda ünlü olmak için çıkıp gittiğin bu kasabada. Herkes seni arıyor sense hala hangi hayalinin peşindesin acaba?
"Unut onu!" diyemiyorum bile, dilim varmıyor benim bile gözümün önünden gitmiyor. Onu anlayamasam bile ben ne çektiğimi biliyorum. Tüm kemiklerimi kırmışlar gibi ağrıyor bedenim, her adım attığımda sanki sana çıkıyor tüm dönemeçlerim. Elinde pasta tabağı çıkacaksın sanki karşıma "Bir tadına baksana!" diyeceksin. Yatarken soluma dönemiyorum, eskiden resminin durduğu şifonyerde şimdi kasvetli bir saat var. Tıklıyor süreklisensiz geçen dakikaları kakar gibi başıma. Dalyan gibi oğlumun yanında sırma saçlı kızım diye severdim ya seni, nasıl kabullenirim çekip gidişini. Gitmekle herşey düzeldi mi? Gitmesen düzelir miydi ki?
Oğlum gözlerini kapıyor sürekli derin düşüncelere dalıyor sanıyorum ama hep aynı yerde takılıyor. Bazen adını sayıklıyor, rüyasında bile sinirlenip çırpınmaya başlıyor. Sırt üstü yatamıyor acısı batıyor canına düşünemiyor seni tek başına. Burada soğudu havalar, bir kazak giydiremiyorum sırtına seni düşünüyor "Ya O da üşüyorsa!" Beni üzmemek için oturuyor masaya gözleri hep senin tabağında. Benimse düğüm düğüm lokmalar bağazımda, sana biriktiriyorum sanki her lokmamı. Her sözümü sakınıyorum, sen gelince anlatıcam diye toparlıyorum tüm laflarımı. Odana giriyorum ara sıra acımı yokluyorum duruyor mu diye yerinde hala. "Affet!" diye gelirsen kapıma ne yaparım diye düşünüyorum.
Hayata devam etmek ne kadar zor senden kopanlar ardından. Eminim çok düşünmüşsündür bunu, hatta uzaklardan izliyor bile olabilirsin bizi. Ya da ben öyle olmasını ümid ediyorumdur belki. Uzun zaman geçti gidişinin üstünden dünya dönüyormuş sen dönmeden. Aldım karşıma oğlumu "Unut!" dedim bu sefer.
"Nasıl?" dedi. "Öyle bir yere gitmem lazım ki orada güneş olmasın. Öyle bir yer olmalı ki adında Onun harfleri geçmesin. Öyle bir yer ki hiç keman sesi duyulmasın ya da kimse dans etmesin. Kimsenin Onu hatırlatmayacağı bir yeri nasıl bulabilirim ki? Onun gidişinin ardından gitmek Onu aramaktan farksız. Burada yaşamak Onu beklemekden ibaret. Lalelerin bitmediği bir ülkeye gitmem lazım kokusunu hatırlamamam için. Saçlarını unutmak için kutuplardaki gibi hep gece olmalı. Sesini unutmak için hiç bir kız çocuğunun konuşmaması gerek mesela.Gözlerini unutmak için toprağı hiç görmemem gerek. Nasıl unutayım anne? Sana beni unutmanı söyleseler unutabilir misin? Hiç oyuncak bir ayının olmadığı bir kasaba biliyor musun? Balonların uçmadığı, hiç kaydırağın olmadığı bir yer düşün. Gelişi bile Onun gidişini unutturamaz anne, gelişi bile."
Büyük acıların size geleceğini garip bir şekilde hissedersiniz. O da hissetmişti, o gece seninle uyumak istemişti. "Koca kız oldum baba!" diyerek istememiştin. Tüm duvarlarda resmin var artık, çok ünlüsün buralarda ünlü olmak için çıkıp gittiğin bu kasabada. Herkes seni arıyor sense hala hangi hayalinin peşindesin acaba?
27.10.10
Osman'ın dış sesine eklemeler
İzlediği, gördüğü her şeyde hayatından izler bulmaya eğilimli ,aslında ruhen ve bedenen sağlıklı olduğu gözlenen, karmaşık ilişki ağları içerisinde hiçbir ağa ait olmayan ufak bir çocuktum. Tüm bildiklerim ve dile getirdiklerimle etrafımdakilerden çok zeki olarak itibar görüyordum. Hayatımızın hengamesi arasında kayırılan, sakınılan ama aslında herşeyin acımasızca farkında olan tek kişiydim. Annemin izlerken ağladığı siyah beyaz filmlerdeki komedya kısmı bizim filmimizde es geçilmiş ve geçmişime dair hatırlamadığım bir sürü anının güzelliği beni düşüncelere sevk etmişti. Ablamın kucağı annem kadar sıcak olmasa da iki arasındaki merhamet farkını bir tek ben anlıyabilirdim herhalde. Hayata kızgın ve sert bir duruşu olan ablamla kabullenmişlik ve özveriyle geçen hergünü güzelleştirmeye çalışan annem ne kadar benzeşseler de ikisininde yeri ayrıydı bende. Babam! Rüyalarımın kahramanı, nadir seven ama verdiği sevgiden çok fazlasını alan biriydi. Başımıza herşey onun yüzünden gelse bile sevgi denilen şey aslında o bitmişlikte hala yeşil kalan yapraklardı. Annemin Ona bağlılığı ve babamın yaptığı, savunduğu hataları. Tüm hakaretleri, dayakları, aşağılamalarından arta kalan yarım yamalak bir kahraman hala babam. Abimin dik duruşunda, her an kol kanat gerici ifadesinde hatta sesinin tonunda bile babam var artık. Kafasından geçirdiği her güzel anıya ihanet eden babam. Evin erkeği olmakla birlikte kendisi de korunmaya muhtaçtı hatta belki benden daha muhtaç. Çünkü babamı örnek alan Oydu benim için bir karikatür olarak kalan babam Onun gerçeğiydi. Babamın değersizliği Onun canını en çok yakan şeydi. Ben insanların gözüne bakarken anladım bunlarım hepsini. Tüm edilen kavgaların nedenini, etkilerini, çaresizliğini. İnsanların içine dokunan tüm film karelerinden geçerken hafızam kilitlenmiş gibiydi. Daha fazla dram alamazdı bu filmin senaryosu ama komedyalar bizim filmimize uğramamıştı ki...
26.10.10
irem'in seyir defterine devam
sevgili izlemeyicilerim-dear my nonwatchers
adım İSTANBUL GEZENGİSİ'ne çıktı... hiçde rahatsız değilim yeni bir lakabım oldu. hayattaki son bir aydaki duruşumu destekleyenler ve evime gidip gelişlerimde yaşadığım hisler doğru bir iş yaptığımı söylüyor. yıllarca "buna ihtiyacım var!" derken ne kadar haklı olduğumu ortaya çıkarıyor. Elhamdülillahi ala külli hal -Rabbime her halim için şükrediyorum.
vol.4
burdan duyurmak istiyorum http://www.iett.gov.tr/ müthiş bir site. bir diğeri de http://www.istanbul-ulasim.com.tr/. başvuru yapmıştım internet usulü aranınca bir görüneyim dedim. yerleri mecidiyeköyde hemen google haritaya başvurdum tabi uzak bile değilmiş ben güvenemeyip 2 saat önce çıkmıştım halbuki. Profilo alışveriş merkezini gezdim biraz. günlerden cuma e akşama ders yok İrem haftasonu ilk defa İstanbul'da. napsam ne etsem tuttum beşiktaşın yolunu otobüs güzergahı zaten bir İstanbul turu gibiydi hiç sıkılmadım açıkcası gezmeme gerek kalmadı. indim sahilimde uzun süredir hergün önünden geçtiğim, içine girmeye can attığım Deniz Müzesine kırdım dümeni saatlerimi geçirdim mükemmel bir yer ilaç babında gidilmeli arasıra... şimdi restorasyonla geçişletiyorlar ne güzel olacak Allah bilir girişide öğrenciye 1 TL inanmazsın yani...
Sinan Paşa camii olmasaydı ne yapardım diye düşünüyorum. Allah razı olsun ne diyeyim derse girmeden akşam namazlarımı yetiştiriyorum, gezme dönüşlerinde namazlarımı geçirmiyorum ohh valla...
Milli Saraylar sergi salonunda karma sergi vardı ee hazır boş zaman var bir uğrayayım dedim. şu ana kadar görmediğim tezhip çalışmaları vardı (kaç tane gördüysem ;) çok güzeldi. bir uğrayın derim açıkcası.
beşiktaş çarşıda gezmek benim için artık günlük vazifelerden biri gibi illa uğruyorum yani ;)
vol.5
iki ankaralı yanyana gelipte İstanbulu turlarsa ne olur? ben kestirmeden söyleyeyim size kaybolurlar :) Merve'yi 2 senedir burada diye rehber aldım yanıma kendimizi esenlerde bulduk muavinin bizi aksarayda indirmeyi unutmasıyla. esenlerde metro durağı arıyorsanız sakın etrafınıza bakınmayın direk bir dolmuşa atlayın ben yürümeyi düşünüyordum şükür merve beni engelledi yoksa sabaha gidemezdik Forumİstanbul'a aksarayda aktarma yaparken ki şaşkın halimizle dünyanın öbür ucundan gelen turistlerinden daha turist ve daha komiktik. Sonunda eriştik yani. Turkuazoo açıldığından beri gelmeyi beklediğim bir yerdi döndük dolaştık fotoğraf çektik güldük eğlendik baktıkki bitti. hadi baştan. akvaryum içinde döndük durduk. Vatozlara hayranım... köpek balıkları da mükemmeldi... ahtapot ne kadarnaif bir yaratık...
ee bir daha bu macerayı göze alacağımızdan e olmayarak oraya kadar gitmişken buz müzesine de girdik... dışarıda havanın boğuclupğdan bahsederken orada dop kalacktı... çok eğlenceli bir gündü... dönüşümüde ayırı bir ilginçti... bilmediğimiz bir duraktan bilmediğimiz bir otobüse binip beşiktaşa geldik :D
yani istanbulda iki ankaralı bol maceralı bol kahalı yorgun ve güzel bir gün geçirdik.
vol.6
ayın 17si pazar haftasonunu istanbulda geçirme nedenim Avrasya maratonu...
Barbaros bulvarından geçen binlerce insan... mükemmeldi... her tipten her ırktan insan vardı... bir fotoğrafçı için mükemmel bir malzemeydi... gezmekten daha incelemeye pek fırsat bulamadım ama umarım değerlendirebilmişimdir. hava güneşliydi hırkalar elimizde kaldı. 80lik dedelerden 80 günlük bebeklere kadar herkes oradaydı. onlarla beraber indim bulvardan yokuş aşşağıya inönüye kadar gitmedim köşede izlemesi daha zevkli geldi bana. Elvis bile vardı koşanlar arasında! 2 ye kadar kapalıydı yollar bende bir boğaz turu yapayım dedim kuruldum motorun arkasına ohhh valla deniz çarptı gerçi biraz alışık olmayınca ama iyi geldi :D köprü altlarından geçerken dua ettim (gerçi onlar dilek tutuyorlar ama) adetmiş ya! Hindistanlı biri fotoğrafını çekmemi istedi sonrada muhabbete koyulduk. İstanbulda insanların ingilizce bilmediğinden yakındı iletişim kuramıyormuş. hindistandan tek başına gelmiş ayağında parmak arası terlik vardı. beşiktaşa kıvırınca burnunu vapur muhabbetimiz sona erdi. ayşenurcuğum http://diyetisyenaysenur.blogspot.com/ kadıköyde buluşalım dedi atladım vapura istikamet kadıköy :) Balon kafede yemek yedik sonra şöyle biraz gezindik çay içtik gün battıktan sonraa doğru beşiktaşa...
vol.7
http://www.turkiyedergifuari.com/ Türkiye'de ilkkez yaıldı açılışına gittim sultanahmet'e... malum istediğim bir dergide çalışmak zamanı gelince belkide editörlük ama daha hiç bir dergiye abone bile değilim bir yerlerden başlamak lazıım efendim... Müze kartımın süresi dolduğundan yenilettim ve Ayasofya'yı ziyaret ettim. İkindiyi Sultanahmet'te kıldım. sultanahmet köftesi yedim. Denizli'li Nasrettin Hocanın fotoğraflarını çektim. ara sokaklar mükemmel arabanın girmediği tramvaylı mekanlar karış karış gezmek istiyorum sirkeciden yolun sonuna kadar tekrar gelicem diye diye okulun yolunu tuttum.
vol.8
sabah 9da telefonum çaldı akşama biletim var eve gidicem hafta sonu için. Babam yoldaymış BoatShowa geliyorlarmış. ee dedim benim gibi deniz aşığı bu fuarı kaçırır mı? iett sağolsun kadıköyden sahil yolundan doğru Pendik MarinTürk'e http://www.marinturk.com.tr/ fiyatlar dudak uçuklatıcı hayaller havada uçuşuyor. Yüksel Aytuğ kıvrım kıvrım saçları omuzunda pempe kazağıyla geçit yanımdan :) saat 4 civarı İrem otobüse yetiştirmek için koşuşturuyor. Kadıköyden binenlerin hepsi formalı sürekli tezahüratlar var. Beşiktaş maçı var tabi akşama. çektim siyah beyazları bende bavulları yüklendim doğru derse... dersten çıktım çarşıda sessizlik yenilmişiz. servisi beklerken gelenler ilk otobüse bilet alıyorlar sadece maç için gelmişler belli ki.
hafta sonu çok güzeldi. cuma büyükbabamın mevlitini yaptık. cumartesi ödev için evdeydim. pazar annemin arkadaşları falan kalabalık. pazartesi de misafir vardı dersi ektim. kısmetim varmış. ş
imdi yabancısı olduğum bir şehir yavaş yavaş tanıdık gelmeye başlıyor.
içinde yaşayanları çoğu yabancı gerçi ona sadece gördüğünü biliyor.
ben bu şehre içimi boşaltmaya geldim.
sokaklarını adımlayıp sesimi duyurmaya geldim.
denizi görmeden yaşayamayacağımı söyler dururdum bunu kanıtlamaya geldim :)
adım İSTANBUL GEZENGİSİ'ne çıktı... hiçde rahatsız değilim yeni bir lakabım oldu. hayattaki son bir aydaki duruşumu destekleyenler ve evime gidip gelişlerimde yaşadığım hisler doğru bir iş yaptığımı söylüyor. yıllarca "buna ihtiyacım var!" derken ne kadar haklı olduğumu ortaya çıkarıyor. Elhamdülillahi ala külli hal -Rabbime her halim için şükrediyorum.
vol.4
burdan duyurmak istiyorum http://www.iett.gov.tr/ müthiş bir site. bir diğeri de http://www.istanbul-ulasim.com.tr/. başvuru yapmıştım internet usulü aranınca bir görüneyim dedim. yerleri mecidiyeköyde hemen google haritaya başvurdum tabi uzak bile değilmiş ben güvenemeyip 2 saat önce çıkmıştım halbuki. Profilo alışveriş merkezini gezdim biraz. günlerden cuma e akşama ders yok İrem haftasonu ilk defa İstanbul'da. napsam ne etsem tuttum beşiktaşın yolunu otobüs güzergahı zaten bir İstanbul turu gibiydi hiç sıkılmadım açıkcası gezmeme gerek kalmadı. indim sahilimde uzun süredir hergün önünden geçtiğim, içine girmeye can attığım Deniz Müzesine kırdım dümeni saatlerimi geçirdim mükemmel bir yer ilaç babında gidilmeli arasıra... şimdi restorasyonla geçişletiyorlar ne güzel olacak Allah bilir girişide öğrenciye 1 TL inanmazsın yani...
Sinan Paşa camii olmasaydı ne yapardım diye düşünüyorum. Allah razı olsun ne diyeyim derse girmeden akşam namazlarımı yetiştiriyorum, gezme dönüşlerinde namazlarımı geçirmiyorum ohh valla...
