28.9.15
üşeniyorum
affedin beni yaşadıklarımız hakkında o kadar çok söz söyleyen var ki - yakın çevremde en başta ben olmak üzere- bunları kaleme ya da klavyeye dökecek takati bulamıyorum kendimde. zihnim de duygularım kadar boşverememekle meşgul. boşluğun ortasındaki soğuk karmaşanın içindeyim uzun zamandır. şaşkın dahi değilim, alıştım. alışmak en kötüsüdür aslında değil mi? hep istediğimiz fakat elde edince gerilip sıkılganlaştığımız o ilginç duygu durum parodisidir alışmak. dünyayı gözümde küçülttükçe tepkisizleşmem gerekirken daha da sivrileşiyor kabullenemediğim yaşama çabaları. düşüncelerimde haklılığımı herkesin payını dağıtarak sağlasam da uygulamada tam anlamıyla varlık gösteremediğimden söylediklerim havada kalıyor gibi. en azından onlar deniyor demek kendime hakaret etmek oluyor. yoruluyorum o yüzden de üşeniyorum yazmaya...
8.5.15
Annelerin reklam çılgınlığı
Öncelikle benim her gün beni yeniden şaşırtan ve kendini yeniden sevdiren annem başta olmak üzere tüm şeker teyzelerim ve pamuk ninelerin anneler gününü kutlarım. Anneler günü yaklaştıkça ekranlar- ki bunu her anlamda teknolojik cihaz için kullanıyorum- anne temalı reklamla dolmaya başladı. Bir iletişimci olarak sadece reklamların ürün tanıtımı ya da eğlenceli yanlarını değil verilmek istenen mesaj ve ele alınan mesaj iletim şekline dair bir kaç satır yazayım istedim. Ama yorumlardan önce iletişim kanallarının artık herkesin kullanımına açık olduğunun bilincinde olmamız ve satış için yaptığımız çığırtkanlıkların insanları rencide etmemesine özen gösterilmesi gerektiğini düşündüğümü belirtmek isterim. Annesi vefat etmiş, annesinden uzak kalmış veya yetim olanların başka bir taraftan da anne olamayan ve anne olmayı tercih etmeyenlerin günlerce kesintisiz mesaj bombardımanına tutulması bu reklam kuşağının en can sıkıcı tarafıdır.
Geçen senelerde Teknosa'nın başlattığı bu Anneler gününe teknolojik bakış penceresi hem tüketici hem diğer markalar tarafından çok beğenildi. 41!29? ajans ile Alemşah Öztürk yine farkını konuşturmuş oldu böylece. ( https://vimeo.com/65369535 ) Sattığınız ürüne dair ihtiyaç oluşturmanın yanında ürünle tüketici arasında bağ kurmak ve bunu bir hikaye üzerinden gerçekleştirmek uzun matematiksel hesaplamaların yanında zekice ama abartısız bir prodüksiyon gerektirir. O yüzden hikayesi olan her reklam iyidir denemez.
Sosyal medya insan tepkilerinin hızlı şekilde ölçülebildiği fakat güvenilirlik konusunda büyük bir açığı olan bir mecra. Örneğin Beyaz Show eskisi kadar izlenmese dahi Beyazıt Öztürk 90lardan bu yana yaptığı skeçler yoluyla seyircisini sürükleme geleneğini devam ettiriyor. Haftalarca Candan Erçetin ile olan atışmaları haber bültenlerine dahi konu oldu ve videolar programdan daha çok izlendi. Tabi ki önemli olanın yalnızca izlenmek ya da haber olmak olmadığını anlamak yükseldikten sonra biraz daha zor. Videolarda kullandıkları dil başta çok eğlenceliyken işin sonuna doğru çirkinleşme safhasını dahi geçmişti. ( https://www.youtube.com/watch?v=F3rpFK267bI )
Anneler Günü çerçevesinde annelere sosyal medyalı şarkı söyletme fikri yeni teknolojiye alışmaya çalışan annelerle çok hoş bir uyum oluşturmuştu. "Yavrum seni layk ettim!" "Halanın arkadaşlık isteğini niye kabul etmedin?" "Pencereyi aç anne!" gibi günlük hayatımız sirayet etmiş cümlelerle tüketiciye hitap etmek hem sıcak hem esprili hem de doğru bir iç görü sonucuydu. Rafineri Ajansın Profilo için yaptığı seri markanın güvenilirliğini arttırmada büyük rol oynamıştı bence. ( https://www.youtube.com/watch?v=expZ9s0ZzGM ) Fakat farklı markaların birbirini tekrarlaması tüketicide bıkkınlık oluşturabiliyor. Aradan 3 yıl geçti fakat bu Anneler günü için de Demirdöküm aynı tarz bir reklamla çıktı karşımıza. Ümit Sayın'ın Ben Tabi ki şarkısının sözleri güzel bir şekilde duruma uyarlanmış olsa da tekrara düşüldüğü için etkisini kaybediyor reklam. ( https://www.youtube.com/watch?v=C83-C-gNrXA )
