24.5.13

Yazmak vs Yaşamak

Yola çıkmak için toparlanmalı önce, aklın ardında kalırsa adımları ağırlaşır insanın git gide. "Yol bir yere gitmez o bir durma biçimidir." diye tekrar ederim çoğu zaman içimden. Ne kadar haklıdır bunu söyleyen, çünkü yol tüm bağlarından soyutlayıp seni sana gösterir. Neyse yolun, gitmenin muhabbetini daha önce çok yaptık bugün derdim başka.

Aslında okuduklarınızdan farklı bir şey anlatmayacağım size. Az ya da çok bilirsiniz beni, bilmeseniz bu sayfayı açmazdınız. Oysa ben bunları kendimi bilmek için yazıyorum, gerçi bilmek neye yarıyor hala bulabilmiş değilim. Yazmak, tanımlamak, anlatmak hiçbir zaman çözmeye yaramıyor. Yaşamadan kelimelerin ülkesinden nasibinizi alamıyorsunuz fakat, yaşarken kelimelerin ülkesinde onları yazmaktan uzak kalıyorsunuz. Hayat bir dengeden ibaret; her his, her düşünce ying yong misali, hem birbirine karşıt hem içiçe. Tek bir karar; sert, kati, gerekli bir karar ile hayatı değiştirebileceğine inanmak zor. Duygularımızı susturmak için onca çaba sarfettiğimiz zamanlarda duygularımızı dinlemeden düşünebilmek ise imkansız.

Hayatımı kontrol altına almak istedim, yaralanmamak için kapattığım kapıların önüne mantıklı düşünceler, hesapları çözmekle görevli gardiyanlar diktim. İçeride kalemimi unuttuğumu farketmem yıllarımı aldı. Artık yalnızca düşüncelerimle oluşturduğum hikayelerim, aklımın izbelerine tünüyor, hepsi birbirini didikleyerek yaşamaya çalışıyor. İçlerindeki hissiyat yalnızca kurgu gereği var olduğundan ne yok olabiliyorlar ne var olabiliyorlar. Yazılmayan her hikayem hapis duygularımı biraz daha zincirliyor.

Yaşamak dediğimiz şeyin ne yaparsak yapalım hayattan tad almak olduğunu aheste aheste yeniden öğreniyorum. Kendi hapishanemden kurtarmaya çabaladığımı düşündüğüm hislerimi geri istiyorum. Çünkü yazmadan onları yaşayamam fakat, yaşamadan da yazmak mümkün olmuyor. Sağlam durmalı kurgular karşısında, hikayenin peşinden sürüklenmeden suyun akışını hissederek ilerlemeli. Bu gücü insana veren şey hislerimizdir, düşünceler rotayı çizse de onları hayata geçiren hislerimizdir. Abarttığımız gülüşler, yalnızca bir damlayla yetinen ağlayışlar ve anlamaya çalışmayı kabullenmekten kolay gören düşünceler; kendimizle girdiğimiz çatışmanın ürünleri.

Arada kalmak kötüdür, çatışma yorucudur çünkü. İnsan aradaysa, anlamış demektir ve anlamak insanın kendine verebileceği en kötü cezadır. Anlayan insan kati olamaz çünkü, tabi eğer duyguları aklının kalkanı değilse. İnsan güvende olmak ister, hep sırtını yaslamaktan bahseder oysa ki sırtını yaslamak yalnızca kalbini daha rahat açabilmek içindir. Yazmak kelimelere sırtını dayamak gibidir, kalbini aklının penceresinden insanlara göstermektir. Ben bundan mahrum olduğumdan beri yani kendimi mahrum ettiğimden beri, kelimelerimin hapsinde yaşıyorum.

Kelimeler aklımda cirit atarken yazamıyor olmanın betimlenecek bir tarafı yok çünkü anlaşılacak bir tarafı da yok. Ben kendi içimde ihtilal yaptım, aklımı duygularımın gölgesine aldım. Ne kadar pişman olursam olayım herhalde kabullenmeyi öğrenmeden  yeniden ya/ş/z/amayacağım...


8.5.13

akıl duyguyla çalışır





İzlediğimiz şeyler bizimle ne kadar alakasız olsa dahi etkilenebiliyorsak, bu hala hislerimizin çalıştığı anlamına gelebilir değil mi? Yoksa ben öyle olmasını ümit etmek istiyorum diye mi birikiyor gözümün kenarına bir damla, her keman sesi duyduğumda?

Yine başladım uzun cümler içeren kendime yönelik soru sormalara. Yalnızlığın, bu kalabalıktan uzak kalmakla alakalı olan durumdan ziyade daha kişisel bir şey hislerinin nefes nefes çürüyüşünü izlemek gibi, her hücremi sarmasına az kalmış olmasından sanırım bu sanrılar. Tahammül edebildiğim onca kocaman mesele varken bir tek ifadesiz yüz çılgına çeviriyor beni. Kendimi kime şikayet edebilirim ki, hırpalandıkça hislerime pranga vurup düşüncelerimi kapılarına nöbetçi koyan bendim. Şimdi üzülmek yerine aklımda evirip çevirip geçmişle, teorişlerle besleyip içimi kemiren saçma bir düşünce daha büyütüyorum her mantıksızlıkta.

Zamane Mecnun'u Leyla'sının başına getirdiği dertlere üzüldüğünde ortalığı yıkıp sonra konuyu "Benim sevgim hastalıklı... Kime başımı çevirsem zarar veriyorum." diyor. Benim göğsüm daralıp, gözüm buhulanıyor ama o buğu bir damlaya dönüşemiyor. Oysa ne güzeldi kim bilir hüngür hüngür ağlamak bir aşk acısını izlerken ya da gülmek sakar bir acemi aşık hallerini izlerken. Şimdi her "şey" uzak diyarlardan verilmiş bir nefes ile perdeyi dalgalandıran meltem gibi geçiyor içimden. Hissettirmeden, yerleşmeden, anlamadan, yormadan...

Aklıyla da sevebilir insan, bunca sene bunu öğretti bana. Ama akıl ancak duyguyla çalışır, bunu en başında bilseydim yaralanmayı bu kadar önemsemezdim. Şimdi, hala; hatırlamadığım, görmediğim yaraların acıları düşüncelerime kazınmış halde her gülüşümü, her damlayı akıl terazimde tartmak zorunda kalmazdım. Hislerim çok derindi onca sene önce, belki de kendi gözümde büyüktü başkalarının sevgisi de. Bir iki dost çiziği öyle bir derine işlemiş ki, kalbime bir bakış busesi değmeden düşünce kulesine hapsedildi.

Velhasılı kurmaca yaşadığımız hayatlarımız ne kadar açıksa yıkılmaya, o kadar sağlam durmalı duygularımız hayat karşısında. Bir garip buğulu perde arkasından gülümsüyorum ben hayata, bir umut kırıntısına sarılı yüreğim masallara inanmayı saçma bulsa da beklemekte hala. Kendimden kurtarıp kendine kavuşturmalıyım kendimi; ne kadar bencilce değil mi?! Ne anlamı var kurmaca mutlulukların, perasızca yaşayamıyorsak. Ne anlamı var pervasızlığın, sınırımızı bilmiyorsak!