Milli Saraylar sergi salonunda karma sergi vardı ee hazır boş zaman var bir uğrayayım dedim. şu ana kadar görmediğim tezhip çalışmaları vardı (kaç tane gördüysem ;) çok güzeldi. bir uğrayın derim açıkcası.
beşiktaş çarşıda gezmek benim için artık günlük vazifelerden biri gibi illa uğruyorum yani ;)
vol.5
iki ankaralı yanyana gelipte İstanbulu turlarsa ne olur? ben kestirmeden söyleyeyim size kaybolurlar :) Merve'yi 2 senedir burada diye rehber aldım yanıma kendimizi esenlerde bulduk muavinin bizi aksarayda indirmeyi unutmasıyla. esenlerde metro durağı arıyorsanız sakın etrafınıza bakınmayın direk bir dolmuşa atlayın ben yürümeyi düşünüyordum şükür merve beni engelledi yoksa sabaha gidemezdik Forumİstanbul'a aksarayda aktarma yaparken ki şaşkın halimizle dünyanın öbür ucundan gelen turistlerinden daha turist ve daha komiktik. Sonunda eriştik yani. Turkuazoo açıldığından beri gelmeyi beklediğim bir yerdi döndük dolaştık fotoğraf çektik güldük eğlendik baktıkki bitti. hadi baştan. akvaryum içinde döndük durduk. Vatozlara hayranım... köpek balıkları da mükemmeldi... ahtapot ne kadarnaif bir yaratık...
ee bir daha bu macerayı göze alacağımızdan e olmayarak oraya kadar gitmişken buz müzesine de girdik... dışarıda havanın boğuclupğdan bahsederken orada dop kalacktı... çok eğlenceli bir gündü... dönüşümüde ayırı bir ilginçti... bilmediğimiz bir duraktan bilmediğimiz bir otobüse binip beşiktaşa geldik :D
yani istanbulda iki ankaralı bol maceralı bol kahalı yorgun ve güzel bir gün geçirdik.
vol.6
ayın 17si pazar haftasonunu istanbulda geçirme nedenim Avrasya maratonu...
Barbaros bulvarından geçen binlerce insan... mükemmeldi... her tipten her ırktan insan vardı... bir fotoğrafçı için mükemmel bir malzemeydi... gezmekten daha incelemeye pek fırsat bulamadım ama umarım değerlendirebilmişimdir. hava güneşliydi hırkalar elimizde kaldı. 80lik dedelerden 80 günlük bebeklere kadar herkes oradaydı. onlarla beraber indim bulvardan yokuş aşşağıya inönüye kadar gitmedim köşede izlemesi daha zevkli geldi bana. Elvis bile vardı koşanlar arasında! 2 ye kadar kapalıydı yollar bende bir boğaz turu yapayım dedim kuruldum motorun arkasına ohhh valla deniz çarptı gerçi biraz alışık olmayınca ama iyi geldi :D köprü altlarından geçerken dua ettim (gerçi onlar dilek tutuyorlar ama) adetmiş ya! Hindistanlı biri fotoğrafını çekmemi istedi sonrada muhabbete koyulduk. İstanbulda insanların ingilizce bilmediğinden yakındı iletişim kuramıyormuş. hindistandan tek başına gelmiş ayağında parmak arası terlik vardı. beşiktaşa kıvırınca burnunu vapur muhabbetimiz sona erdi. ayşenurcuğum http://diyetisyenaysenur.blogspot.com/ kadıköyde buluşalım dedi atladım vapura istikamet kadıköy :) Balon kafede yemek yedik sonra şöyle biraz gezindik çay içtik gün battıktan sonraa doğru beşiktaşa...
vol.7
http://www.turkiyedergifuari.com/ Türkiye'de ilkkez yaıldı açılışına gittim sultanahmet'e... malum istediğim bir dergide çalışmak zamanı gelince belkide editörlük ama daha hiç bir dergiye abone bile değilim bir yerlerden başlamak lazıım efendim... Müze kartımın süresi dolduğundan yenilettim ve Ayasofya'yı ziyaret ettim. İkindiyi Sultanahmet'te kıldım. sultanahmet köftesi yedim. Denizli'li Nasrettin Hocanın fotoğraflarını çektim. ara sokaklar mükemmel arabanın girmediği tramvaylı mekanlar karış karış gezmek istiyorum sirkeciden yolun sonuna kadar tekrar gelicem diye diye okulun yolunu tuttum.
vol.8
sabah 9da telefonum çaldı akşama biletim var eve gidicem hafta sonu için. Babam yoldaymış BoatShowa geliyorlarmış. ee dedim benim gibi deniz aşığı bu fuarı kaçırır mı? iett sağolsun kadıköyden sahil yolundan doğru Pendik MarinTürk'e http://www.marinturk.com.tr/ fiyatlar dudak uçuklatıcı hayaller havada uçuşuyor. Yüksel Aytuğ kıvrım kıvrım saçları omuzunda pempe kazağıyla geçit yanımdan :) saat 4 civarı İrem otobüse yetiştirmek için koşuşturuyor. Kadıköyden binenlerin hepsi formalı sürekli tezahüratlar var. Beşiktaş maçı var tabi akşama. çektim siyah beyazları bende bavulları yüklendim doğru derse... dersten çıktım çarşıda sessizlik yenilmişiz. servisi beklerken gelenler ilk otobüse bilet alıyorlar sadece maç için gelmişler belli ki.
hafta sonu çok güzeldi. cuma büyükbabamın mevlitini yaptık. cumartesi ödev için evdeydim. pazar annemin arkadaşları falan kalabalık. pazartesi de misafir vardı dersi ektim. kısmetim varmış. ş
imdi yabancısı olduğum bir şehir yavaş yavaş tanıdık gelmeye başlıyor.
içinde yaşayanları çoğu yabancı gerçi ona sadece gördüğünü biliyor.
ben bu şehre içimi boşaltmaya geldim.
sokaklarını adımlayıp sesimi duyurmaya geldim.
denizi görmeden yaşayamayacağımı söyler dururdum bunu kanıtlamaya geldim :)
Etiketler:
avrasya maratonu,
ayasofya,
ice,
kendimce,
pendik,
seyir,
sultanahmet,
turkuazoo
21.10.10
siyah duvar
hava beklediğinden sıcak, otobüsün ufacık camından sızan havayı derin derin içine çekiyor. eli kolu dolu belli ki bir yerde yetişecek birsürü işi var. tam da otobüse binilecek saat ha! tıklım tıklım akraba olduk resmen hanım ablayla. iner inmez ilk iş ceketi çıkarıyor elinde taşınacak bir yük daha. düşünceli halinden anlıyorsun omuzlarında taşıdığı yük bile kafasındaki sorular kadar ağır gelmiyor ona değil ki elindeki üç beş kitabı dert etsin kendine. otobüsten berbaer indiği çifti arıyor gözleri baya öndeler ondan yanındaydılar iki dakika önce oysaki. onların mı acelesi var yoksa ben mi yürümüyorum diye düşünüyor. tuğlalarla örülü uzun bir yol yürüdüğü, girintili çıkıntılı tuğlaları inceliyor yapacaklarını sıraya koyar gibi kafasını sallıyor arada bir ama aslında hiç birşey düşünmüyor. düşüncelerini bile kendine bağlayamıyor. önünden geçtiği dışındaki oymalara hayran olduğumuz içi boş köhne diye tabir ettiğimiz yapılara benzetiyor kendini. geçmişi iyon usulü sütünlarını oluşturuyor. oyma başlıklı kapıları var yüreğinin üzerinde milyonlarca kilit asılı olan. saat kuleleri var dönüm noktalarında durmuş ne kadar süslü olsa da onu korkutan. bahçe duvarları var yürüdüğü yolun sağ tarafındaki gibi boyu dağları aşan simsiyah taştan kalın duvarları var. duvarların ardındaki bahçeyi o bile göremiyor. sanki onları birbir sayar gibi itinayla tuğlaların üzerine basa basa ilerliyor. yanındaki çift öpüşe koklaşa yolun aydınlık kısmına geçtiler bile o hala köhne binaları düşünüyor. kendini birçok şeye benzetse de hiçliği kendini sürekli yenilemeye çalışmasıyla eş tuttuğundan ya da bunun işin iyi yanı olarak gördüğünden daha çok tercih ediyor. öz geçmişi kalabalık yükü ağır yüreği ağır hayatın eşiğinde duvarları kalın basamakları dik bir adam. yürüdüğü yolu sevmeye başlıyor. gerçi sevmenin ne demek olduğuna verdiği anlam onu yine rahatsız ediyor evirip çevirdiği her bir kelime her kullanışında çözdüğü bir bulmacayı baştan karıştırmak gibi geliyor ona. sonbaharın habercisi sarı yapraklar var tuğlaların üzerine çıkardıkları hışırtı hoşuna gidiyor. tüm bağlarını kopartmış rengini bile değiştirmiş sisteme uyumsağlasa bile hala kişiliğini koruyan bir yaprak işte o da bir hiç şuanda. siyah uzun geniş büyük duvarın üzerinde tek bir çizik yok sanki. tüm duvarlarda gördüğü afişler grafittiler neden bu duvarda yok bu bile onun bu farklılığı sevebilme ihtimalini güçlendiriyor. oymalı duvarları olan hayranlıkla seyrettiğimiz sonra terk ettiğimiz o büyük yapıların bu siyah duvardan farkı ne? onlara duyduğumuz sevgi olağansa duvarı sevmek neden bir sorun oluşturuyor ki düşününce? elindeki boşetlere uğraşıyor herhan tüm düşünceleri yere saçılacakmış gibi gittikçe yavaşlayan bir tempoyla yürüyor. yanından geçip gidenlerin hayata dair kazandıkları dakikaları hesaplarsa kendi kayıbı daha çok artıyor. ayağından geldiği ölçüde O dayürüyor işte onu fişekleyecek bir nedeni yok belki. hem açıklama yapmak zorunda mı herkese? durmak istese de duramıyor yol ilerledikçe o da ilerliyor gelişi güzel kararlar veriyor yolun bitiminde. siyah duvarın tuğladan kaldırımların etrafından kalkmasıyla ona hiçliğini hatırlatan sarı yapraklardan arındığında sistemin içinde sağdan ya da soldan gitmenin gideceğin yere varmak sonucuna ulaştığın takdirde bir önemi olmadığını düşünerek arıyor adımlarını. hatası işte burda zaten. sola dönüşün akışkan olduğu kavşakta yaya geçitinin önünden geçmeye çalışmak karşıya. şimdi tüm düşünceleri yere saşıldı işte. elinde tuttuğu ceketini biri kaptı kaçtı, trafik bir yandan felç bir yandan akmaya devam etti hayat gibi. elinde taşıdığı tüm kitaplara aldığı notların onun için anlamını yitirmesi onun sisteme yanlış hattan uyum sağlamaya çalışmasıyla aynı ana denk geldi. omuzundaki yükte kafasında tuttamadığı herşeyle beraber asvalta serildi. renklendirilmiş bir düşünce sergisi gibi hayretle izlerdiler etraftakiler duyulana kadar sirenler. hayatı çözmeye çalışırken sevgiyi anlamlandırmanın siyah bir duvarla eş tutulabileceğini düşünecek kadar karamsarlaşmıştı ama sevgiyi hala düşünebildiğine göre hala umut vardı...
19.10.10
Kaza ve Kader
eskiden hergün çıktığım yokuşlardan birinin başlangıcındayım
yer azcık kaygan çisildeyen yağmurun etkiyle
ayağım gaza yükleniyor yokuşun dikliğiyle orantılı
önümde gri bir araba direksyonu sola kırıyor yanmadan sinyal lambası
elim tüm gücüyle kornaya basıyor ayağım aynı oranda frene
kadın dönmüş bana bakıyor çekilsene yoldan be!
sağ farımla sol arka kapısını işaretliyorum gri arabanın
içimde ard arda gelen yanlışlıklarla büyüyen bir öfke
ne oldu bugün böyle!
*****
uyandım sabah mahmur bir pazar işte...
http://sularkralicesi.blogspot.com/2010/09/mahmur-bir-pazar.html
güzel ve uzun bir kahvaltı yaptım ailemle
yağmur serpiştiriyor dışarıda kuru memleketler için büyük nimet
ufacık bir ara bile iyi geliyor insana onca hengame arasında
uzaklaşmak en doğru açıyı seçtiriyor size
hayata bakarken eğilip bükülmüyorsun böylece
bir fotoğraf çerçevesine yıllar sonra baktığında
gerçekten mutlu olduğu görmek için yapay gülüşler yerine
*****
derin bir nefes çektim içime
"sinyal versene!" diye bağırıyorum "ben verdiğimi sanıyordum" diyor
ee hani nerde sarı ışık hani nerde ben mi görmedim acep
yanımızdan arabalar geçiyor başıma bir iki damla yağmur düşüyor
kadının yanındaki adam ellerini kavuşturmuş sanki film izliyor
tamam çok heyecana gerek yok ama bu sakinlik beni çıldırtıyor
derin bir nefes daha
ancak oksijen temizler beynimin kıvrımlarını ki düşünebileyim rahatça
*****
sanal alemin yapaylığında gezinirken ben
evde bir koşturmaca var öğleye doğru
telefon çalıyor babam giymiş koyu renkleri babannem vahlıyor
Rabbim yanına almış birisini ardında kalanların canı yanmış
bizimkiler ardından dua etmeye gidiyor
kardeşim hazırlanıyor öğrenci milletinin koşuşturmacası bitmiyor
ıslanmasın yavrucak durağa kadar bırakalım bari
sonra da alışveriş yapıcaz akşama ekmek kalmamış evde
ayakkabılarını giymiş bekliyorlar kapı önünde
arabanın anahtarı yokki hiçbir yerde
*****
bir zincir gibi örülüyor olaylar birkaç dakika içinde
düşünmeye başlıyorum bugündeki terslik ne?
çok bir hasar yok biraz göçük biraz mavi boya gri üzerine
"ben durursunuz sanmıştım" diyor kadın
"e ben frene bastım ama yokuş yukarı hızlanmıştım"
el freni geliyor aklıma neden çekmedim ki o anda?
adam hala süzüyor hasar tespit memuru gibi olayları
yorum yok mimik yok kadın şaşkınlıktan konuşamıyor bile
dedim ben bir yanlışlık var bugünde!
*****
bulamadık anahtarı bir türlü herhalde babam aldı yanlışlıkla
'garajdaki arabayla gidelim' dedim babama kızarak bir taraftan da
kardeşim dedi ki 'gerek yok abla' 'ne olcak ki' dedim 'döneriz 5 dakikaya'
bu arada biraz içerlemiştim babama aceleciliği var üstümde onunda
çıktık evden ufaklık dedi ki 'anayoldan git abla'
dedim ki ' bırakırım arkadan ben seni takılmayalım ışığa'
neyse bıraktık onu otobüs durağına
caddeden gitmeyeyim dedim döneyim şu yokuştan araya
*****
birkaç ay öncesine kadar hergün tırmandığım yokuşta
önümde bir araba sinyal vermeden kırdı direksyonu sola
tüm mahallede yankılandı benim kornanın sesi ama sonuç değişmedi
arabalar şahsen tanıştı biranda renklerinden hediye verdiler birer parça
biraz sinir biraz stres kafamda onca hesapla helalleştik sonunda
*****
devam ettik yola hesaplar dönüyor kafamda
kardeşim diyor ki 'belki nazardı şükür atlattık bu kadarla'
'belki sadaka vermeyi aksattık bu ara şükrünü edemedik hakkıyla eda'
baktım, baktım bu kadar açık bir silsile olabilir ancak karşımda
önce tüm hırsımı kendi kendime söylene söylene babamdan çıkardım
'beni sinirlendirmeseydi, araba arahtarlarını karıştırmasaydı' dedim
sonra 'niye ana yoldan gitmiyorsun derdin ne! ' diye kendime kızdım
bunların hepsi ufak tefek dönemeçlerdi geriye doğru baktığımda
günler önce bir muhabbette söylediğim bir cümle çaktı zihnimde
'ne zaman kaza yaptığımı gördün ki!' demiştim birine
dilinin kurbanı derler böylelerine
Allah müslümanın sözünü doğrular
Kader ne kadar genel yazıldıysa da kafana düşecek birşey varsa düşer
bunun kaya mı toz mu olacağını senin almelin belirler
Kaza kaderinin yolunda birkaç uyarıdır sana
Rabbim sevdiği kuluna böyle bulunur ikazda
umarım bizde dersimizi çıkarır sevdiği kullarından oluruz
apple sahibi Steve Jobs'un Standford mezuniyet konuşmasında söylediği gibi
'ancak geriye bakarak noktaları birleştirebilirsiniz, ileriye bakarak bu mümkün olmaz'
http://www.dailymotion.com/video/x9vsuu_steve-jobs-ac-kal-budala-kal_people
p.s. olaylar tümüyle benim başıma gelmiş olup gerçektir ve 10.10.10 gününde yaşanmıştır...
yer azcık kaygan çisildeyen yağmurun etkiyle
ayağım gaza yükleniyor yokuşun dikliğiyle orantılı
önümde gri bir araba direksyonu sola kırıyor yanmadan sinyal lambası
elim tüm gücüyle kornaya basıyor ayağım aynı oranda frene
kadın dönmüş bana bakıyor çekilsene yoldan be!
sağ farımla sol arka kapısını işaretliyorum gri arabanın
içimde ard arda gelen yanlışlıklarla büyüyen bir öfke
ne oldu bugün böyle!