Daha önce denenmiş olan farklı bir tür ise gizli kameralarla anne çocuk ilişkisini ele alan reklamlardır. Arçelik'in 2014 yılında bir AVM içerisinde gerçekleştirdiği sürpriz basit etkili ve güzel bir jest olarak tüketicinin aklında kalıcı olmasını sağlamıştı. ( https://www.youtube.com/watch?v=dluCPzsQmwk ) Bu sene Kipa gizli kameraları çok farklı bir şekilde kullanarak adından söz ettirmeyi başardı. Bu reklamda en önemli olan şey samimiyetin tüketiciye geçmesi. "Bişeyşiteyşın al bana Nebahat'len kapışcaz!" diyen teyze fenomen olma yolunda ilerliyor. FCBArtgroup'un ve Yavuz Gel'in doğrudan insanlara ulaşan kampanyası tüketiciyi yakalamışa benziyor. Bence o teyze Kipa'nın reklam yüzü olmalı. (https://www.youtube.com/watch?v=OZ5IK16DWbQ )
Şarkıcılardan bir diğeri ise Arçelik oldu bu sene. Taze popçu klibi tadındaki reklam ağza dolanan ıpıslak şarkısı ile eh işte dedirtiyor. ( https://www.youtube.com/watch?v=BvRpq_UrbFw ) Vestel'in kısa sade ağız sulandırıcı reklamı Arçelik'inkinden daha zahmetsiz ve direkt mesajı ileten bir reklam olmuş. ( https://www.youtube.com/watch?v=KKVfZikUCE0 )
Tukcell Superonline'ın reklamı ise durağanlığının yanında zoraki bir gerginlik oluşturmuşa benziyor. ( https://www.youtube.com/watch?v=Wgzr_zl_TtU&feature=iv&src_vid=dluCPzsQmwk&annotation_id=54ca2ec6-0000-2051-ab96-001a113d4b18 ) Tukcell'inki ise annelere övgü dolu bir ithaf. (https://www.youtube.com/user/AkilliKadinlarKulubu?v=Ky0ZKJuFoGk )
Alfemo'nunki ise powerpoint sunumuna benzemiş. ( https://www.youtube.com/watch?v=DgsrvJQo7Bo )
Bilirsiniz P&G her şartta her ülke için ayrı bir yönetim biçimi ayarlar fakat dünya çağında kampanyalarını her zaman birbirine yakın tutar. Olimpiyatlara, spora, okullara verdiği desteği her zaman doğru şekilde tüketiciyle paylaşmaya dikkat eder ve bu konuda çok başarılıdır. Her kampanyası okullarda case study olarak okutulan kuruluş bu sene Türkiye için Olimpik Anneler reklamını hazırlamış. ( https://www.youtube.com/watch?v=bHvqpLakwAc ) Bir söyleşi tadında geçen reklam direk tüketiciyi muhatap alıyor ve Milli Olimpiyat Komitesi desteğiyle yerelleşmeyi ihmal etmiyor. Fakat İsrail'e desteği açısından kişisel olarak her tür ürününü - ki coca cola'nın Hindistan devşirmeli Özcan Deniz Sıla reklamına dair yapabileceğim teknik ve şahsi görüş yorumlarım ayrı bir yazı istiyor- boykot ediyorum. Ve diyorum ki bu ürünleri almazsanız ve çocuklarınız Olimpiyat katılamazsa dünya durmaz ama aldığınız takdirde onlar Filistin'deki çocukların nefesini kesmeye devam eder.
Geçen senelerde Teknosa'nın başlattığı bu Anneler gününe teknolojik bakış penceresi hem tüketici hem diğer markalar tarafından çok beğenildi. 41!29? ajans ile Alemşah Öztürk yine farkını konuşturmuş oldu böylece. ( https://vimeo.com/65369535 ) Sattığınız ürüne dair ihtiyaç oluşturmanın yanında ürünle tüketici arasında bağ kurmak ve bunu bir hikaye üzerinden gerçekleştirmek uzun matematiksel hesaplamaların yanında zekice ama abartısız bir prodüksiyon gerektirir. O yüzden hikayesi olan her reklam iyidir denemez.