*****
uyandım sabah mahmur bir pazar işte...
http://sularkralicesi.blogspot.com/2010/09/mahmur-bir-pazar.html
güzel ve uzun bir kahvaltı yaptım ailemle
yağmur serpiştiriyor dışarıda kuru memleketler için büyük nimet
ufacık bir ara bile iyi geliyor insana onca hengame arasında
uzaklaşmak en doğru açıyı seçtiriyor size
hayata bakarken eğilip bükülmüyorsun böylece
bir fotoğraf çerçevesine yıllar sonra baktığında
gerçekten mutlu olduğu görmek için yapay gülüşler yerine
*****
derin bir nefes çektim içime
"sinyal versene!" diye bağırıyorum "ben verdiğimi sanıyordum" diyor
ee hani nerde sarı ışık hani nerde ben mi görmedim acep
yanımızdan arabalar geçiyor başıma bir iki damla yağmur düşüyor
kadının yanındaki adam ellerini kavuşturmuş sanki film izliyor
tamam çok heyecana gerek yok ama bu sakinlik beni çıldırtıyor
derin bir nefes daha
ancak oksijen temizler beynimin kıvrımlarını ki düşünebileyim rahatça
*****
sanal alemin yapaylığında gezinirken ben
evde bir koşturmaca var öğleye doğru
telefon çalıyor babam giymiş koyu renkleri babannem vahlıyor
Rabbim yanına almış birisini ardında kalanların canı yanmış
bizimkiler ardından dua etmeye gidiyor
kardeşim hazırlanıyor öğrenci milletinin koşuşturmacası bitmiyor
ıslanmasın yavrucak durağa kadar bırakalım bari
sonra da alışveriş yapıcaz akşama ekmek kalmamış evde
ayakkabılarını giymiş bekliyorlar kapı önünde
arabanın anahtarı yokki hiçbir yerde
*****
bir zincir gibi örülüyor olaylar birkaç dakika içinde
düşünmeye başlıyorum bugündeki terslik ne?
çok bir hasar yok biraz göçük biraz mavi boya gri üzerine
"ben durursunuz sanmıştım" diyor kadın
"e ben frene bastım ama yokuş yukarı hızlanmıştım"
el freni geliyor aklıma neden çekmedim ki o anda?
adam hala süzüyor hasar tespit memuru gibi olayları
yorum yok mimik yok kadın şaşkınlıktan konuşamıyor bile
dedim ben bir yanlışlık var bugünde!
*****
bulamadık anahtarı bir türlü herhalde babam aldı yanlışlıkla
'garajdaki arabayla gidelim' dedim babama kızarak bir taraftan da
kardeşim dedi ki 'gerek yok abla' 'ne olcak ki' dedim 'döneriz 5 dakikaya'
bu arada biraz içerlemiştim babama aceleciliği var üstümde onunda
çıktık evden ufaklık dedi ki 'anayoldan git abla'
dedim ki ' bırakırım arkadan ben seni takılmayalım ışığa'
neyse bıraktık onu otobüs durağına
caddeden gitmeyeyim dedim döneyim şu yokuştan araya
*****
birkaç ay öncesine kadar hergün tırmandığım yokuşta
önümde bir araba sinyal vermeden kırdı direksyonu sola
tüm mahallede yankılandı benim kornanın sesi ama sonuç değişmedi
arabalar şahsen tanıştı biranda renklerinden hediye verdiler birer parça
biraz sinir biraz stres kafamda onca hesapla helalleştik sonunda
*****
devam ettik yola hesaplar dönüyor kafamda
kardeşim diyor ki 'belki nazardı şükür atlattık bu kadarla'
'belki sadaka vermeyi aksattık bu ara şükrünü edemedik hakkıyla eda'
baktım, baktım bu kadar açık bir silsile olabilir ancak karşımda
önce tüm hırsımı kendi kendime söylene söylene babamdan çıkardım
'beni sinirlendirmeseydi, araba arahtarlarını karıştırmasaydı' dedim
sonra 'niye ana yoldan gitmiyorsun derdin ne! ' diye kendime kızdım
bunların hepsi ufak tefek dönemeçlerdi geriye doğru baktığımda
günler önce bir muhabbette söylediğim bir cümle çaktı zihnimde
'ne zaman kaza yaptığımı gördün ki!' demiştim birine
dilinin kurbanı derler böylelerine
Allah müslümanın sözünü doğrular
Kader ne kadar genel yazıldıysa da kafana düşecek birşey varsa düşer
bunun kaya mı toz mu olacağını senin almelin belirler
Kaza kaderinin yolunda birkaç uyarıdır sana
Rabbim sevdiği kuluna böyle bulunur ikazda
umarım bizde dersimizi çıkarır sevdiği kullarından oluruz
apple sahibi Steve Jobs'un Standford mezuniyet konuşmasında söylediği gibi
'ancak geriye bakarak noktaları birleştirebilirsiniz, ileriye bakarak bu mümkün olmaz'
http://www.dailymotion.com/video/x9vsuu_steve-jobs-ac-kal-budala-kal_people
p.s. olaylar tümüyle benim başıma gelmiş olup gerçektir ve 10.10.10 gününde yaşanmıştır...
14.10.10
irem'in seyir defteri
giriş
kırışmış kıyafetlerin tıkılı bavula, bilet elinde, birşey unuttum mu telaşı var içinde...
şehirden çıkana kadar hala evinde hissedersin sanki bu yol bitince aynı yerde ineceksin...
ufak tefek şeylerle oyalanır bir çay içer bulmaca çözersin bir film izler müzik dinlersin...
güzel bir şekerlemeden sonra bir bakmışsın etraf yabancı ürkmez ama garipsersin...
zaman geçer senimsedim dediğin anda bir sabah yalnış taraftan inersin yataktan karşında duvar...
işte yolculuklar bu hislerle başlar...
vol.1
ayak bastığın yeri bir dolaş önce tanı etrafını kabul ettir kendi. elini attığın yerde değil artık hiç birşey eskisi gibi. yol tarif ederken bilmelisin arkanı nereye vereceğini. bende malum artık ikamet beşiktaş. ee çarşısı meşhur bilirsiniz maçlardan. bir kolacan ettim ilk günden ama Ankara'lıyız ya sandık ki aynı yere çıkar her yol bir dolandım ki sormayın parklar keşf ettim, ara sokaklara giridm kaybolmadım ama sahile ulaşmam için rüzgarı beklemişim... denizi bulunca saldım kendimi sahil yoluna dolmabahçeden inönü stadyumuna mimar sinan üniversitesine ordan galata mevkiine baktım buraya kdr gelmişken balık ekmek yemeden olmaz İstanbul'un spesyali ne de olsa! birazda o taraflarda dolandım yeni cami, iskeleler sonra ee ders vakitne daha var ama 4 saatten sonra ayaklarda derman kalmadı geçtim karşıya bindim otobüse indim beşiktaşta tuttum okulun yolunu...
vol.2
dolmabahçeye gittin niye bana gelmedin dedi çırağan bende şöyle bir ortaköy yapayım dedim. kabataş erkek lisesi malumunuz galatasaray üniversitesi denizcilik meslek okulu ve göründü köprü... kıvrıldım ara sokağına ortaköyün incik boncuk kitapçı ne ararsan var. şöyle bir göz gezdirdim birde kiralık gözüme kestirdim geleceğe yatırım baabında. harun kolak'ı gördüm bu boyalı sarı saçlarını hiç sevmiyorum. camiyide ziyaret ettim ikindi namazında kuruldum bir kafenin deniz dibi masasın çay içtim 3TLye. yağmur başladı tam kitabımı açmıştım ki koydum yerine geri. kumpir yemek adetten olmuş karnımızıda doyurduk hadi bakalım aynı yolu tabanvay dön geriye. okulda dersler biter irem yurda döner...
vol.3
taksim dedim özlemiştir beni bindim otobüse indim rize günlerinin önünde. bir çaylarını içtim azcık gezindim fotoğraflara bakıp iç geçirdim doğru istiklale. baştan başa bir mahalle sanki insan üstüne geldikçe için çoğalıyor ferahlıyorsun derin derin soluyorsun uzaklardan gelen tuz kokusunu. yağmur çiseliyor kimsenin umru değil kaldırım taşları tramvay arabalar geçiyor kimse sağ sol dinlemiyor yürüyor kimse şikayet etiyor. hippi bir grup müzik yapıyor ileride. fotoğraflar daha sonra yine bu blogda bu arada belirteyim de;) tuna kiremitçi'yi gördüm tıfıl görünürdü gözüme tvde 1.80 var herhalde. ara sokaklardan galata'ya erişeyim dedim fazla yürümüşün nerde derken dikildi önüme. çıktım 7 kat tepeye. soruyorum kendime "ne işim var benim burda?" diye buldum işte cevabını o yükseklikte. herşey elinin altında 360 derece. ayağında cıvıl cıvıl istiklal duruyor işte, marmara karşında sultanahmet ayasofya... ohhh beee... insan orda yaşamalı galata'nın tepesinde... ben "o kadar ilerlemem zaten havada puslu azcık gözlerim bayram etsin sonra gezdiririm vizörü" diyerekten yanıma almamıştım nikoncuğumu. anladım ki ahmaklıkmış oraya makinasız gitmek bekle bizi galata yolumuz yine sana düşecek... inemedim aşşağı uzunca bir süre döndüm durdum turistlerin fotoğraflarını çektim onlarda benimkini. şimdi telefonumun masaüstüne çin'li tarafından çekilmiş bir resmim var kardeşimin deyimiyle 'boşa okumamışsın bak uluslararası ilişkiler kuruyorsun işte ;)' ee istiklalden geri dönüş yolu var bir de. sıcak bir çorba sonrasında trafikli bir dönüş başladı beşiktaşa. otobüste yanıma oturan teyze pek sahiplendi beni (adı şule kendi kozmetik firmasını kurmuş yeni baya bir anlattı geleni gideni) iş bulmaya kalktı bana :D indik beşiktaşta doğru derse irem haid bakalım. dönüş yolunda yıldız teknik üniversitesinde MFÖ karşıladı beni onlardan dinledim 3-4 şarkıda. işte sonrasında İrem yurtta...
nice seyirlerde görüşmek dileğiyle sevgili izlemeyicilerim...
p.s. telefon kablom Ankara'da dolayısıyla fotoğraflar daha sonra yine bu blogda ;)
kırışmış kıyafetlerin tıkılı bavula, bilet elinde, birşey unuttum mu telaşı var içinde...
şehirden çıkana kadar hala evinde hissedersin sanki bu yol bitince aynı yerde ineceksin...
ufak tefek şeylerle oyalanır bir çay içer bulmaca çözersin bir film izler müzik dinlersin...
güzel bir şekerlemeden sonra bir bakmışsın etraf yabancı ürkmez ama garipsersin...
zaman geçer senimsedim dediğin anda bir sabah yalnış taraftan inersin yataktan karşında duvar...
işte yolculuklar bu hislerle başlar...
vol.1
ayak bastığın yeri bir dolaş önce tanı etrafını kabul ettir kendi. elini attığın yerde değil artık hiç birşey eskisi gibi. yol tarif ederken bilmelisin arkanı nereye vereceğini. bende malum artık ikamet beşiktaş. ee çarşısı meşhur bilirsiniz maçlardan. bir kolacan ettim ilk günden ama Ankara'lıyız ya sandık ki aynı yere çıkar her yol bir dolandım ki sormayın parklar keşf ettim, ara sokaklara giridm kaybolmadım ama sahile ulaşmam için rüzgarı beklemişim... denizi bulunca saldım kendimi sahil yoluna dolmabahçeden inönü stadyumuna mimar sinan üniversitesine ordan galata mevkiine baktım buraya kdr gelmişken balık ekmek yemeden olmaz İstanbul'un spesyali ne de olsa! birazda o taraflarda dolandım yeni cami, iskeleler sonra ee ders vakitne daha var ama 4 saatten sonra ayaklarda derman kalmadı geçtim karşıya bindim otobüse indim beşiktaşta tuttum okulun yolunu...
vol.2
dolmabahçeye gittin niye bana gelmedin dedi çırağan bende şöyle bir ortaköy yapayım dedim. kabataş erkek lisesi malumunuz galatasaray üniversitesi denizcilik meslek okulu ve göründü köprü... kıvrıldım ara sokağına ortaköyün incik boncuk kitapçı ne ararsan var. şöyle bir göz gezdirdim birde kiralık gözüme kestirdim geleceğe yatırım baabında. harun kolak'ı gördüm bu boyalı sarı saçlarını hiç sevmiyorum. camiyide ziyaret ettim ikindi namazında kuruldum bir kafenin deniz dibi masasın çay içtim 3TLye. yağmur başladı tam kitabımı açmıştım ki koydum yerine geri. kumpir yemek adetten olmuş karnımızıda doyurduk hadi bakalım aynı yolu tabanvay dön geriye. okulda dersler biter irem yurda döner...
vol.3
taksim dedim özlemiştir beni bindim otobüse indim rize günlerinin önünde. bir çaylarını içtim azcık gezindim fotoğraflara bakıp iç geçirdim doğru istiklale. baştan başa bir mahalle sanki insan üstüne geldikçe için çoğalıyor ferahlıyorsun derin derin soluyorsun uzaklardan gelen tuz kokusunu. yağmur çiseliyor kimsenin umru değil kaldırım taşları tramvay arabalar geçiyor kimse sağ sol dinlemiyor yürüyor kimse şikayet etiyor. hippi bir grup müzik yapıyor ileride. fotoğraflar daha sonra yine bu blogda bu arada belirteyim de;) tuna kiremitçi'yi gördüm tıfıl görünürdü gözüme tvde 1.80 var herhalde. ara sokaklardan galata'ya erişeyim dedim fazla yürümüşün nerde derken dikildi önüme. çıktım 7 kat tepeye. soruyorum kendime "ne işim var benim burda?" diye buldum işte cevabını o yükseklikte. herşey elinin altında 360 derece. ayağında cıvıl cıvıl istiklal duruyor işte, marmara karşında sultanahmet ayasofya... ohhh beee... insan orda yaşamalı galata'nın tepesinde... ben "o kadar ilerlemem zaten havada puslu azcık gözlerim bayram etsin sonra gezdiririm vizörü" diyerekten yanıma almamıştım nikoncuğumu. anladım ki ahmaklıkmış oraya makinasız gitmek bekle bizi galata yolumuz yine sana düşecek... inemedim aşşağı uzunca bir süre döndüm durdum turistlerin fotoğraflarını çektim onlarda benimkini. şimdi telefonumun masaüstüne çin'li tarafından çekilmiş bir resmim var kardeşimin deyimiyle 'boşa okumamışsın bak uluslararası ilişkiler kuruyorsun işte ;)' ee istiklalden geri dönüş yolu var bir de. sıcak bir çorba sonrasında trafikli bir dönüş başladı beşiktaşa. otobüste yanıma oturan teyze pek sahiplendi beni (adı şule kendi kozmetik firmasını kurmuş yeni baya bir anlattı geleni gideni) iş bulmaya kalktı bana :D indik beşiktaşta doğru derse irem haid bakalım. dönüş yolunda yıldız teknik üniversitesinde MFÖ karşıladı beni onlardan dinledim 3-4 şarkıda. işte sonrasında İrem yurtta...
nice seyirlerde görüşmek dileğiyle sevgili izlemeyicilerim...
p.s. telefon kablom Ankara'da dolayısıyla fotoğraflar daha sonra yine bu blogda ;)
12.10.10
şimdi!
istanbul...
lise yıllarımın periler şehri...
hakkında yazdığım hikaye okul dergisine bile girmişti...(bir ara paylaşayım onu sizinle)
ne arkamdan ağlayan var ne öyle deli gibi özleyenim. bunca zamandır korktuğum boşunaymış belki de.
hayat! hala zor aslında. ilk defa kafam rahat hayatımda. ne kadar sorgularsam kararımı o kadar içerliyorum hayata. hatalarımı görmüyormuşum gibi geliyor akışına bırakınca da.
şimdi ikamet İstanbul, tam bir Beşiktaş'lıyım artık!
ilk günümü 4-5 saatlik sahil yürüyüşüyle geçirdim. ertesi gün vapurla karşıya geçtim. ertesi gün bir buçuk saat dolmuşla trafikte yolculuk ettim, sonra evime döndüm. Ankara! Aslı'mın değişiyle "her anı kara" ufak tefek içerlemelerle hatırladım neden gitmek gerektiğini, taşıdığım koca bavul sayesinde kollarım ve sırtımdaki ağrı tanıdık olmasa bile uzaktaa gelmiyor bana. göçebe gibi yaşamak! ev düzenine alışmışken en ufak şeyin eksikliğini hissetmek. bir eve sahip olunca elinizi attığınız yerde istediğinizi bulunca eşyaya bağımlı olamaya başlıyorsunuz. bu 2 sene bana iyi gelecek, hayatın içine hayattan koparak girmemi soyutlanıp somutlaşmamı sağlayacak.
hala erteliyorum yazmayı! ama artık kafam daha iyi çalışıyor. daha kalemle buluşamasa da düşüncelerim toparlanıyor sıraya giriyor ve bekliyor. çok beklettim onları farkındayım. ben en çok onları özledim. okumak zulum geliyordu bir aralar bana. yazarken yüreğimden geçen o huzur okurken boğazıma çöken, nefes boruma zorla tıkıştırılan hikayelere dönüyordu. orta okul lise yıllarımda su gibi geçtiğim kitaplarım rafa ait oldular. yeni kitap hevesim hiç geçmedi hepsine sahip olmak istedim hepsinin içinde durmak, onlara ait olmak, onlarla olmak. içim el vermedi işte. kendime ihanet ediyor gibi hissettim her seferinde. aşık olduğum kelimelerim vardı sırf onlara ait şiirler yazmak istedim. hikayelerim hep zihnimde bocaladı hiç dinmedi kağıda özlemleri. romanlarım hep yanım kaldı. karakterlerim zihnimde yaşamlarına devam ederken birbirlerini tamamladı ya da çatışarak yok etti hafızamı.
şimdi!
bazı şeyler için büyümüşüm, bazıları için daha küçüğüm!
22 yaşında çıktığım arayış hayat içinde çok geç kaldığımı gösteriyor. 22 yaşında sahip olduğum düşünceler yaşıma büyük kaçıyor. hayatın bir yerinden tutmak gerek ama bu sefer yanlış sapaklardan kaçınmalı çünkü zaman bundan sonra kısıtlı. 2 sene sonrasını bu 2 sene içinde neler olacağını bilmiyorum. daha burda 2.haftamdayım. hevesli, yorgun, şaşkın... "geriye bakarak noktaları birleştirmek" değil içime dönüp oraya hapsettiklerimi azad etme zamanı şimdi. binlerce amacım var ya! teker teker ellerinden tutma zamanı şimdi.
kim bilir benimde elimden tutan olur birgün belki...
sağlıcakla kalın sevgili izlemeyenlerim...
lise yıllarımın periler şehri...
hakkında yazdığım hikaye okul dergisine bile girmişti...(bir ara paylaşayım onu sizinle)
ne arkamdan ağlayan var ne öyle deli gibi özleyenim. bunca zamandır korktuğum boşunaymış belki de.
hayat! hala zor aslında. ilk defa kafam rahat hayatımda. ne kadar sorgularsam kararımı o kadar içerliyorum hayata. hatalarımı görmüyormuşum gibi geliyor akışına bırakınca da.
şimdi ikamet İstanbul, tam bir Beşiktaş'lıyım artık!
ilk günümü 4-5 saatlik sahil yürüyüşüyle geçirdim. ertesi gün vapurla karşıya geçtim. ertesi gün bir buçuk saat dolmuşla trafikte yolculuk ettim, sonra evime döndüm. Ankara! Aslı'mın değişiyle "her anı kara" ufak tefek içerlemelerle hatırladım neden gitmek gerektiğini, taşıdığım koca bavul sayesinde kollarım ve sırtımdaki ağrı tanıdık olmasa bile uzaktaa gelmiyor bana. göçebe gibi yaşamak! ev düzenine alışmışken en ufak şeyin eksikliğini hissetmek. bir eve sahip olunca elinizi attığınız yerde istediğinizi bulunca eşyaya bağımlı olamaya başlıyorsunuz. bu 2 sene bana iyi gelecek, hayatın içine hayattan koparak girmemi soyutlanıp somutlaşmamı sağlayacak.
hala erteliyorum yazmayı! ama artık kafam daha iyi çalışıyor. daha kalemle buluşamasa da düşüncelerim toparlanıyor sıraya giriyor ve bekliyor. çok beklettim onları farkındayım. ben en çok onları özledim. okumak zulum geliyordu bir aralar bana. yazarken yüreğimden geçen o huzur okurken boğazıma çöken, nefes boruma zorla tıkıştırılan hikayelere dönüyordu. orta okul lise yıllarımda su gibi geçtiğim kitaplarım rafa ait oldular. yeni kitap hevesim hiç geçmedi hepsine sahip olmak istedim hepsinin içinde durmak, onlara ait olmak, onlarla olmak. içim el vermedi işte. kendime ihanet ediyor gibi hissettim her seferinde. aşık olduğum kelimelerim vardı sırf onlara ait şiirler yazmak istedim. hikayelerim hep zihnimde bocaladı hiç dinmedi kağıda özlemleri. romanlarım hep yanım kaldı. karakterlerim zihnimde yaşamlarına devam ederken birbirlerini tamamladı ya da çatışarak yok etti hafızamı.
şimdi!
bazı şeyler için büyümüşüm, bazıları için daha küçüğüm!
22 yaşında çıktığım arayış hayat içinde çok geç kaldığımı gösteriyor. 22 yaşında sahip olduğum düşünceler yaşıma büyük kaçıyor. hayatın bir yerinden tutmak gerek ama bu sefer yanlış sapaklardan kaçınmalı çünkü zaman bundan sonra kısıtlı. 2 sene sonrasını bu 2 sene içinde neler olacağını bilmiyorum. daha burda 2.haftamdayım. hevesli, yorgun, şaşkın... "geriye bakarak noktaları birleştirmek" değil içime dönüp oraya hapsettiklerimi azad etme zamanı şimdi. binlerce amacım var ya! teker teker ellerinden tutma zamanı şimdi.
kim bilir benimde elimden tutan olur birgün belki...
sağlıcakla kalın sevgili izlemeyenlerim...
29.9.10
olsun 21.6.09
küçük harflerle yazın adımı
yalnızlığım belli olsun
yüreğimdeki ıssızlığın esintisinde
üşüyen dostluklarıma sitem olsun
sevgi sızan gözlerimin değmediği tüm maviliklere
günbatımı kızıllığından selam olsun
sevda şarkılarındaki gözyaşlarıma
beni sevemeyenler tanık olsun
herkese yettim kendime kalmadım ya
hırpalanmış geçmişimle, sağlık olsun
hırçınlığımın gölgesinde sardım acılarımı
sevinç gamzelerim artık aşkla dolsun...
yalnızlığım belli olsun
yüreğimdeki ıssızlığın esintisinde
üşüyen dostluklarıma sitem olsun
sevgi sızan gözlerimin değmediği tüm maviliklere
günbatımı kızıllığından selam olsun
sevda şarkılarındaki gözyaşlarıma
beni sevemeyenler tanık olsun
herkese yettim kendime kalmadım ya
hırpalanmış geçmişimle, sağlık olsun
hırçınlığımın gölgesinde sardım acılarımı
sevinç gamzelerim artık aşkla dolsun...
27.9.10
kafa izni

normalde şuan yüksek lisansımın ilk günü heyecanıyla yurtta olmam gerekiyordu. fakat 5 senedir okulun ilk haftası okula giden seçmece insanlardan oldum da ne oldu başım göğe mi erdi beni 1 sene erken mi mezun ettiler gerçi hak ettiğim gibi zamanında etselerdi bile yeterdi ya neyse...
sonuç olarak kayıtları salıya kadar uzatmaları sonucunda bu haftayı asmış evimde pinekleme durumundayım. yani hayatımda ilk defa kafadan izin verdim kendime ama sıkılıyorum tadını çıkarmak yerine...
ee karşınızda ben olunca zor olmuyor tabi herşeyi kafama takıp alabiliyorum üstüme vazife...
fotoğrafta gördüğünüz üzere irmik helvası yaptım bu gün kendime. kalem kağıda gerek yok ama tarif veriyorum yapıverim 5 dakkada canınız çektiyse :)
100 gr tereyağı ve parlaması içinde birazcık sıvı yağ
1,5 su bardağı irmik
isterseniz dolmalık fıstık (ben sevmem toplaması zahmetli olduğundan aşırı pahalıdır öğrenci adamın işi olmaz)
bu üç malzemeyi bir kapta sürekli karıştırarark irmiklerin ve fıstıkların kızarması ama yanmaması gerekiyor.
1 su bardağı süt
1 su bardağı su (yumuşak olması için su önemli ama sütte kullanabilirsiniz yerine)
1 su bardağı toz şeker
isterseniz 1 paket vanilya
başka bir kapta şeker emilene kadar karıştırın daha sonra pembeleşen irmiklerin üzerine dökün (dikkat! kaynar olacağından yakamayın elinizi kolunuzu) lapa olmayacaktır (inşallah) üzerini kapatarak suyunu çekmesine izin verin.
işte bu kadar. irmiklerin pembeleşmesi azcık zaman ve kas kuvveti gerektiriyor ama sonunda markada verebilirim hatta ALPEDO sade dondurmayla veya çay ile güzel bir kombinasyon. az şekerli az yağlı bol zevkli...
işte böyle bu günü de böyle geçirdik okunmayan blogumun sevgili izleyicileri :)
26.9.10
mahmur bir pazar
'bugün orda da cumartesi mi? sende beni benim kadar özledin mi?'
cumartesileri yüklenir insanın üstüne kalkamazsın televizyon başından. hele ki nip/tuck varsa izlersin gömüldüğün yerden. saat iki sularında buluşur başın yastıkla. dönersin önce sola sonra tekrar sağa. tavana bakacak taakati bile yoktur gözlerinin ama birkaç soru dolanır durur aklında. cumartesileri hareketli geçer, arkadaşlar, aileler, alışveriş ve biraz da muhabbet ister. pazar günü ne kadar sıcak gelecekse o kadar zor geçer gecesi cumartesinin. düşüncelerin cumartesinin yorgunluğundan sıyrılır aklını kurcalamaya başlar hemde geceleyin. yeni bir hafta öncesi dersin hep geleceğe bakmak lazım ya durduğun yeri göremezsin.
'ben senin saçlarını, suçlar bakışlarını, geveze susuşlarını bile özledim'
cumartesiler yorar seni. sorgulatır, yorumlarını kendine saklamaz dillendirir zorlar seni. haftaya iç geçirme günüdrü cumartesi. baksana daa yok kendine ait bir ismi. bir çay ister simitin yanında pazarları canın ama yetinmez bununla cumartesi. brunch günü pazar olsa da kendine ister cumartesi. öncesini sonrasını düşüneceğim derken geçer gider cumartesi.
'aynalardan kaçarken özlenmeyi beklemek, ne kadar acı ne kadar komik ve bana ait değil mi?'
pazar kendine benze insanın, içine benzer. ne kadar yük varsa cumartesiye atar uzanır yatar pazar. ev seni sıkarken dışarısı sıcakken yapacak işler yığılı dururken pazar mahmurlu gelir çatar. sıcak bir çay güzel bir film belki. kitap okursun bir iki sayfa otumuşken yayılırsın belki. bir bakmışsın tatlı bir rüyadasın yarım saate kalmaz belki. evdekiler örter üzerine bir battaniye hafif bir rüzgar eser açık pencerenden içeriye. bir omuz silkersin belki üstüne yığılan geçmişe umrusamaz bir gülücük atarsın geleceğin kararsız üstünlüğüne.
mahmur bir pazar günü arındırır seni haftaların ortasında kalmış kararmış bir çay havasından. gümgüm atmaz kalbin pazarları aşktan pazar aşkları ibarettir yalnız ufak bakışmalardan kavga etmezsin pazarları hayatla uyumlu akar hislerin.
'gülme incinirim'
tüm incinmişliklerinden sıyrılmak için güzel bir uyku çek şimdi pazarın keyfini çıkar. çünkü kendi ismine sahip olmayan ve sendromuyla tanınan bir gün daha kapıda ama sıyrıl hepsinden kıvrıl yatağında dün gece geç geldiin için özür dile yastığından ve gözlerini kapa ;)
p.s. ' ' içerisindekiler F.D.'nin cumartesi şarkısından alıntıdır.
http://www.dailymotion.com/video/x3vgfi_feridun-duzaac-cumartesi_music
cumartesileri yüklenir insanın üstüne kalkamazsın televizyon başından. hele ki nip/tuck varsa izlersin gömüldüğün yerden. saat iki sularında buluşur başın yastıkla. dönersin önce sola sonra tekrar sağa. tavana bakacak taakati bile yoktur gözlerinin ama birkaç soru dolanır durur aklında. cumartesileri hareketli geçer, arkadaşlar, aileler, alışveriş ve biraz da muhabbet ister. pazar günü ne kadar sıcak gelecekse o kadar zor geçer gecesi cumartesinin. düşüncelerin cumartesinin yorgunluğundan sıyrılır aklını kurcalamaya başlar hemde geceleyin. yeni bir hafta öncesi dersin hep geleceğe bakmak lazım ya durduğun yeri göremezsin.
'ben senin saçlarını, suçlar bakışlarını, geveze susuşlarını bile özledim'
cumartesiler yorar seni. sorgulatır, yorumlarını kendine saklamaz dillendirir zorlar seni. haftaya iç geçirme günüdrü cumartesi. baksana daa yok kendine ait bir ismi. bir çay ister simitin yanında pazarları canın ama yetinmez bununla cumartesi. brunch günü pazar olsa da kendine ister cumartesi. öncesini sonrasını düşüneceğim derken geçer gider cumartesi.
'aynalardan kaçarken özlenmeyi beklemek, ne kadar acı ne kadar komik ve bana ait değil mi?'
pazar kendine benze insanın, içine benzer. ne kadar yük varsa cumartesiye atar uzanır yatar pazar. ev seni sıkarken dışarısı sıcakken yapacak işler yığılı dururken pazar mahmurlu gelir çatar. sıcak bir çay güzel bir film belki. kitap okursun bir iki sayfa otumuşken yayılırsın belki. bir bakmışsın tatlı bir rüyadasın yarım saate kalmaz belki. evdekiler örter üzerine bir battaniye hafif bir rüzgar eser açık pencerenden içeriye. bir omuz silkersin belki üstüne yığılan geçmişe umrusamaz bir gülücük atarsın geleceğin kararsız üstünlüğüne.
mahmur bir pazar günü arındırır seni haftaların ortasında kalmış kararmış bir çay havasından. gümgüm atmaz kalbin pazarları aşktan pazar aşkları ibarettir yalnız ufak bakışmalardan kavga etmezsin pazarları hayatla uyumlu akar hislerin.
'gülme incinirim'
tüm incinmişliklerinden sıyrılmak için güzel bir uyku çek şimdi pazarın keyfini çıkar. çünkü kendi ismine sahip olmayan ve sendromuyla tanınan bir gün daha kapıda ama sıyrıl hepsinden kıvrıl yatağında dün gece geç geldiin için özür dile yastığından ve gözlerini kapa ;)
p.s. ' ' içerisindekiler F.D.'nin cumartesi şarkısından alıntıdır.
http://www.dailymotion.com/video/x3vgfi_feridun-duzaac-cumartesi_music
ay ve kutup yıldızının hikayesi
ayın güneşe sevdasını bilmeyen yoktur. tüm ışığını güneşe hasretliğinden alır ay.
ona hasreti ne kadar artarsa o kadar parlar geceleri. biz onun her şeklini görsekte o kendini saklar yalnız güneşe. dönüp bakmaz ona bir kere olsun güneşse. yanmanın ne demek olduğunu merak eder ay gizliden gizliye. neden kaçtığını sorar içten içe. oysa o yanmaya çoktan hazırdır bile bile.
kutup yıldızı milyonlarcasından yalnızca biridir özünde ama aslında ondan en çok etkileneni.
aya kendini beğendirebilmek onunda tek derdi. ağladıkça parıldar onun da yüreği. ne kadar soğuk olduğunu düşünür onun yerine üşür. dünya üzerinde görüldüğü her anı aslında onun gerçeğe dönüşen düşüdür.
akşam vakti güneş renklendirirken göğü ezanlar yükselirken semaya görünür yavaş yavaş ayın puslu yüzeyi. sizler arasında devam eder kovalamacasına güneşini. oysa hissedemez yanı başında yanan ateşi.
kutup yıldızı hep kuzeyi gösterir insanlara yoldaş olur ya. yüzünü dönemez bir kez olsun kendi pusulasına;aya.
diğer yıldızlar aşktan uzak, sönük, mat kalsalar da bu yetmez ayın kutup yıldızına bakmasına.
karada gündöndünün güneşe aşkı anlatılır ya göğün gündöndüsü de aydır aslında. içten içe soğur hayattan umutsuzca. gündöndünün dibindeki sarmaşıktır bu hikayede kutup yıldızı da. koşarak yakalayası gelir ayın güneşe her bakışında. aşkın kovalamacası hiç bitmek tükenmek bilmez. sevenin sevilmesi öyle pek sık görülmez. ama aşkın kendisine değer vermek ,aşkın özünü görmek ,aşığın boyu borcudur sevenine.
gökyüzü ne kadar büyükse kutup yıldızı o kadar küçüktür ayın gözünde.
kutup yıldızı ulaşamaz aya ne kadar hızlı ilerlesede, ne de ay güneşe.
güneş sıcağından vazgeçip dönmez yüzünü aya beklemez onu bir saniye de olsa.
düzeni böyledir aşkın ne kovalayanı biter ne kaçanı. bulmakta zordur aşkın özünü arayanı.
aşklar başlar biter ya günümüzde kıyamet denilen zaman gerek bu aşkın bitmesine.
insanların misal alması gereken; tüm bu düzenin aşk üzerine olduğunu bilmektir ezelde.