Sosyal medya insan tepkilerinin hızlı şekilde ölçülebildiği fakat güvenilirlik konusunda büyük bir açığı olan bir mecra. Örneğin Beyaz Show eskisi kadar izlenmese dahi Beyazıt Öztürk 90lardan bu yana yaptığı skeçler yoluyla seyircisini sürükleme geleneğini devam ettiriyor. Haftalarca Candan Erçetin ile olan atışmaları haber bültenlerine dahi konu oldu ve videolar programdan daha çok izlendi. Tabi ki önemli olanın yalnızca izlenmek ya da haber olmak olmadığını anlamak yükseldikten sonra biraz daha zor. Videolarda kullandıkları dil başta çok eğlenceliyken işin sonuna doğru çirkinleşme safhasını dahi geçmişti. ( https://www.youtube.com/watch?v=F3rpFK267bI )
Anneler Günü çerçevesinde annelere sosyal medyalı şarkı söyletme fikri yeni teknolojiye alışmaya çalışan annelerle çok hoş bir uyum oluşturmuştu. "Yavrum seni layk ettim!" "Halanın arkadaşlık isteğini niye kabul etmedin?" "Pencereyi aç anne!" gibi günlük hayatımız sirayet etmiş cümlelerle tüketiciye hitap etmek hem sıcak hem esprili hem de doğru bir iç görü sonucuydu. Rafineri Ajansın Profilo için yaptığı seri markanın güvenilirliğini arttırmada büyük rol oynamıştı bence. ( https://www.youtube.com/watch?v=expZ9s0ZzGM ) Fakat farklı markaların birbirini tekrarlaması tüketicide bıkkınlık oluşturabiliyor. Aradan 3 yıl geçti fakat bu Anneler günü için de Demirdöküm aynı tarz bir reklamla çıktı karşımıza. Ümit Sayın'ın Ben Tabi ki şarkısının sözleri güzel bir şekilde duruma uyarlanmış olsa da tekrara düşüldüğü için etkisini kaybediyor reklam. ( https://www.youtube.com/watch?v=C83-C-gNrXA )
Daha önce denenmiş olan farklı bir tür ise gizli kameralarla anne çocuk ilişkisini ele alan reklamlardır. Arçelik'in 2014 yılında bir AVM içerisinde gerçekleştirdiği sürpriz basit etkili ve güzel bir jest olarak tüketicinin aklında kalıcı olmasını sağlamıştı. ( https://www.youtube.com/watch?v=dluCPzsQmwk ) Bu sene Kipa gizli kameraları çok farklı bir şekilde kullanarak adından söz ettirmeyi başardı. Bu reklamda en önemli olan şey samimiyetin tüketiciye geçmesi. "Bişeyşiteyşın al bana Nebahat'len kapışcaz!" diyen teyze fenomen olma yolunda ilerliyor. FCBArtgroup'un ve Yavuz Gel'in doğrudan insanlara ulaşan kampanyası tüketiciyi yakalamışa benziyor. Bence o teyze Kipa'nın reklam yüzü olmalı. (https://www.youtube.com/watch?v=OZ5IK16DWbQ )
Şarkıcılardan bir diğeri ise Arçelik oldu bu sene. Taze popçu klibi tadındaki reklam ağza dolanan ıpıslak şarkısı ile eh işte dedirtiyor. ( https://www.youtube.com/watch?v=BvRpq_UrbFw ) Vestel'in kısa sade ağız sulandırıcı reklamı Arçelik'inkinden daha zahmetsiz ve direkt mesajı ileten bir reklam olmuş. ( https://www.youtube.com/watch?v=KKVfZikUCE0 )
Tukcell Superonline'ın reklamı ise durağanlığının yanında zoraki bir gerginlik oluşturmuşa benziyor. ( https://www.youtube.com/watch?v=Wgzr_zl_TtU&feature=iv&src_vid=dluCPzsQmwk&annotation_id=54ca2ec6-0000-2051-ab96-001a113d4b18 ) Tukcell'inki ise annelere övgü dolu bir ithaf. (https://www.youtube.com/user/AkilliKadinlarKulubu?v=Ky0ZKJuFoGk )
Alfemo'nunki ise powerpoint sunumuna benzemiş. ( https://www.youtube.com/watch?v=DgsrvJQo7Bo )
Bilirsiniz P&G her şartta her ülke için ayrı bir yönetim biçimi ayarlar fakat dünya çağında kampanyalarını her zaman birbirine yakın tutar. Olimpiyatlara, spora, okullara verdiği desteği her zaman doğru şekilde tüketiciyle paylaşmaya dikkat eder ve bu konuda çok başarılıdır. Her kampanyası okullarda case study olarak okutulan kuruluş bu sene Türkiye için Olimpik Anneler reklamını hazırlamış. ( https://www.youtube.com/watch?v=bHvqpLakwAc ) Bir söyleşi tadında geçen reklam direk tüketiciyi muhatap alıyor ve Milli Olimpiyat Komitesi desteğiyle yerelleşmeyi ihmal etmiyor. Fakat İsrail'e desteği açısından kişisel olarak her tür ürününü - ki coca cola'nın Hindistan devşirmeli Özcan Deniz Sıla reklamına dair yapabileceğim teknik ve şahsi görüş yorumlarım ayrı bir yazı istiyor- boykot ediyorum. Ve diyorum ki bu ürünleri almazsanız ve çocuklarınız Olimpiyat katılamazsa dünya durmaz ama aldığınız takdirde onlar Filistin'deki çocukların nefesini kesmeye devam eder.
Etiketler:
#anneminiçindekiçocuk,
#Anneniçin,
#bentabiki,
anne,
anneler günü,
arçalik,
beyaz show,
Demirdöküm,
Kipa,
p&G,
reklam,
Tukcell
17.4.15
Haberler
Recel blog'da bugün yayınlanan Şimdilik Araftayım başlıklı yazımı henüz okumadınız mı? Sizi böyle alalım o zaman-----> http://recel-blog.com/simdilik-araftayim/
12.4.15
Depozitolu Hayatlarımız
“Biz bu dünyayı atalarımızdan miras değil, çocuklarımızdan emanet
aldık.”
Hatırlar
mısınız bilmem, çocukken boş süt şişelerini bakkala geri götürürdük.
Karşılığında ya şekerli sakız ya da 25-50 kuruş alırdık ona da depozito
denirdi. O zamanlar şimdiki gibi her mahallenin köşe başında bir cam şişe
kutusu yoktu. Annem soda şişelerinden kırılmış bardaklara kadar her cam ürünü
biriktirirdi. Araya araya iki üst mahallemizde geri dönüşüm için bir konteyner
bulmuştu, ayda bir toplanıp oraya giderdik. Kocaman kutunun içine attığımız cam
şişelerin çıkarttığı sesiyle eğlenirdik.