25.9.10
son iki günün özeti
uzun zamandır planladığım bir geziydi bu aslında ayağıma kadar gelen akvaryuma gitmek lazım ya. fakat her zamanki gibi yanıma birini bulamadığımdan ertelenmeye mahkum bir gezi olarak listede bekliyordu. güzide okulumun önüme çıkardığı milyonlarca sıkıntıdan biri olan fakülte kurulunun toplanacağı gün sabah geçirdiğim panik atak sonrası denize yakınlık hissi verecek herhangi birşeyin iyi geleceğini düşünerek yalnızlığımı yanıma alıp minişime atlayıp koyuldum yollara. 1TL lik jetonla girdiğiniz mekan tahminimden küçük olsa da saatlerce kalmak istedim orada. çıkış yazısını görüp geri dönüyordum. ışıksız ortamda bıcır bıcır balıkların fotoğraflarını çekebilme çabalarımdan sonra beraber çekilmek isteğimle beraber hafiften rezil olduğum söylenebilir. fakat pekde umurumda değil ;)
fotoğraflar için bkz: http://www.facebook.com/note.php?saved&¬e_id=436660219676#!/album.php?aid=228709&id=736207571&fbid=436730462571&ref=mf
vatozların pürüzsüz yüzeyleri, piranaların minicik ağızları, köpek ve kedi balığının aynı akvaryumda kardeş kardeş yaşamaları gibi şeylere şahit olmuşken bir ahtapot görememek üzdü beni aslında. neyse efendim deniz kabuklarının şahaneliğiyle sona eren gezimi teleferikle devam ettirmek isterken saat 4 de açılan teleferik mahallinden 3.30da çıkmak zorunda kaldım malum kurul toplanısından çıkan sonuca göre acilen almam gereken bir çıkış belgem vardı. birsürü birsürü koşuşturduktan sonra rektör beyin toplantıda olduğu kapının önünde pusuya yatarak akşam 7 sularında yazmayan kalemin azizliği sonrası zorla aldığım çıkışımla gurur ve şaşkınlık içerisinde merdivenlerden inerken arkdamdan adımla seslenen Sinan'ın sesiyle irkildim ve tüm hücrelerim uyarıldı resmen :) dönüp bakmadım bile akşam saatlerinde okuluma 5 sene ve 5 ay da ömrümü yiyen okuluma.
ertesi gün! istanbul yollarında arka koltukta saçma sapan rüyalarla boğuşarak 4 saatten az sürede behçeşehirdeydik. bendeki huzursuzluk had safhadayken mali işler kuyruğunda elimdeki belgeleri babamın önüne koyup "ben vazgeçtim hadi eve dönelim" deme isteğiyle boğuştuktan sonra elime aldığım öğrenci kartımla benim stresim anneme geçti. yurt ararken tüm sinirleri beynine sıçrayaraktan sessizleşen annem eve döndüğümüzde gece yarısından biraz önce baklayı çıkardı ağızından "gitmesen!" bir gece önce ben "ama, ya, yani, bilmiyorum" gibi cümle yerine geçmeyecek salaklıklar sarfederken beni sakinleştiren annem şimdi karşı tarafta duruyordu. hiçbir şey de gözü yok ve şuan ona göre pazartesi hiç olmayacak ve dersler hiç başlamayacak gibi. ben bu sahneyi 5 sene öncesinden hatırlıyorum "ben kardeşlerini bırakıp senin yanına nasıl geleyim?!" sırf ankara içi tercihler falan.
biliyorum çok zor olacak evin düzeni neredeyse bende. bunca düzene alışmışken 22 senedir şimcik ufacık bir odaya tıkıl koca apartmanda wc si banyosu dışarıda biryer bi de sütüne ayakkabıyla giriliyor heryere üstüne üstlük kapı açık gireni çıkanı ne bileyim nasıl olacak bir yurtla sözleşme imzaladık ama, aması var işte hep. amannn diyorum bende. ben biliyorum herşeyi yapabilirim ama bu kurulu düzenden baştan başlamak gibi herşeye zor olacak biliyorum ama zevkli de olur belki. bazışeyler değişir belki. 'ne bileyim ben' diyerek mfö'den yaptığım alntıyla tekrar görüşmek üzere diyor ve blogumdan şimdilik çekiliyorum ;)
http://www.facebook.com/video/video.php?v=112951379692
fotoğraflar için bkz: http://www.facebook.com/note.php?saved&¬e_id=436660219676#!/album.php?aid=228709&id=736207571&fbid=436730462571&ref=mf
vatozların pürüzsüz yüzeyleri, piranaların minicik ağızları, köpek ve kedi balığının aynı akvaryumda kardeş kardeş yaşamaları gibi şeylere şahit olmuşken bir ahtapot görememek üzdü beni aslında. neyse efendim deniz kabuklarının şahaneliğiyle sona eren gezimi teleferikle devam ettirmek isterken saat 4 de açılan teleferik mahallinden 3.30da çıkmak zorunda kaldım malum kurul toplanısından çıkan sonuca göre acilen almam gereken bir çıkış belgem vardı. birsürü birsürü koşuşturduktan sonra rektör beyin toplantıda olduğu kapının önünde pusuya yatarak akşam 7 sularında yazmayan kalemin azizliği sonrası zorla aldığım çıkışımla gurur ve şaşkınlık içerisinde merdivenlerden inerken arkdamdan adımla seslenen Sinan'ın sesiyle irkildim ve tüm hücrelerim uyarıldı resmen :) dönüp bakmadım bile akşam saatlerinde okuluma 5 sene ve 5 ay da ömrümü yiyen okuluma.
ertesi gün! istanbul yollarında arka koltukta saçma sapan rüyalarla boğuşarak 4 saatten az sürede behçeşehirdeydik. bendeki huzursuzluk had safhadayken mali işler kuyruğunda elimdeki belgeleri babamın önüne koyup "ben vazgeçtim hadi eve dönelim" deme isteğiyle boğuştuktan sonra elime aldığım öğrenci kartımla benim stresim anneme geçti. yurt ararken tüm sinirleri beynine sıçrayaraktan sessizleşen annem eve döndüğümüzde gece yarısından biraz önce baklayı çıkardı ağızından "gitmesen!" bir gece önce ben "ama, ya, yani, bilmiyorum" gibi cümle yerine geçmeyecek salaklıklar sarfederken beni sakinleştiren annem şimdi karşı tarafta duruyordu. hiçbir şey de gözü yok ve şuan ona göre pazartesi hiç olmayacak ve dersler hiç başlamayacak gibi. ben bu sahneyi 5 sene öncesinden hatırlıyorum "ben kardeşlerini bırakıp senin yanına nasıl geleyim?!" sırf ankara içi tercihler falan.
biliyorum çok zor olacak evin düzeni neredeyse bende. bunca düzene alışmışken 22 senedir şimcik ufacık bir odaya tıkıl koca apartmanda wc si banyosu dışarıda biryer bi de sütüne ayakkabıyla giriliyor heryere üstüne üstlük kapı açık gireni çıkanı ne bileyim nasıl olacak bir yurtla sözleşme imzaladık ama, aması var işte hep. amannn diyorum bende. ben biliyorum herşeyi yapabilirim ama bu kurulu düzenden baştan başlamak gibi herşeye zor olacak biliyorum ama zevkli de olur belki. bazışeyler değişir belki. 'ne bileyim ben' diyerek mfö'den yaptığım alntıyla tekrar görüşmek üzere diyor ve blogumdan şimdilik çekiliyorum ;)
http://www.facebook.com/video/video.php?v=112951379692
20.9.10
Şemşiye- 3yaşındaki İrem anlatıyor
şemşiye ne güzel şey...
regarenk bi kere.
panda şeklinde benimki kulakları bile var sallanıyorlar ben döndürdükçe.
şemşiye ne güzel şey...
ama ben yağmuru da çok seviyorum karı da.
annem izin vermiyor babam gelmeden oynamama, hazırlanıp bekliyorum camda.
hava kararıyor yavaşça babam görünüyor kapıda.
hemen yapışıyorum bacaklarına "hadi baba, hadi kar kaçacak"
aslında kar bir yer kaçmaz biliyorum ama ya giderse?
beremi bağlıyor annem sıkı sıkı atkımı da.
pandaya benzedim bende kocamanım baksana.
şemşiye ne güzel şey...
annem çıkıyor dışarı elinde şemşiye lapa lapa düşüyor karlar üstüne...
"bende bakıcam indirsene anne"
yağmur yağdı geçenlerde benim arabamında şemşiyesi var.
yağmur ne güzel tıkırdıyor onun üstünde. dinleye dinleye uyudum bende.
annem çok ıslanmıştı ama şemşiye onu korumadı mı yoksa?
biz ıslanmayalım diye o ıslanıyor ne komik.
mezurayı(metre) kestim diye kızdı annem bana bugün.
saklandım bende açık bıraktıkları şemşiyenin arkasına.
sandım ki annem bulamaz beni orada, korur beni şemşiye.
şemşiye ne güzel şeydi aslında...
görünmez oldum sanmıştım içine kıvrılıp ağlamıştım.
annemi karşımda görünce anladım şemşiye sadece gökyüzü içinmiş.
yukardan düşenlerden saklarmış seni elbiselerin ıslanmasın diye kullanılırmış bi tek,
yoksa niye dolapta dursun ki hep.
annem çok kızmadı ama küstüm ben şemşiyeye.
hem ben seviyorum ıslanmayı ya da oynamayı suda, kardan adam yapmayı da.
istemiyorum artık şemşiye. o beni saklamadı.
oysa ne güzel şeydi şemşiye...
anladım ki sonunda hiç birşey korumaz bizi yaşamamız gerekenlerden.
hayat bu; ilk sözün "ınga.." sonu "eşşedü ella..."
arasındakilerse imtihan işte elinde olan sadece dua.
şemsiyeler koruyamıyor bizi acılardan, kırgınlıklardan ya da.
ne güzel anlamışım bunu 3 yaşında...
18.9.10
hiç
bilmem tanır mısın beni, 'hiç'im ben; koca bir hiç.
içimden geçip giden herşeyden anılar toplamış hiçbirine ait olamamış biriyim ben.
istekleriyle yaptıkları uyuşmayan, gözlerini kapattığında huzur bulamayanım ben.
şuçlu kim? diye sorarken hep kaçamak cevap verenlerden bir farkım var aslında tek bir suçlunun olmadığını bilecek kadar iyiyim ben.
ben bu hayatı doğru tespitleriyle yanlış yaşayanlardanım ama bir farkım var; ben hep pişman olan tarafım.
pişmanlık sarınca etrafını geçmişle hesaplaşmak alır baya bi zamanını. tek taraflı sorgulamalarda hem yargıçsın hem suçlu hem şikayetçisin hem masum. bu kadar kabalıkken kafanın içi sana yer kalmaz ki. sende 'hiç' olursun yer tutmaz, yok olursun.
hiçlik iyidir bazen her an herşeye dönüşebilir insan. ama dönüşmenin aslını kaybetmek olduğundan şüphelenirim ben.
aslımın tercih edilecek birşey olmadığını düşünsem de aynaya baktığımda özlüyorum çocuk bakışlarımı ben de.
başka birşey olmak ürkütmez beni geri dönüşü olmayan şeyler arasında büyümüş bir kaktüs çiçeğiyim ben.
bir arkadaşım demişti hayatı anlayabiliriz bir kaktüsten, elini direk basarsan üstüne kanatır seni
ama yukarıdan aşşağı yavaşça gezdirirsen dökersin dikenlerini.
ben dikenlerinin kökü içini kanatan bir kaktüsüm yalnış yönlere uzayıp giden.
içindeki çatışmalarda kendini tüketen çöldeki bedeviye kötü şans getiren.
inançlıyım ben. Hakka inanırım! haklı olanın var olduğuna kullar arasında, dinlemezler beni bu çoğunlukla ben olsam da.
'sen demiştin' demezler bana çünkü dinlemezler beni koca bir 'hiç'im ben ya!
hiçlik; içine herşeyi çeken bir girdabın ortasında içi boş bir bavul gibi durmaktır.
can dündar demiş ya 'yalnızlığa alışmalı insan' "bavulları hep dolu olmalı"...
'hiç' olanların doldurdukları bavullar boşalır bir taraftan, gönülleri kabullenmez topladıklarını savurur diğer yandan.
çünkü hayatında yazdır 'hiç' olanın gönlünde kış. yaz uğramaz içine tüyleri diken diken yaşar, kafasının dikine.
gidecek yeri yoktur ki 'hiç' olanın yolculukları hep kafasındadır onun.
O, yani ben, çok severim dağa tırmanmayı boş sokaklarda yürürken.
ben yürürken ıssızdır heryer hayallerime açılır koca bir yer, binalara yansır güneş ışınları ürpertir gün ortasında seher.
hiçbirinin gerçek olmadığını bilerek bunu yapmak 'hiç' eder insanı.
tercihlerini alt alta koyunca ederin sıfır çıkması 'hiç' eder insanı.
bir arpa boyu yol gidememiş olduğu yerde dönmüş durmuş ama ne yolcu olmuş ne yolunu bulmuş ne kalabilmiş ne bir yurdu olmuştur 'hiç' olanın. kafasının içinde çıktığı her yolculuk ona veriri kocaman bir yalancı bir mutluluk.
bilmem tanır mısın beni; 'hiç'im ben...
dışarıdan hayattan transit geçen bir tren gibi dursam da aslında her durakta kasislerle canı çıkan bir eski otobüsüm ben.
herşeyin sonunda omuz silken tarafta benim, ağlayamamanın verdiği boğuklukla yaşayan da.
nazara inanır 'hiç' olan bilir misin? korur kendini sahip olmadığı herşeyini. tahtaya vurur 3 kez, korkuyla gülümser sonra inceler herkesi teker teker. sahip olduğu tek şey yalancı mutluluklarını var olduğu hayalleridir onları yitirmesi gerçekle yüzleşmesidir.
ayna bakar çoğunlukla 'hiç' hissetmemek için kendini. kendi kendine giyinir süslenir gülümser kendine barşımaya çalışır ama nafile.
çok eskilerde bozulmuştur bu pakt, kendiyle çatışmıştır hayat. yansımasıyla anlaşamayan insan gölgesinie sığınır ancak.
'hiç' olmak boş olmayı gerektirmez ama boşluk hissini hiçbir şey geçiremez. ümitleri tükenmese de ümid edilen prens hiç gelmez.
bir kahraman tarafından kurtulmayı beklerken hayatı eşeleyen herşeye yetişen birini görürseniz işte o benim,yani 'hiç'lerden biriyim.
günlük hayatınızda ne kada rçok "hiç" dediğinize bir bakın. aslında beni ne kadar çok anıyorsunuz.
biliyorum içinizde aslında beni çoooook seviyorsunuz.
içimden geçip giden herşeyden anılar toplamış hiçbirine ait olamamış biriyim ben.
istekleriyle yaptıkları uyuşmayan, gözlerini kapattığında huzur bulamayanım ben.