Plastik şişeli
içecekler de aynı kampanyayı başlatmıştı bir ara. Bardak hediye veriyorlardı, o
yüzden herkes biriktirmeye başlamıştı plastik şişeleri. Eve her gün çift gazete
gelir, günlük işlerde kullanılmayanlar bir köşede biriktirilir sobalı evi
olanlara misafirliğe giderken götürülürdü. Şimdilerde ise köyde tandır yakmak
için biriktiriyoruz gazeteleri. Çok çocuklu bir evdeki kağıt tüketimini hayal
bile edemezsiniz; sırf sıkıntıdan karalanmış sayfalar, yarım kalan defterler,
kullanılmamış kartonlar… Yaşlar büyüdükçe test ve çalışma kağıtları da
ekleniyor bunlara. Hepsi için ayrı bir poşetimiz vardı evde; kağıt çöpü.
Diyorlar ki
insanın içinde ne varsa o olurmuş; eğitim, yöneltme, bilinçlendirme ancak bir
yere kadar etkiliymiş. Bende onlara derim ki; bir şeyin varlığını bilmeden ona
karşı nasıl tutum geliştirir insan? İçinde ne olursa olsun evde ve okuldaki
eğitim bir şekillendirmedir, içindeki iyi ve kötüyü sorgulama imkanı verir.
İnsana bahşedilmiş onca şey aynı zamanda onun yükümlülüklerini de arttırıyor.
Kimseye büyük dertler edinmediği için kızamazsınız fakat insan olmanın
gerekliliklerini düşünmesi için bir fırsat sunabilirsiniz. Geleceğe umutla
bakmak isteyen her insan emanet aldığımız bu hayatı iade edeceğimiz gerçeğiyle
yüzleşmeli. Dünyayı iyi ve kötü bu hale getiren insandır. Sorumluluğu üstümüze
almak istemesek de bununla yaşamak zorunda kalacak olan bizim geleceğimizdir.
Geri
dönüşümle ilgili birçok bilinçlendirme çalışması yapılmasına rağmen insanlar
hala “Ben ayırsam ne olacak kimse ayırmıyor ki!” gibi bahaneler ileri sürüyor. Fakat
geri dönüşüm artık belediye yükümlülükleri arasına bile girdi. Bir telefonla
apartmana özel kağıt, şişe ve evsel atık ayırımlı konteyner getirebiliyorlar.
Üniversitede staja başladığımda faxta, fotokopide harcanan kağıt sayısına inanamamış,
ilk kağıt çöpünü ben aldırmıştım. Bunlar bir tek insanın kendi hayatında
yapabileceği ufak değişiklikler. Özel günlerde minik saksı çiçekleri, tohum
dağıtan firmalar sadece bir PR çalışması olarak değil aynı zamanda farkındalık
oluşturmak adına da çalışmalılar. Ev ve ofislere yapabileceğiniz bunca şey
varken büyük firmaların yapabileceklerini bir düşünün.
Çocukken
izlediğimiz Jetgiller çizgi filmi şu an yaşadığımız zamanlarda geçiyordu.
Oradaki gibi uçan arabalarımız, hologramlı telefonlarımız yok henüz fakat
teknoloji ne kadar gelişirse gelişsin insan için var. Son yılların sevilen
animasyon filmi Wall.E’nin geçtiği zamanlara da çok vaktimiz kalmadı. Doğada
yok olmayan şeyler üretmeye ve onları kullanırken bu kadar savruk davranmaya
devam edersek filmdeki gibi dünyadan kaçmanın yollarını arıyor olabiliriz.
8.2.15
Sosyal Medyada Ne Nerde?
Etiketler:
facebook,
fenomen,
ileti,
instagram,
nasıl kullanılır,
paylaşım,
pinterest,
sosyal medya,
tablo,
twitter,
vine
Dijital Yansımalar
Dünyada var olan her canlının kendine ait bir çevresi vardır. En
ufak mikro organizmalar bile birbirleriyle ve çevreleriyle etkileşime
geçmeden yaşayamazlar. Hatta parazitler gibi başka canlılar olmadan
varlığını sürdüremeyenler bile vardır. Sosyalleşmek, her canlının
olduğu gibi insanların da temel ihtiyaçlarından biridir. Maslow’un
“İhtiyaçlar Hiyerarşisi”ndeki ilişki kurmanın yeri hayatımızdaki gibi tam
ortadadır. Yani bedensel ve güvenlik ihtiyaçlarından sonra değerlerin
oluşması ve kişisel başarıdan önce. Şimdilerde internette dolaşan bir
resimde bu piramidin en altına internet/wifi yerleştiriliyor. Bu resim
aslında insan hayatının geldiği noktayı çok güzel yansıtıyor.
İletişim kitaplarında zaman değişse dahi tüm bu değişimin insanın
temel iletişim ihtiyaçları çerçevesinde olacağına yer verilir. Bu bakış
açısıyla şu an kullandığımız her dijital uygulamanın, aslında karşılayamadığımız
ihtiyaçlarımızın yerini doldurmaya çalıştığını söyleyebiliriz.
Kendini ifade etmek olarak tanımladığımız her yol aslında insanın
çevresiyle ve kendisiyle iletişim kurma yöntemidir. Örneğin resim
yapmak, yazmak, fotoğraf çekmek, tasarım yapmak, moda, müzik,
sinema… İnsanlar var olduklarından beri iletişim kurmaya çalışıyorlar.
Yöntemleri ne kadar çeşitlenirse çeşitlensin temelde aynı noktadan
besleniyorlar. Dolayısıyla zamanın getirdiği değişimler yalnızca temel
ihtiyaçların bir yansıması oluyor. O kadar ki var olduklarından emin
olmadığımız uzaylıların da bizimle iletişim kurmak istediklerini düşünüyor,
bunun üzerine onlarca kitap yazılıp film yapılıyor.
Hobi olarak nitelendirdiğimiz tüm sanat dalları şu an interaktif bir
şekilde ekranlar aracılığıyla yapılabiliyor. Mesafelere omuz çektiren
internet ve 3G bağlantıları, özlemi ortadan kaldırma iddiasındalar.
Gerçek hayatta elde edemediğimiz her şeyi, kurgulanmış animasyon
oyunlarında iki tık ile elde edebiliyoruz. Kendi hayalimizi kurmaya
ihtiyacımız dahi kalmıyor, bize tüm muhtemel mükemmellikleri
sunuyor dijital dünya tasarımcıları. Asıl önemli olan konu ise o tırnak
içerisinde mükemmel diye tanımlanan dünyalarda dahi açlık, güvenlik,
barınma ve tabi ki iletişim ihtiyacımızın aynı kalmasıdır. Kullandığı
araçlar geliştikçe daha fazlasına ihtiyaç duymaya başlayan insanın
açlığı hiçbir zaman sona ermiyor. Düşünün, mektupları günlerce beklemek bir sorun teşkil etmezken şimdi bir saniye gecikmeli giden bir mesaj yüzünden küplere biniyoruz. Buna rağmen karşı karşıya geldiğimiz zaman,karşımızdakinin aklımızı okumasını beklercesine suskun kalabiliyoruz.
Yalnız yaşayan insanların hayatında, bir insanın doldurması gereken yeri kediler ve ekranlar alınca, aynı sofrada oturan aile bireyleri göz göze gelmemek için uğraşınca, komşu, akraba, arkadaş toplantılarının sayısı düşünce ortaya sosyal medya platformları çıktı. Okuma yüzdeleri yerlerde sürünen Türk halkı, sosyal medya ilebirlikte her şeyin edebiyatını yapmaya başladı. Kahvehanelerde, televizyonda gördükleri her konunun uzmanı edasıyla konuşan amcalarla dalga geçmenin cefasını çekiyoruz sanırım. Tartışma programlarında birbirini dinlemeden bağrışan uzmanları izleye izleye karşındakinin cümlesinden ne çıkartsam da olay çıkartsam diye tetikte bekleyen insanlara dönüştük.
Bunların hepsinin nedeni temel iletişim ihtiyaçlarımızı yeterince tatmin edemememiz.
Eskiden bir haberi herkesin duyması için tellal çıkartırlarmış sokağa.
“Duyduk Duymadık Demeyin, Peynir Ekmek Yemeyin…” diye davuluyla
sokak sokak dolaşan tellallar onlarca insana mutluluğunuzu yayarlarmış.
Şimdi biz bunun için sosyal medyayı kullanıyoruz. Duymayan
kalmasın evliyim, mutluyum, bekarım, geziyorum, buralara da gittim,
bunları da yedim… Bunu da giydi desinler, bunları da tanıyor, buralarda
geziyor, şöyle arabaya biniyor, şöyle zengin, şöyle güzel desinler diye
özetlenebilecek bir kişisel tatmin ihtiyacı da var insanların. Mahalle baskısı
dediğimiz şeyin temelini bu kendini beğendirme, kabul görme ihtiyacı
oluşturuyor. Tabi ki bir âdeti yaymaya başladığınız zaman onun varacağı
yeri kontrol etmek pek de mümkün değil. Dolayısıyla “desinler desinler”
diyerek pohpohlanan dedikodu; gitme şöyle derler, yapma böyle derler
korkusuna dönüştü. Bu durum insanların bilinçaltında bir baskı oluştursa
da magazin gerçeği ile 90’larda yeniden kışkırtılan “desinler” ihtiyacı bu
baskı ile büyüyen annelerin çocuklarında “ne derlerse desinler” umursamazlığına
dönüştü. Özgürlük söylemlerinin de bu durumu körüklemesiyle,
aykırı olmanın alkışlanan bir şey olması gerektiği algısını oluşturdu. Şu an
dijital dünyada kaç beğeni almışım, kim ne yorum yazmış telaşesi ile kime
ne benim hayatım klişesinin aynı anda barınması tüm bu gelişmelerin sonucudur.