şuçlu kim? diye sorarken hep kaçamak cevap verenlerden bir farkım var aslında tek bir suçlunun olmadığını bilecek kadar iyiyim ben.
ben bu hayatı doğru tespitleriyle yanlış yaşayanlardanım ama bir farkım var; ben hep pişman olan tarafım.
pişmanlık sarınca etrafını geçmişle hesaplaşmak alır baya bi zamanını. tek taraflı sorgulamalarda hem yargıçsın hem suçlu hem şikayetçisin hem masum. bu kadar kabalıkken kafanın içi sana yer kalmaz ki. sende 'hiç' olursun yer tutmaz, yok olursun.
hiçlik iyidir bazen her an herşeye dönüşebilir insan. ama dönüşmenin aslını kaybetmek olduğundan şüphelenirim ben.
aslımın tercih edilecek birşey olmadığını düşünsem de aynaya baktığımda özlüyorum çocuk bakışlarımı ben de.
başka birşey olmak ürkütmez beni geri dönüşü olmayan şeyler arasında büyümüş bir kaktüs çiçeğiyim ben.
bir arkadaşım demişti hayatı anlayabiliriz bir kaktüsten, elini direk basarsan üstüne kanatır seni
ama yukarıdan aşşağı yavaşça gezdirirsen dökersin dikenlerini.
ben dikenlerinin kökü içini kanatan bir kaktüsüm yalnış yönlere uzayıp giden.
içindeki çatışmalarda kendini tüketen çöldeki bedeviye kötü şans getiren.
inançlıyım ben. Hakka inanırım! haklı olanın var olduğuna kullar arasında, dinlemezler beni bu çoğunlukla ben olsam da.
'sen demiştin' demezler bana çünkü dinlemezler beni koca bir 'hiç'im ben ya!
hiçlik; içine herşeyi çeken bir girdabın ortasında içi boş bir bavul gibi durmaktır.
can dündar demiş ya 'yalnızlığa alışmalı insan' "bavulları hep dolu olmalı"...
'hiç' olanların doldurdukları bavullar boşalır bir taraftan, gönülleri kabullenmez topladıklarını savurur diğer yandan.
çünkü hayatında yazdır 'hiç' olanın gönlünde kış. yaz uğramaz içine tüyleri diken diken yaşar, kafasının dikine.
gidecek yeri yoktur ki 'hiç' olanın yolculukları hep kafasındadır onun.
O, yani ben, çok severim dağa tırmanmayı boş sokaklarda yürürken.
ben yürürken ıssızdır heryer hayallerime açılır koca bir yer, binalara yansır güneş ışınları ürpertir gün ortasında seher.
hiçbirinin gerçek olmadığını bilerek bunu yapmak 'hiç' eder insanı.
tercihlerini alt alta koyunca ederin sıfır çıkması 'hiç' eder insanı.
bir arpa boyu yol gidememiş olduğu yerde dönmüş durmuş ama ne yolcu olmuş ne yolunu bulmuş ne kalabilmiş ne bir yurdu olmuştur 'hiç' olanın. kafasının içinde çıktığı her yolculuk ona veriri kocaman bir yalancı bir mutluluk.
bilmem tanır mısın beni; 'hiç'im ben...
dışarıdan hayattan transit geçen bir tren gibi dursam da aslında her durakta kasislerle canı çıkan bir eski otobüsüm ben.
herşeyin sonunda omuz silken tarafta benim, ağlayamamanın verdiği boğuklukla yaşayan da.
nazara inanır 'hiç' olan bilir misin? korur kendini sahip olmadığı herşeyini. tahtaya vurur 3 kez, korkuyla gülümser sonra inceler herkesi teker teker. sahip olduğu tek şey yalancı mutluluklarını var olduğu hayalleridir onları yitirmesi gerçekle yüzleşmesidir.
ayna bakar çoğunlukla 'hiç' hissetmemek için kendini. kendi kendine giyinir süslenir gülümser kendine barşımaya çalışır ama nafile.
çok eskilerde bozulmuştur bu pakt, kendiyle çatışmıştır hayat. yansımasıyla anlaşamayan insan gölgesinie sığınır ancak.
'hiç' olmak boş olmayı gerektirmez ama boşluk hissini hiçbir şey geçiremez. ümitleri tükenmese de ümid edilen prens hiç gelmez.
bir kahraman tarafından kurtulmayı beklerken hayatı eşeleyen herşeye yetişen birini görürseniz işte o benim,yani 'hiç'lerden biriyim.
günlük hayatınızda ne kada rçok "hiç" dediğinize bir bakın. aslında beni ne kadar çok anıyorsunuz.
biliyorum içinizde aslında beni çoooook seviyorsunuz.
16.9.10
zaman makinesi
zaman anlaması gün bir kavramdır.
hikayelerin başlangıçları hep zamansızlığı işaret eder.
"bir varmış bir yokmuş" yani bir an sahip olduğunuz şey aynı zamanda en çabuk yitirebileceğiniz şeydir.
"evvel zaman içinde kalbur saman içinde..." yani bir zaman gelir ki develer tellal pireler deve olur ve sen o oyunun içinde bir piyon.
geçmiş bitmiştir ama hafızan onu öyle canlı tutar ki çakılı kalırsın oraya. güçlüsündür belki hala orda ya da saplanırsın acılarına. geri dönmez zaman hiçbir kavşaktan, sayılı her dakkikan. dönüp geriye baktığında ne kdar boşuna olsa da hayıflanman tutamazsık kendini duramazsın yakınmadan. unuttum zannettiklerin bir saniyede karşında durur aynı canlılıkla. aynı his aynı kızgınlıkla dikilirsin geçmişin karşısına. aynı gurur aynı kibirle ya da. ama gerçeğe döndüğünde hatırlamanın boş olduğunu anladığında bir omuz bile silkemezsin hayata.
gelecek yoktur.
hiç olmayacaktır belkide fakat herşey onun uğrunadır hayatta. ilk nefesini hep ikincisini düşünerek harcarsın maratonda. her adımını bitişe göre ayarlarsın. sözlerini bekletirsin belki bir kavgada intikamın soğuk tadını almak için sonunda. vaktin gelmesini beklersin hep sevgi için değerini bildiğini göstermek için kaybetmeyi belkersin bilmesen de.
karanlık bir tünelin ortasındasın iki uçta da aydınlık iki tarafta da düşman yarım yürürsün aklını geride bırakırsan yarım kalırsın sürekli ileriye bakarsan. planlar asla gerçekleşmese de umut verir insana geçmiş her zaman içindedir ama hep merhem olmaz yarana. mantık hırsın tetiğidir her ümit kurşunu biraz daha ilerletir namlua. hırsa kapılıp giderde gez göz arpacıktan cayarsan hayatında akar gider kör kuyuya. hedefe çok bağlanırsan mantığından şaşarsın o zaman kurşun gelir döner dolaşır sana.
zaman!
hikayelerin başlangıçları hep zamansızlığı işaret eder.
"bir varmış bir yokmuş" yani bir an sahip olduğunuz şey aynı zamanda en çabuk yitirebileceğiniz şeydir.
"evvel zaman içinde kalbur saman içinde..." yani bir zaman gelir ki develer tellal pireler deve olur ve sen o oyunun içinde bir piyon.
geçmiş bitmiştir ama hafızan onu öyle canlı tutar ki çakılı kalırsın oraya. güçlüsündür belki hala orda ya da saplanırsın acılarına. geri dönmez zaman hiçbir kavşaktan, sayılı her dakkikan. dönüp geriye baktığında ne kdar boşuna olsa da hayıflanman tutamazsık kendini duramazsın yakınmadan. unuttum zannettiklerin bir saniyede karşında durur aynı canlılıkla. aynı his aynı kızgınlıkla dikilirsin geçmişin karşısına. aynı gurur aynı kibirle ya da. ama gerçeğe döndüğünde hatırlamanın boş olduğunu anladığında bir omuz bile silkemezsin hayata.
gelecek yoktur.
hiç olmayacaktır belkide fakat herşey onun uğrunadır hayatta. ilk nefesini hep ikincisini düşünerek harcarsın maratonda. her adımını bitişe göre ayarlarsın. sözlerini bekletirsin belki bir kavgada intikamın soğuk tadını almak için sonunda. vaktin gelmesini beklersin hep sevgi için değerini bildiğini göstermek için kaybetmeyi belkersin bilmesen de.
karanlık bir tünelin ortasındasın iki uçta da aydınlık iki tarafta da düşman yarım yürürsün aklını geride bırakırsan yarım kalırsın sürekli ileriye bakarsan. planlar asla gerçekleşmese de umut verir insana geçmiş her zaman içindedir ama hep merhem olmaz yarana. mantık hırsın tetiğidir her ümit kurşunu biraz daha ilerletir namlua. hırsa kapılıp giderde gez göz arpacıktan cayarsan hayatında akar gider kör kuyuya. hedefe çok bağlanırsan mantığından şaşarsın o zaman kurşun gelir döner dolaşır sana.
zaman!
14.9.10
adı, adı hasandı.
adı, adı hasandı. çarpık bacaklı kara kura bir oğlan çocuğu daha 10-12 yaşı.
adı, adı hasandı nedense hiç ağlamazdı. utanırdı aynaya bakmaktan çünkü ıslahevinden yeni çıkmıştı. gözleri ellerinden daha karaydı yüreği bedeninden daha hapis. parmaklıklar önünden kalkınca kendi boşluğunda tıkılı kaldı. hasandı adı ne kadar dayak yediyse hiç uslanmadı. tuvalette temizledi adam da ama hiç hırsızlık yapmadı. hiç tek çocuk olmadı hep çoğul gezerdi ama yalnız yaşadı. ne kadar kaygan olsa da zemin hep ayakta kaldı, düşerken bile düşmanının gözüne baktı.
adı, adı hasandı. yokluğunu varlığında yaşadı paraya elini sürmeden adam seçti su içti. volta attı ama hiç boşa adım atmadı. çok da konuşmazdı derler ardından. okumazmışta, duydukları yetermiş ona, yetinirmiş o ne kadar yaşadıysa o kadardır hayat aslında. felsefe dediğin beş para etmez çünkü hayat nefes aldığın kadardı dermiş. adı hasandı işte. öylesine bir çocuk yitip giden arka mahallelerin birinde. kimse okumayacak diye hiç yazılmadı bu hikaye. kimse merak etmedi hasan şimdi nerede diye. öldü sandılar ama o zaten doğmamıştı bile. doğmak bir annenin sıcak kucağını bilmekle, bir gün yüzü görmekle. hasan hiç doğmamıştı o yüzden hiç mezarı olmadı.
adı, adı hasandı. kimse onu aramadı ama kimse onu unutamadı. hasan 15 yaşında bir bakkala çıraktı belinde sustalısı kimsenin canını yakmadı. demiştim ya hiç hırsızlık yapmadı çünkü para eline hiç deymedi. sokaklardaki kalabalıkta bir çift göz aradı son nefesini bekleyen tedirgin bir çift göz. ekmek verdiği her eli ezbere bilirdi hasan ona ekmek veren her eli öperdi. ihanetin kol gezdiği sokaklarda adalete inancını yitirmiş bir madur gibiydi. aynaya hiç bakmadı ömründe o yüzden hiç görmedi kendi gözlerindeki tedirginliği.
hasandı adı. hiç kafa kağıdı olmadı o yüzden hiç askere çağırılmadı. o bakkaldan çıkıp gittiği gün 20 yaşındaydı ve etrafı kalabalıktı. sevgiyle sadakati ayıran bir çizgide sevdasına hiç yer bulamadı. ince bir çizgide geçen ömrünü bir sevdayla ucundan yakmayı göze alamayacak kadar korkaktı. zaten gözlerine hiç bakmadı çünkü yalnızken kendini sevmek intihardan farksızdı. fakat sevdalanmak belindeki sustalıyı kalbinde saplı yaşamaktı.
adı, adı hasandı. sevdasına bu dünyada hiç yer bulamadı. kalbi sevda için çok küçük cesareti fazlaydı. karış karış gezdi keni dünyasını derin derin soludu hayatını. sonunda birgün sevdasının gözüde buldu aynasını. kirli ellerini uzatamadı çekemedi aynayı yüzünden. aynı yere bakan iki tedirgin gözle namlunun ucunda sallandı bir süre. kara kura bir oğlandı hasan hiç soyadı olmadı ekmek aldığı elleri ailesi saydı gizliden gizliye. sadık kaldı boşluğundaki karanlığın gizine. kovan yere düştüğünde kısacık hayatıyla oracığa gömüldü etrafındaki kalabalıkla birlikte.
adı, adı hasandı. hayatına sevdayı sığdıramadan bir hikayesi olmadan gitti bu dünyadan. ihaneti kendineydi bir tek, adaletsizliği kendine. çok konuşmadı derler ardından. konuşurlar bazen yalnız yaşadı kalabalık öldü diye. kimse merak etmedi hasan şimdi nerede. paraya deymeyen kapkara elleriyle hiç asılmadı şu dünyanın feleğine. ayağı kaydığında ilk defa bakıyordu sevdiğinin gözlerine. hasandı adı kimsesizliğiyle sevdası bu kadardı. kimseye anlatılmadı ve onu kimse untumadı...
adı, adı hasandı nedense hiç ağlamazdı. utanırdı aynaya bakmaktan çünkü ıslahevinden yeni çıkmıştı. gözleri ellerinden daha karaydı yüreği bedeninden daha hapis. parmaklıklar önünden kalkınca kendi boşluğunda tıkılı kaldı. hasandı adı ne kadar dayak yediyse hiç uslanmadı. tuvalette temizledi adam da ama hiç hırsızlık yapmadı. hiç tek çocuk olmadı hep çoğul gezerdi ama yalnız yaşadı. ne kadar kaygan olsa da zemin hep ayakta kaldı, düşerken bile düşmanının gözüne baktı.
adı, adı hasandı. yokluğunu varlığında yaşadı paraya elini sürmeden adam seçti su içti. volta attı ama hiç boşa adım atmadı. çok da konuşmazdı derler ardından. okumazmışta, duydukları yetermiş ona, yetinirmiş o ne kadar yaşadıysa o kadardır hayat aslında. felsefe dediğin beş para etmez çünkü hayat nefes aldığın kadardı dermiş. adı hasandı işte. öylesine bir çocuk yitip giden arka mahallelerin birinde. kimse okumayacak diye hiç yazılmadı bu hikaye. kimse merak etmedi hasan şimdi nerede diye. öldü sandılar ama o zaten doğmamıştı bile. doğmak bir annenin sıcak kucağını bilmekle, bir gün yüzü görmekle. hasan hiç doğmamıştı o yüzden hiç mezarı olmadı.
adı, adı hasandı. kimse onu aramadı ama kimse onu unutamadı. hasan 15 yaşında bir bakkala çıraktı belinde sustalısı kimsenin canını yakmadı. demiştim ya hiç hırsızlık yapmadı çünkü para eline hiç deymedi. sokaklardaki kalabalıkta bir çift göz aradı son nefesini bekleyen tedirgin bir çift göz. ekmek verdiği her eli ezbere bilirdi hasan ona ekmek veren her eli öperdi. ihanetin kol gezdiği sokaklarda adalete inancını yitirmiş bir madur gibiydi. aynaya hiç bakmadı ömründe o yüzden hiç görmedi kendi gözlerindeki tedirginliği.
hasandı adı. hiç kafa kağıdı olmadı o yüzden hiç askere çağırılmadı. o bakkaldan çıkıp gittiği gün 20 yaşındaydı ve etrafı kalabalıktı. sevgiyle sadakati ayıran bir çizgide sevdasına hiç yer bulamadı. ince bir çizgide geçen ömrünü bir sevdayla ucundan yakmayı göze alamayacak kadar korkaktı. zaten gözlerine hiç bakmadı çünkü yalnızken kendini sevmek intihardan farksızdı. fakat sevdalanmak belindeki sustalıyı kalbinde saplı yaşamaktı.
adı, adı hasandı. sevdasına bu dünyada hiç yer bulamadı. kalbi sevda için çok küçük cesareti fazlaydı. karış karış gezdi keni dünyasını derin derin soludu hayatını. sonunda birgün sevdasının gözüde buldu aynasını. kirli ellerini uzatamadı çekemedi aynayı yüzünden. aynı yere bakan iki tedirgin gözle namlunun ucunda sallandı bir süre. kara kura bir oğlandı hasan hiç soyadı olmadı ekmek aldığı elleri ailesi saydı gizliden gizliye. sadık kaldı boşluğundaki karanlığın gizine. kovan yere düştüğünde kısacık hayatıyla oracığa gömüldü etrafındaki kalabalıkla birlikte.
adı, adı hasandı. hayatına sevdayı sığdıramadan bir hikayesi olmadan gitti bu dünyadan. ihaneti kendineydi bir tek, adaletsizliği kendine. çok konuşmadı derler ardından. konuşurlar bazen yalnız yaşadı kalabalık öldü diye. kimse merak etmedi hasan şimdi nerede. paraya deymeyen kapkara elleriyle hiç asılmadı şu dünyanın feleğine. ayağı kaydığında ilk defa bakıyordu sevdiğinin gözlerine. hasandı adı kimsesizliğiyle sevdası bu kadardı. kimseye anlatılmadı ve onu kimse untumadı...
13.9.10
bişi dicem!
sevgili beni okumayan internet alemi,
diyecek öyle çok şeyim var ki.
çok uzun zamandır dillerde olan ramazan ayını anlımızın akıyla atalttık.
ilk haftasında hastaydım ikinci haftasında büyükbabam vefat etti sonrasında dünya basketbol şampiyonası denk geldi. ben bu ramazandan hiç birşey anlamdım. Allaha şükür erdik bayrama. ziyatretler yapıldı kahvaltılara misafir alındı ve sonunda aylardık dillerimizden düşmeyen referandumu da atlattık. aynı gün dünya ikincisi olduk.
benim hayatımın bu koşuşturmacası bundan öncesine dayanıyor aslında sevgili okumayanlar. aylardan nisan ben inglizcesini verememiş bir mezun adayı olarak stajıma başladım çeşitli ingilizce sınavları ve ales üzerinde de mülakatlarla boğuşarak ağustosa erdim. ne stajdan ne girdiğim sınavlardan birşey anladım. birer puanla beni süründüren okulumda değişen müfredat ve bölümümüzde boşalan kadro sonucu yaşadığımız sıkıntı da cabası.
ramazan ayının koşuşturmacası arasında hala ingilizceyle boğuşmanın yanında istanbul'da bir koşuşturma içinde kazandığım yüksek lisansın kayıdının yaklaşması ve ailemin beni göndermek istememesi gibi düşünce bunalımlarıda yaşadım.
aylardır diyorum ki ekim bir gelse...
ekimin bu kadar güzel bir ay olabileceğini düşünmemiştim.
hayatının bir düzene girdiği yeni başlangıç stresinin üzerinden atıldığı ama heyecanının devam ettiği sevimli bir ay ekim.
şimdi bu kadar sıkıntı sonucunda erdiğimiz noktada ben kararsız ve boşluktayım. cânım okulum hala çıkışımı vermedi. istanbul'da kalacak yerim hala yok. babamın bana son dakka golü atarak izin vermemesi muhtemel. falan filan.
bunca derdin arasında beni sevindiren ufak birşey var sevgili okumayanlarım. facebook hesabıma eklediğim yazıların arkadaşlarım tarafından beğenilmesi. benim ömrüm boyunca istediğim kitap çıkarma arzumun ayrı ayrı habersizce ateşlenmesini sağlamaya çalışmaları. kendime olan güvenimle aramdaki sorunları halledip kalemime güvenmeye başlamam ve bu işe el atmam gerekiyor. hayatın bir ucundan tutmazsam nerede olursam olayım içim kuruyacak biliyorum.
bişi dicem!
sevgili okumayanlarım, kitap çıkarmaktaki tek korkum kütüphanelere bile giremeyecek 3-4 kitapçının raflarında milyonlarca mavi kaplı kitapdan biri olarak kalacak rastgele bir iki sözcük olarak kalmak istemiyorum. ama o raflar arasında göz gezdiren birinin içini açtığı zaman gülümseyen veya bir damla yaş döken bir anına tanıklık etmek istiyorum.
ben çocukluğumdan beri ne istediğimden hep emin oldum ama hiç elde edemedim. şuçlusu da ben bulundum herhalde. bu yaşıma geldikten sonra tekrar katlanmak, boyun eğmek istemiyorum o yüzden herşeye karar vermek daha zor. herşey kolay olmalıydı oysaki artık ama daha da zor.
ben daha çook bişiler dicem beni okumamaya devam edin!
diyecek öyle çok şeyim var ki.
çok uzun zamandır dillerde olan ramazan ayını anlımızın akıyla atalttık.
ilk haftasında hastaydım ikinci haftasında büyükbabam vefat etti sonrasında dünya basketbol şampiyonası denk geldi. ben bu ramazandan hiç birşey anlamdım. Allaha şükür erdik bayrama. ziyatretler yapıldı kahvaltılara misafir alındı ve sonunda aylardık dillerimizden düşmeyen referandumu da atlattık. aynı gün dünya ikincisi olduk.
benim hayatımın bu koşuşturmacası bundan öncesine dayanıyor aslında sevgili okumayanlar. aylardan nisan ben inglizcesini verememiş bir mezun adayı olarak stajıma başladım çeşitli ingilizce sınavları ve ales üzerinde de mülakatlarla boğuşarak ağustosa erdim. ne stajdan ne girdiğim sınavlardan birşey anladım. birer puanla beni süründüren okulumda değişen müfredat ve bölümümüzde boşalan kadro sonucu yaşadığımız sıkıntı da cabası.
ramazan ayının koşuşturmacası arasında hala ingilizceyle boğuşmanın yanında istanbul'da bir koşuşturma içinde kazandığım yüksek lisansın kayıdının yaklaşması ve ailemin beni göndermek istememesi gibi düşünce bunalımlarıda yaşadım.
aylardır diyorum ki ekim bir gelse...
ekimin bu kadar güzel bir ay olabileceğini düşünmemiştim.
hayatının bir düzene girdiği yeni başlangıç stresinin üzerinden atıldığı ama heyecanının devam ettiği sevimli bir ay ekim.
şimdi bu kadar sıkıntı sonucunda erdiğimiz noktada ben kararsız ve boşluktayım. cânım okulum hala çıkışımı vermedi. istanbul'da kalacak yerim hala yok. babamın bana son dakka golü atarak izin vermemesi muhtemel. falan filan.
bunca derdin arasında beni sevindiren ufak birşey var sevgili okumayanlarım. facebook hesabıma eklediğim yazıların arkadaşlarım tarafından beğenilmesi. benim ömrüm boyunca istediğim kitap çıkarma arzumun ayrı ayrı habersizce ateşlenmesini sağlamaya çalışmaları. kendime olan güvenimle aramdaki sorunları halledip kalemime güvenmeye başlamam ve bu işe el atmam gerekiyor. hayatın bir ucundan tutmazsam nerede olursam olayım içim kuruyacak biliyorum.
bişi dicem!
sevgili okumayanlarım, kitap çıkarmaktaki tek korkum kütüphanelere bile giremeyecek 3-4 kitapçının raflarında milyonlarca mavi kaplı kitapdan biri olarak kalacak rastgele bir iki sözcük olarak kalmak istemiyorum. ama o raflar arasında göz gezdiren birinin içini açtığı zaman gülümseyen veya bir damla yaş döken bir anına tanıklık etmek istiyorum.
ben çocukluğumdan beri ne istediğimden hep emin oldum ama hiç elde edemedim. şuçlusu da ben bulundum herhalde. bu yaşıma geldikten sonra tekrar katlanmak, boyun eğmek istemiyorum o yüzden herşeye karar vermek daha zor. herşey kolay olmalıydı oysaki artık ama daha da zor.
ben daha çook bişiler dicem beni okumamaya devam edin!
9.9.10
keşke herşey özlemek kadar kolay olsa
keşke herşey özlemek kadar kolay olsa.
mavi gözlerini özlüyorum büyükbaba. sensiz ilk bayram bu. hatıraların gelince aklıma damlalara engel olamıyorum artık. sen gideli beri hiç yazmadım hakkında, hastalığın boyunca ya da. kelimelerin bittiği noktaya gelmek benim için çok ağır. aklımdan geçenleri aktardığım an dağılıp kaybolacaklarmış gibi geliyor. mürekkebin üzerine düşen gözyaşımın yazılanı silip acımı silmediği gibi. "iyi ki" diyorum "iyi ki anlımdan öpmüşsün, iyi ki dizine yatmışım, iyi ki seni güldürmüşüm, iyi ki..." ardından hep iyi şeyler diyoruz, iyi şeyler diliyoruz. seni çok özlesekte senin mutlu olduğunu hayal ediyoruz. bazen hala ordaymışsın giib geliyor. balkondan dışarıyı seyrediyormuşsun gibi. nilsu seni arıyormuş eve girince, resmini öpüyormuş daha 1buçuk yaşında. muhtemelern seni elinden tutup gezdirdiğini hatırlamayacak bile. ben 22 yaşındayım. ben hatırlıyorum benim elimden tutup parka götürdüğünü. ben hatırlıyorum horlayışını, gülüşünü. hangisi daha zor bilmiyorum ama özlüyorum.
keşke herşey özlemek kadar kolay olsa.
ben sularkralicesi'yim ya. keşke herşey su gibi akıp gitse bir kere de. ben tırnaklarımla kazıyarak yol açıyorum kendime her seferinde. yaralayarak kendimi. tüm sonuçlarım tükendi sanki. yarım yamalak kaldım işte. geçmişten mutlu değilim gelecekten umud etmek şuan için çok erken. artık bazı şeylerin yanıtını bilmek istiyroum. kendimi savunmak değil bir kere de desteklenmek isityorum. kabullenmek değil tercih etmek istiyorum. ama... amalar hiç bitimiyor. keşkeler birgünler çünküler amalar... bağlaçlarla yaşıyoruz sanki. bunu bir düşünmeli.
keşke herşey özlemek kadar kolay olsa.
yastığıma sarılıp geçmişi hatırlamak resimlerle gülmek ağlamak ve sonunda gerçeğe dönünce sanki dilini bilmediğin bir ülkeye düşmek gibi. elindekinin değerini bilmen onu kaybetmeyeceğin anlamına gelmiyor. bayramlar ne kadar geçmişi çağrıştırsa da olmuyor işte olmuyor....
mavi gözlerini özlüyorum büyükbaba. sensiz ilk bayram bu. hatıraların gelince aklıma damlalara engel olamıyorum artık. sen gideli beri hiç yazmadım hakkında, hastalığın boyunca ya da. kelimelerin bittiği noktaya gelmek benim için çok ağır. aklımdan geçenleri aktardığım an dağılıp kaybolacaklarmış gibi geliyor. mürekkebin üzerine düşen gözyaşımın yazılanı silip acımı silmediği gibi. "iyi ki" diyorum "iyi ki anlımdan öpmüşsün, iyi ki dizine yatmışım, iyi ki seni güldürmüşüm, iyi ki..." ardından hep iyi şeyler diyoruz, iyi şeyler diliyoruz. seni çok özlesekte senin mutlu olduğunu hayal ediyoruz. bazen hala ordaymışsın giib geliyor. balkondan dışarıyı seyrediyormuşsun gibi. nilsu seni arıyormuş eve girince, resmini öpüyormuş daha 1buçuk yaşında. muhtemelern seni elinden tutup gezdirdiğini hatırlamayacak bile. ben 22 yaşındayım. ben hatırlıyorum benim elimden tutup parka götürdüğünü. ben hatırlıyorum horlayışını, gülüşünü. hangisi daha zor bilmiyorum ama özlüyorum.
keşke herşey özlemek kadar kolay olsa.
ben sularkralicesi'yim ya. keşke herşey su gibi akıp gitse bir kere de. ben tırnaklarımla kazıyarak yol açıyorum kendime her seferinde. yaralayarak kendimi. tüm sonuçlarım tükendi sanki. yarım yamalak kaldım işte. geçmişten mutlu değilim gelecekten umud etmek şuan için çok erken. artık bazı şeylerin yanıtını bilmek istiyroum. kendimi savunmak değil bir kere de desteklenmek isityorum. kabullenmek değil tercih etmek istiyorum. ama... amalar hiç bitimiyor. keşkeler birgünler çünküler amalar... bağlaçlarla yaşıyoruz sanki. bunu bir düşünmeli.
keşke herşey özlemek kadar kolay olsa.
yastığıma sarılıp geçmişi hatırlamak resimlerle gülmek ağlamak ve sonunda gerçeğe dönünce sanki dilini bilmediğin bir ülkeye düşmek gibi. elindekinin değerini bilmen onu kaybetmeyeceğin anlamına gelmiyor. bayramlar ne kadar geçmişi çağrıştırsa da olmuyor işte olmuyor....
8.9.10
biliyor musun?
Biliyor musun? Doğru; ben anlatmazsam nereden bileceksin! Sen gittikten sonra güneş doğdu mu? Yağmur bu şehri sulara boğdu mu? Ardında bıraktıkların seni bana sordu mu? Ben anlatmazsam nereden bileceksin! Dinlemek ister misin gerçekten, hayat nasıldı sen çekip gitmişken?
Hani mavi gözlerin var ya senin, gökyüzü hiç mavi olmadı bir daha. Rüzgar hiç tatlı tatlı esmedi senin sevdiğin gibi. Hiç sahanda yumurta yapmadım, yatağın sağına hiç kıvrılmadım. Televizyon izlerken uyuya kalmadım, üstümü hep kendim örttüm. Çayı hep iki kişilik demledim ama sevdiğin çiçekli fincanları hiç kullanmadım. Terliklerimi ortalıkta bıraktım kimsenin ayağına takılmadı. Köpeği yürüyüşe çıkardım her akşam, dönüşte dondurma isteyen olmadı. Galiba herkes seni sordu bana ama ben kimseyi duymadım. Sesler anlamsızlaşmıştı artık sen şarkı söylemiyordun tüm evren sesini yitirmişti. Tüm İstanbul’lular gibi sırtımı verdim denize kızdığını bile bile. Komşulara gülümsedim hatta alışveriş yaptım Sevinç teyzeye. Sırtımı sıvazladı, gözlerinden yaş süzüldü. Parkta Engin’e rastladım gölgeyle oynadılar sana sarılırmış gibi sarıldı bana sonra neden bilmiyorum. Havalar hep kapalıydı ama hiç yağmur yağmadı iyi ki yoktun buralarda. Dayanılmaz sıcaklar geldi iyi ki yoktun buralarda. Kar bastırdı geçenlerde melekler konmadı bu sefer pencereye iyi ki yoktun. Kimse kardan adam yapmadı sen yoksun diye. Hemen kürüdüler yollardaki karları korkma! Hiç kaza olmadı. Sen gittikten sonra buraları hiç afet vurmadı Allah’tan. Çünkü kimse daha senin gidişini atlatamadı. Saçların gibi sarı değilmiş artık başaklar haberlerde alt yazı geçtiler. Leylaklar da tükenmiş artık kimse yetiştiremezmiş çünkü tohumların sırrını çalmışlar. Artık açılmayacakmış o çok sevdiğin fuarlar. Kitaplar sadece internetten sipariş edilebilecekmiş hepsi depolarda çürüyecekmiş iyi ki yoktun. Sen gittikten sonra kareli gömleğimi hiç giymedim. Çoraplarımın teklerini hiç kaybetmedim. Ekmeğin ağzını açık bırakmadım. Işıkları kapatmayı unutmadım. Hiç sinemaya gitmedim yalnız gitmeyi sevmediğimden değil hiç güzel film gelmedi iyi ki yoktun. Arkadaşlarımla görüştüm, kamp yaptım. Bir türlü bitiremediğim kitap vardı ya inanmayacaksın ama bitirdim. Bahçede domates yetiştirmeye başladım. Ama hava şartlarından dolayı hep yeşil kalıyorlar. Bundan pek hoşlanmayacaksın ama bol bol futbol oynadım, sağ bileğimi üç ay önce sakatladım hala sızlıyor. Ama asıl sızlayan ne biliyor musun? Doğru nereden bileceksin, buralara hiç uğraşmıyorsun ki.
Asıl sızlayan şey geçmişle şuan arasına sıkışmış olan kalbim. Sen gittikten sonra nefes alıp vermek zor olmadı; yürümek, yemek yemek, gülümsemek. Hiç biri zor değildi. Zor olan uyumaktı o yatağa yalnız girmek. Zor olan ağlamaktı senin üzüleceğini bilerek. Zor olan senin toprağın altında olduğunu bilerek toprağın üstünde kalabilmekti. Belki bu yazdıklarımın hepsi var oldu belki de hiç biri. İşin asıl sen gittikten sonra olanlar hiç ilgilendirmiyor beni. Sırf sen istedin diye nefes alıyorum, hayat seninle beraber yumdu gözlerini. Renkler seninle berber silindi. Artık kim ispatlayabilir ki gökyüzü mavi mi değil mi? Toprak seninle sevgi doldu artık dünyaya gelen herhangi bir bebek nasıl gülebilir ki? Artık leylaklar bitmiyor toprakta çünkü tüm güzellikler seninle dünyayı terk etti. Bulutların şekilleri bile aynı artık kimse merak etmiyor bulutlarım şeklini. Artık Leman Sam şarkı söylemiyor, artık hiçbir yerde caz dinlenmiyor. Artık yaşamak her insanın taşıması gereken bir yük sadece. Artık dünya duracağı günü bekliyor.