İnternet üzerinden her an paylaşım yapabilmenin verdiği rahatlıkla insanlar
günlük hayatlarını da dijital olarak yaşamaya başladı. Her bir iletişim
ihtiyacı için ayrı platformlar üreten teknoloji mühendisleri aynı zamanda
ekonomik ve sosyolojik akımlara da yön verdiler. Ücretsiz üye olunan her
site kendi içerisinde bir avmden farksız olmaya başladı. İçerisinde etkinlikler
düzenlenen, yüzünüzü nereye dönerseniz başka bir vitrinle karşılaştığınız,
indirimler ve oyunlarla satış yapmaya çalışanların bulunduğu
onlarca site. Tabi zamanla anlık paylaşım için mükemmel bir fırsat olan
mobil cihazlar için de uygulamalar geliştirildi. Tüm bu sitelerin, ücretsiz
indirdikten sonra her hafta güncelleme isteyen, cep telefonlarını kablolu
hâle getirecek kadar şarj tüketen mobil uygulamaları oluşturuldu. Peki
insanlar bu platformalarda iletişim ihtiyaçlarını nasıl karşılamaya çalışıyorlar?
Eskiden insanlar tanıdıklar vasıtasıyla birbirinden haber alır, karşılaşınca
uzun uzun konuşurlardı. Şimdi bir yerlerde karşılaşmayı beklemiyoruz,
uzaktan tanıdık da olsa Facebook’a ekliyorsunuz; kiminle görüşüyor,
nerelere gidiyor, annesi ne işle uğraşıyor vs. her şeyi anında öğreniyorsunuz.
Ortak arkadaşlarınız vasıtasıyla tanışmak artık bir tuşa basmak
kadar kolay. Uzaklarda olan tanıdıklarınızın gündelik hayatına dair tüm
detaylara, ordaymışçasına ulaşabiliyorsunuz. Anlatmak yerine fotoğraf
ekleyerek, yazarak ya da beğendiğiniz/beğenmediğiniz şeyleri paylaşarak
ilgilendiğiniz konuya herkesin dikkatini çekebiliyorsunuz. İnternet sitelerinin, afişlerin,
ilanların maliyetlerini ortadan kaldıran sayfalarla gezi, etkinlik, buluşma gibi organizasyonları
yüzlerce kişiye aynı anda haber verebiliyorsunuz. Hatta tanımadığınız insanlarla tanışabiliyorsunuz.
Hatta Foursquare uygulamasından yer bildirimi yaparak arkadaşlarınızın yakınlarda
olup olmadığını, saat kaçta nerede olduğunu, kimlerle nerelere gittiğini bile
öğrenebiliyorsunuz. Bu yüzden Foursquare’i bir annenin bulduğuna dair söylentiler
dolaşıyor. Yakınlarda olan arkadaşınız sizin orada olduğunuzu görüp arıyor, köşe başında
çarpışmışçasına muhabbete başlayabiliyorsunuz. “Buradayım.” diye bildirim yapıyorsunuz hemen tavsiye geliyor; “Arka sokakta muhteşem manzaralı salaş bir lokanta var. Gözlemesini denemelisin!” Hatta bunlara hiç gerek kalmadan önceden bırakılmış yorumları okuyor ve ne yiyip yemeyeceğinize, nereye gidebileceğinize karar verebiliyorsunuz.
Hisler insanın en naif ama en güçlü parçasıdır ve bu hisleri
paylaşmak, yorum yapmak, fikir danışmak, aklındakini söylemek
her gün yapılması gerekenler arasındadır. Yalnız yaşamaya
başlayan ya da etrafındakilerle ciddi ilişkiler kurduğundan dolayı
doğal davranamayan insanların çıkış kapısı da Twitter oldu. Aklına
geleni söyleyen, fiziksel zarar görmeden kavga edilebilen, mahallenin
meraklı çocukları misali tanıdık tanımadık herkese laf söyleyebildiğiniz
bir mekan Twitter. Hatta çoğu insan #kendimenot şeklinde
kullanımlarla not defteri olarak bile kullanıyor. 140 karakterle sınırlandırılmış
olması kendimizi ifade biçimimizi düzeltti mi bozdu mu tartışılır
ama insanların fikirlerini etrafa saçmasını kolaylaştırdığı kesin. Haberleri
izlemeden gerekli-gereksiz her bilgiye, düşünceye, akıma erişebildiğiniz, istediğiniz
kişiye statü, bürokrasi, sekreter gibi ön aşamalar olmadan ulaşabildiğiniz rahat bir alan sağlıyor Twitter. Instagram ise anlık kişisel fotoğraf paylaşımı amacıyla açılmışken yemek tariflerinden
elişi standına, karikatür kitabından fotoğraf galerisine kadar her gün
yenilenen akımlarıyla başka bir görsel bakış hâline geldi. Ünlülerin parıltılı hayatlarından
sıyrılıp doğal hallerini paylaşması ve selfie-özçekim çılgınlığının yayılmasıyla
popülerliğini arttırdı. Fotoğrafları kare olarak paylaştırması, düzenleme yapılamaması yan uygulama
ihtiyacına yol açsa da Instagram kendinden ödün vermeden yoluna devam ediyor.
İnsanları kendine uyduran bir başka uygulama ise Vine. 7 saniyelik video paylaşım sitesi olan Vine, kedili video paylaşımlarından ilham almışa benziyor. Onlarda şöyleyken bizde böyle, eskiden şunlar vardı şimdi buna dönüştü tarzda videolar en çok ortaokul çağındaki çocukların ilgisini çekiyor. Çocuklarının yaptığı komik hareketleri dünyaya yayan ebeveynler de bu sitenin sevilenlerinden. Gündeme çok çabuk ısınan Vine’da liderlerin konuşmaları kes yapıştır yöntemiyle birleştirildiğinde ortaya sivri mesajlar çıkabiliyor.
Kurulumunda hedeflenenin ötesine geçen sosyal medya platformlarının hepsi zamanla kendine ait bir dile sahip oluyor. Kullanılan cümle kalıpları, paylaşımların sıklığı, beğenilme
telaşları… Hepsinin kendine dair bir düzeni oluşuyor. Şuan öne çıkan
bu uygulamaların hepsi insanların günlük hayatta kaybettiği “paylaşmak”
kavramını tetikleyici nitelikte çalışıyor. Eve gelen misafire göstermek
istediğimiz albümleri Instagram’da, gündeme dair ya da
öylesine aklımıza eseni söylemek istediğimiz ama içimizde kalan
cümleleri Twitter’da, televizyonun var olmasını tetikleyen izleme
ve izlenme güdümüzü Vine’da, hepsinin yanında herkes duysun
ihtiyacımızı da Facebook’ta paylaşmaya çalışıyoruz.
Bunca kolaylığın yanında, teknolojik hakimiyetin hayatın gidişatını yaraladığı
ise başka bir gerçek. Yaşamın doğal akışı içerisinde karşılaştığımız
tesadüf, talih, şans, kısmet gibi kelimelerin önünü
kesiyor bu durum. Tatlı sürprizlere, ihtimallere yer kalmıyor.
Doğal ihtiyaçlarımızı dijital yollardan karşılamaya çalıştığımızdan
dolayı, kolaylık sağlamak için üretilen uygulamalar
bir taraftan da sanal duygu üretimine neden oluyor.
Abartılı sevgi gösterileri, bir etiket edinme, kendini ispatlama,
üstün görme, bilmiyorum demek yerine yalan da olsa
konuşmak gibi özellikle gelişme dönemindeki çocukların
duygusal yapısını bozabilecek birçok yan etkisi de var
sosyal medyanın. Gerçek ihtiyaçların dijital yansımaları
olarak ortaya çıkan uygulamalar abartılı görünüş altında derin
bir yüzeyselleştirme üretiyor. “Mış gibi” kalıbı sarıyor tüm
paylaşımlarımızın etrafını, büyük büyük puntolarla haykırsak
da sonuçta sesimiz çıkmıyor. İnsanların hayatına bu kadar
müdahil olmak, merakı körüklediği gibi insanların bilmeye
hakkı var izlenimini de doğuruyor ister istemez. Yani yazının
başlarında bahsettiğim “desinler” ve “derler” durumu, daha
da körüklenerek çıkıyor ortaya. Sahip olmadığımız şeyleri,
tadını veren bir ilizyon misali kapılıp gidiyoruz sosyal medyanın
dijital yansımalarına. Gerçek olmadığını bilip dozajında ve
doğru şekilde kullanılmadığı sürece sosyal medyanın sağladığı
yüzeysel hislerin ve körüklenen baskıların sonucu, teknoloji
mühendislerinin hesaplayamadığı yerlere varacaktır.
Sonuç olarak, sosyal medyanın gerçek hayatımızdaki sosyal hayatımızı
baltalamasına izin vermeden kontrollü biçimde kullanmayı bilmek gerekiyor.
İletişim ihtiyaçlarının dijital olarak giderilemeyeceği görülüp onları
gidermek için kullanılan bir araç olarak görülmeli sosyal medya. Şimdi
kullanımda olan ve bundan sonra üretilecek her yeni iletişim platformu,
temel iletişim güdülerimizi karşılamak amacıyla yola çıkacaktır. Bu
platformları kullananların da bu temeli hayatlarının ortasına almaktan
vazgeçmemesi gerekmektedir. Uygulamalar gelip geçicidir fakat insan
yaratılışının getirdikleri zamanın her evresinde aynı kalacaktır.
İrem Özal
Aralık 2014
Turuncu Dergisi
Adet olduğu üzere
Cahiliye devrinde nesillerinin devamını
sağlayamadığını düşünüp kız
çocuklarını bir utanç kaynağı olarak
görenlerin adetleri malumdur.
Dayısıyla gezmeye gitme heyecanıyla
hazırlanan kızlarını uğurlayan
annelerin acısı toprağın derinliklerinde
gizlidir hâlâ. Bu acı ile yoğrulan
Mekke toprağını şereflendiren,
iki cihan serveri Peygamber Efendimiz
(sav)’in soyunun kızlarından
devam etmesi ise Allah-ü Teala’nın
insanlara attığı koca bir tokattır. İslamiyetle
şereflenen Ashab-ı Kiram
eski adetlerinden sıyrılıp cömertlik,
yardımseverlik, zayıf olanı korumak
ve bunlar gibi birçok güzel haslet
üzerine kurmuşlar İslam âdetlerini.
Zaten İslamiyetin, adım atışımızdan
uykumuza kadar her anımızı
kuşatan bir yaşam düzeni olduğunu
görmemek mümkün mü? Yarattığı
her şeyi sistemler halinde, nedenler
silsilesi ile kuluna sunan Yaradan,
İslamiyeti bir hukuk ve yönetim şekli
olarak da göndermiştir. İnsan ilişkilerinden
alışveriş esaslarında kadar
her an İslamiyet ile kuşatılmıştır.