Bunların hepsi yalan olsa da tek gerçek var hayatım; sen yoksun. Seni özlemek nasıldır biliyor musun? Ben yeni öğrendim, iyi ki yoksun yoksa çok üzülürdün. Bisiklete binip yokuş aşağı gidememek gibi her yer yokuş sanki. Hani o sevdiğin şekerlemeler var ya onları tüm marketlerde arayıp bulamamak gibi. Senden ayrı kalmak kışı özlemek gibi o çok severek aldığın kazağı hiç giyemeyeceğini bilerek dolapta bekletip her gün denemek gibi. Televizyonda beklediğin bir filmi yayınlamamaları gibi. Günün her anını sayıp geceyi getirememek gibi. Hani senin her şeye bulduğun çözümlerden yoksun yaşamak gibi. Aşkım buna da bir çözüm bulmalısın. Sensiz nasıl yaşanır biliyor musun?
Hani mavi gözlerin var ya senin, gökyüzü hiç mavi olmadı bir daha. Rüzgar hiç tatlı tatlı esmedi senin sevdiğin gibi. Hiç sahanda yumurta yapmadım, yatağın sağına hiç kıvrılmadım. Televizyon izlerken uyuya kalmadım, üstümü hep kendim örttüm. Çayı hep iki kişilik demledim ama sevdiğin çiçekli fincanları hiç kullanmadım. Terliklerimi ortalıkta bıraktım kimsenin ayağına takılmadı. Köpeği yürüyüşe çıkardım her akşam, dönüşte dondurma isteyen olmadı. Galiba herkes seni sordu bana ama ben kimseyi duymadım. Sesler anlamsızlaşmıştı artık sen şarkı söylemiyordun tüm evren sesini yitirmişti. Tüm İstanbul’lular gibi sırtımı verdim denize kızdığını bile bile. Komşulara gülümsedim hatta alışveriş yaptım Sevinç teyzeye. Sırtımı sıvazladı, gözlerinden yaş süzüldü. Parkta Engin’e rastladım gölgeyle oynadılar sana sarılırmış gibi sarıldı bana sonra neden bilmiyorum. Havalar hep kapalıydı ama hiç yağmur yağmadı iyi ki yoktun buralarda. Dayanılmaz sıcaklar geldi iyi ki yoktun buralarda. Kar bastırdı geçenlerde melekler konmadı bu sefer pencereye iyi ki yoktun. Kimse kardan adam yapmadı sen yoksun diye. Hemen kürüdüler yollardaki karları korkma! Hiç kaza olmadı. Sen gittikten sonra buraları hiç afet vurmadı Allah’tan. Çünkü kimse daha senin gidişini atlatamadı. Saçların gibi sarı değilmiş artık başaklar haberlerde alt yazı geçtiler. Leylaklar da tükenmiş artık kimse yetiştiremezmiş çünkü tohumların sırrını çalmışlar. Artık açılmayacakmış o çok sevdiğin fuarlar. Kitaplar sadece internetten sipariş edilebilecekmiş hepsi depolarda çürüyecekmiş iyi ki yoktun. Sen gittikten sonra kareli gömleğimi hiç giymedim. Çoraplarımın teklerini hiç kaybetmedim. Ekmeğin ağzını açık bırakmadım. Işıkları kapatmayı unutmadım. Hiç sinemaya gitmedim yalnız gitmeyi sevmediğimden değil hiç güzel film gelmedi iyi ki yoktun. Arkadaşlarımla görüştüm, kamp yaptım. Bir türlü bitiremediğim kitap vardı ya inanmayacaksın ama bitirdim. Bahçede domates yetiştirmeye başladım. Ama hava şartlarından dolayı hep yeşil kalıyorlar. Bundan pek hoşlanmayacaksın ama bol bol futbol oynadım, sağ bileğimi üç ay önce sakatladım hala sızlıyor. Ama asıl sızlayan ne biliyor musun? Doğru nereden bileceksin, buralara hiç uğraşmıyorsun ki.
Asıl sızlayan şey geçmişle şuan arasına sıkışmış olan kalbim. Sen gittikten sonra nefes alıp vermek zor olmadı; yürümek, yemek yemek, gülümsemek. Hiç biri zor değildi. Zor olan uyumaktı o yatağa yalnız girmek. Zor olan ağlamaktı senin üzüleceğini bilerek. Zor olan senin toprağın altında olduğunu bilerek toprağın üstünde kalabilmekti. Belki bu yazdıklarımın hepsi var oldu belki de hiç biri. İşin asıl sen gittikten sonra olanlar hiç ilgilendirmiyor beni. Sırf sen istedin diye nefes alıyorum, hayat seninle beraber yumdu gözlerini. Renkler seninle berber silindi. Artık kim ispatlayabilir ki gökyüzü mavi mi değil mi? Toprak seninle sevgi doldu artık dünyaya gelen herhangi bir bebek nasıl gülebilir ki? Artık leylaklar bitmiyor toprakta çünkü tüm güzellikler seninle dünyayı terk etti. Bulutların şekilleri bile aynı artık kimse merak etmiyor bulutlarım şeklini. Artık Leman Sam şarkı söylemiyor, artık hiçbir yerde caz dinlenmiyor. Artık yaşamak her insanın taşıması gereken bir yük sadece. Artık dünya duracağı günü bekliyor.
Bunların hepsi yalan olsa da tek gerçek var hayatım; sen yoksun. Seni özlemek nasıldır biliyor musun? Ben yeni öğrendim, iyi ki yoksun yoksa çok üzülürdün. Bisiklete binip yokuş aşağı gidememek gibi her yer yokuş sanki. Hani o sevdiğin şekerlemeler var ya onları tüm marketlerde arayıp bulamamak gibi. Senden ayrı kalmak kışı özlemek gibi o çok severek aldığın kazağı hiç giyemeyeceğini bilerek dolapta bekletip her gün denemek gibi. Televizyonda beklediğin bir filmi yayınlamamaları gibi. Günün her anını sayıp geceyi getirememek gibi. Hani senin her şeye bulduğun çözümlerden yoksun yaşamak gibi. Aşkım buna da bir çözüm bulmalısın. Sensiz nasıl yaşanır biliyor musun?
30.8.10
ayna 30.8.10
aynanın ne tarafında durduğun çok önemli
'sır' içinde kaybolursan;
gerçekliğin yansımana dönüşür yanılsamaların gerçeğin olur.
sağın sol, solun sağ
galip gelir mantığın duygularına bilincindeki gizli savaşta.
taraf olmak istemesende durduğun yeri iyi belle
gün gelip sorduklarında dünyan sebebin olmasın ahirete.
p.s. After watching Inseption
'sır' içinde kaybolursan;
gerçekliğin yansımana dönüşür yanılsamaların gerçeğin olur.
sağın sol, solun sağ
galip gelir mantığın duygularına bilincindeki gizli savaşta.
taraf olmak istemesende durduğun yeri iyi belle
gün gelip sorduklarında dünyan sebebin olmasın ahirete.
p.s. After watching Inseption
29.8.10
ne istiyorum biliyor musun?
bendeki bu kararsızlık nerden geliyor ki?
ya da pervasızca gelen kelimelerin dökülüşüne izin vermem neden?
keşkelerim, belkilerimle o kadar çok zaman kaybettim ki yaptığım hesaplar hayatımı çaldı benden belkide.
yoruyor beni bazen düşüncelerim uykularımı çalıyorlar, rüyalarımı gündüz gözüyle görüyorum; onlar bile pembe değil. zaten mutluluğun rengi mavi bende ve ben öyle uzağım ki ikisine de.
bir ben varım sanırdım; herşeye koşuşturmuş bölünmüş ama gördüm ki çok fazla insan var çok dalları olan sağlam ağaçlar. bense yarım yamalak bırakmışım herşeyi; uzanıp tutacak dallarım kuruyup dökülmüş.
"benmişim kendimden bir korkak yapmışım" Nev ne güzel özetliyor işte.
bense kelimeler arasında bocalıyorum, dönüp duruyorum yığıyorum tepeleme.
yol bir yere gitmezmiş ya, yürümezsen gitmez ama senin attığın adımlarla ilerler o da zaman gibi işte. o da her nefesinde atıyor bir adımını sonra bir bakıyorsun 22 yaşındasın ve herşeyin yarım.
kitapçılarda dolaşıyorum, binlerce kitap var kaçı kaç kişi tarfından okundu, yüz yıllardır yazıyor insanlar ve bitmedi söyleyecekleri. en çok istediklerimden biri yazdıklarımı bir kitap haline getirmek ama,
ama ne fark edecek ki? o rafların arasına sıkışmış mavi kaplı bir kağıt yığınına dönüşecek hislerim, kelimelerim. aramayan yine bulamayacak beni. belki 3-5 kişi okuyacak belki kimse. milyonların ulaşabileceği bu blogda bile 4 tane izleyicim var onlarda okumuyorlar bile.
yani ne fark eder ki?
bilmiyorum.
ben yaptım bunu kendime. nasıl yaşanır bu tereddütle?
hep geçiş zamanlarım oldu ve o zamanlarda yoruldum hep. yaşarken değil çatışırken yoruldum ben.
işin özünü anlarım ben ve anlatırım. sözün aslı pek kalmaz dilimde.
"nefes almayı yaşamak sananlar büyük bir yanlıştalar" anlamında bir söz okudum geçenlerde. kim söylemiş hatırlamıyorum ama doğru işte.
benim adımda unutulacak mı böyle yada hiç kimseye ulaşacak mı sözlerim?
ben işin yaşama kısmına o kadar dalmışım ki nefes almayı unutmuşum yani kendimi. kendim için çarpışırken aldığım yaralar kabuk bağlasa da kanamaya devam etmiş. nasıl duracak bu iç kanama?
kelimelerimi tampon yapmaya çalışıyorum işte ama yetmiyor. kelimeler bile kaçıyor benden, yarım bırakıyorlar laflarımı. benimde hayallerim var ama kolay ve uzak ihtimalli. hayallerim; onlar bile kırık dökük ve kabullenmiş gerçeği. oysa marur ve uçuk olmalılardı dimi?
kendime sakladıklarımın çalınması öyle acıtıyor ki beni.
"soyuldum! kelimelerimi çaldılar" deyişim de ondan zaten.
onlar gidince benden geriye ne kalacak ki?
kırık dökük bir hayatım var içeride. oysa ben aynaya baktığımda gördüğüm kişi değilim. ben ben değilmişim gibi hissediyorum. ama insanlar aynadakini görüyorlar. insanlar ben olmayan biriyle eşleştiriyorlar beni.
ne istiyorum biliyor musun?
herşeye baştan başlamak. 3-5 yaşlarımdan. ya da silmek herşeyi günlüklerini yakınca geçmişin seni acıtmayacağını sanmak gibi.
ben artık hiçbirşey koştura koştura olsun istemiyorum. nefesimi dinlemek istiyorum. Nil'in şarkısı gibi "ben bu yaz...kendimle uzlaşmak..."
ben Feridun Düzağaç'ın şarkıları gibi sözler yazmak istiyorum, okuyabilmek isityorum. binlerce film izlemek, şiirlerimi derlemek, romanımı bitirmek, fantastik hikayeme başlamak, puzzle ımı bitirmek fotoğraf çekip sergi açmak, adım adım dolaşmak, güzel hikayeler yaşamak bunları paylaşmak istiyorum. elime kalemi aldığımda yaşadığım o tedirginlikten kurtulmak, her kararımda üstüme yığılan baskıdan kurtulmak, ben aynaya baktığımda kendimi görmek istiyorum. denizin bir parçası olmak, dalga sesiyle uyanmak tuz kokusunu içime çekmek, gün batımının denize yansımasını izlemek isityorum.
ben ne çok şey isityorum ve hiç birine sahip değilim, neden ki?
oysa ne kadar kolay şeyler istiyorum dimi???
ya da pervasızca gelen kelimelerin dökülüşüne izin vermem neden?
keşkelerim, belkilerimle o kadar çok zaman kaybettim ki yaptığım hesaplar hayatımı çaldı benden belkide.
yoruyor beni bazen düşüncelerim uykularımı çalıyorlar, rüyalarımı gündüz gözüyle görüyorum; onlar bile pembe değil. zaten mutluluğun rengi mavi bende ve ben öyle uzağım ki ikisine de.
bir ben varım sanırdım; herşeye koşuşturmuş bölünmüş ama gördüm ki çok fazla insan var çok dalları olan sağlam ağaçlar. bense yarım yamalak bırakmışım herşeyi; uzanıp tutacak dallarım kuruyup dökülmüş.
"benmişim kendimden bir korkak yapmışım" Nev ne güzel özetliyor işte.
bense kelimeler arasında bocalıyorum, dönüp duruyorum yığıyorum tepeleme.
yol bir yere gitmezmiş ya, yürümezsen gitmez ama senin attığın adımlarla ilerler o da zaman gibi işte. o da her nefesinde atıyor bir adımını sonra bir bakıyorsun 22 yaşındasın ve herşeyin yarım.
kitapçılarda dolaşıyorum, binlerce kitap var kaçı kaç kişi tarfından okundu, yüz yıllardır yazıyor insanlar ve bitmedi söyleyecekleri. en çok istediklerimden biri yazdıklarımı bir kitap haline getirmek ama,
ama ne fark edecek ki? o rafların arasına sıkışmış mavi kaplı bir kağıt yığınına dönüşecek hislerim, kelimelerim. aramayan yine bulamayacak beni. belki 3-5 kişi okuyacak belki kimse. milyonların ulaşabileceği bu blogda bile 4 tane izleyicim var onlarda okumuyorlar bile.
yani ne fark eder ki?
bilmiyorum.
ben yaptım bunu kendime. nasıl yaşanır bu tereddütle?
hep geçiş zamanlarım oldu ve o zamanlarda yoruldum hep. yaşarken değil çatışırken yoruldum ben.
işin özünü anlarım ben ve anlatırım. sözün aslı pek kalmaz dilimde.
"nefes almayı yaşamak sananlar büyük bir yanlıştalar" anlamında bir söz okudum geçenlerde. kim söylemiş hatırlamıyorum ama doğru işte.
benim adımda unutulacak mı böyle yada hiç kimseye ulaşacak mı sözlerim?
ben işin yaşama kısmına o kadar dalmışım ki nefes almayı unutmuşum yani kendimi. kendim için çarpışırken aldığım yaralar kabuk bağlasa da kanamaya devam etmiş. nasıl duracak bu iç kanama?
kelimelerimi tampon yapmaya çalışıyorum işte ama yetmiyor. kelimeler bile kaçıyor benden, yarım bırakıyorlar laflarımı. benimde hayallerim var ama kolay ve uzak ihtimalli. hayallerim; onlar bile kırık dökük ve kabullenmiş gerçeği. oysa marur ve uçuk olmalılardı dimi?
kendime sakladıklarımın çalınması öyle acıtıyor ki beni.
"soyuldum! kelimelerimi çaldılar" deyişim de ondan zaten.
onlar gidince benden geriye ne kalacak ki?
kırık dökük bir hayatım var içeride. oysa ben aynaya baktığımda gördüğüm kişi değilim. ben ben değilmişim gibi hissediyorum. ama insanlar aynadakini görüyorlar. insanlar ben olmayan biriyle eşleştiriyorlar beni.
ne istiyorum biliyor musun?
herşeye baştan başlamak. 3-5 yaşlarımdan. ya da silmek herşeyi günlüklerini yakınca geçmişin seni acıtmayacağını sanmak gibi.
ben artık hiçbirşey koştura koştura olsun istemiyorum. nefesimi dinlemek istiyorum. Nil'in şarkısı gibi "ben bu yaz...kendimle uzlaşmak..."
ben Feridun Düzağaç'ın şarkıları gibi sözler yazmak istiyorum, okuyabilmek isityorum. binlerce film izlemek, şiirlerimi derlemek, romanımı bitirmek, fantastik hikayeme başlamak, puzzle ımı bitirmek fotoğraf çekip sergi açmak, adım adım dolaşmak, güzel hikayeler yaşamak bunları paylaşmak istiyorum. elime kalemi aldığımda yaşadığım o tedirginlikten kurtulmak, her kararımda üstüme yığılan baskıdan kurtulmak, ben aynaya baktığımda kendimi görmek istiyorum. denizin bir parçası olmak, dalga sesiyle uyanmak tuz kokusunu içime çekmek, gün batımının denize yansımasını izlemek isityorum.
ben ne çok şey isityorum ve hiç birine sahip değilim, neden ki?
oysa ne kadar kolay şeyler istiyorum dimi???
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



