İslamiyet, incelikler dini olmasının
yanında sabır üzerine kuruludur.
Dünyada halife olarak yaratılan
insanın narinliği hanımlara verilmiştir.
İbadet şekillerinden haklarının
korunmasına kadar her hareketleri
bir zarafet içermektedir. Tüm bu
zarafetin içerisine derin bir güç
saklanmış, sabrın yükü de onların
yüreğine yüklenmiştir. Hz. Havva
annemizden Hz. Hatice validemizde
kadar birçok kadın, yaşantılarıyla
bu yaradılışın emsali
olmuşlardır. Kadınların sabrı,
becerisi ve derin bağlılığı onların
narinliğini gizlemiş olacak ki
zamanla kadından beklenenler
onun yaradılışını yaralamaya
başlamıştır. İslamiyetin özünden
uzaklaştıkça parçalanan
her şey gibi erkeklere emanet
olarak verilen kadınları korumak
nedeniyle ortaya çıkan
âdetlerde zamanla kadınlara
eziyet ederek uygulanır hâle
gelmiştir.
Kız çocuklarının ayrı medreselerde
ya da ev eğitimiyle fenden
siyasete, cebirden yabancı dillere,
musikiden mutfak becerilerine
kadar bilgiyle donatılmasını
önemseyen âdetimiz “Kız çocuğu
ilkokuldan sonra okumaz!”a
dönüştü! Fikri alınmadan devlet
yönetilmeyen valideler evdeki
huzuru kaçıran, derdi anlaşılamayan
bir yük olarak görülmeye
başlandı! “Kız olsun taştan olsun.”
diyen büyüklerimizin sözleri
unutulup erkek çocuğu olmaması
kadının kusuru sayılmaya başlandı!
Evin erzağını getirmekle
yükümlü erkekler “Evde yoğurt
yok.” diye kavga çıkarır hâle
geldi! Evde kadın misafir olduğunda
kafasını yerden kaldırmaması
öğretilen erkek çocuklarının
kızlarla gezip tozması “elinin kiri”
olarak görülür oldu! Kızlar ise
ders notu istese “namus belası”
denilir oldu!
Zamanın değişmesi ile açıklanmaya
çalışılan bu dönüşümlerin
asıl nedeni toplumdaki çarpıklıktır.
Bu çarpıklık, nostaljik
olarak görülen âdetlerimize bir
taraftan özlem duyulurken bir
taraftan da onları kendi keyiflerince
çekiştiren insanların
eseridir. “Ben parayı getiriyorum.”
diyerek köşeye çekilen
babalardan, ev işi yaparken
sürekli buna layık olmadığını
söyleyen annelerden; âdetleri
yük olarak gören, aileyi kalabalık
ve karmaşadan ibaret sayan,
sorumluluktan kaçmak için açık
kapı kollayan evlatlardan oluşan
bir toplumuz artık. “Âdet Üzere
Müslümanız.” diyorum ben. El
öpmeye âdet deyip harama
karışmasını umursamayan, farz
namazları kılmayıp etraftan laf
söylemesinler diye Cuma’ya
giden, kurban kesmenin geçmişten
gelen bir âdet olduğunu
düşünen, sadakayı eskilerini
dağıtmak olarak gören insanlar
topluluğuyuz. Âdettendir diye
yaptığımız her şey bizi İslamiyetin
aslından uzaklaştırıyor.
Nedeni öğretilmeden bir zorunluluk
olarak dayatılanlar daha
yetişme çağındayken insanları
çarpıklığa sürüklüyor. Kendi
kafasında yöre âdeti olarak görülen
şeyleri yaparak hayatını
devam ettiren bireyler İslamiyeti
öğrenme gereği duymuyor,
kulaktan dolma yaşıyor.
Oysa İslamiyetin her âdeti
insanların huzurla yaşaması için
oluşmuştur. Evliliğin daha ilk
bakışında “Mehr-i Müeccel” ile
gelinlik kızın hakları korunur. Nişan
sonrası Kurban Bayramı’na
denk gelirse gelin kıza takılan
altınlarla nisap miktarına ulaşır
diye kayınbabasının onun adına
“Nişan Koçu” keser. Bazı kesimlerde
hüküm giyme gibi algılanan
örtünme kadınlara dışarıya
çıkabilmeleri, rahatça hareket
edebilmeleri için verilmiş bir
özgürlüktür. Elbette şimdi
olduğumuz yerden Peygamber
Efendimiz (sav)’in zamanında
Medine’de kurulan Asr-ı Saadet
düzenine, o temiz sahabelerin
ahlâkına erişemeyiz. Lakin ahir
zamanda dahi olsak İslamiyet’i
hayatımızın temeline alır, bir
âdetmiş gibi istediğimiz kadarını
alıp yaşamaktan vazgeçersek
haksızlık dediğimiz her muamele
ortadan kalkacaktır.
İrem Özal
Kasım 2014
Turuncu Dergisi
asfalttaki izler
Her sabah şehir sokaklarının ilkrüzgarını ben göğüslerim. Güneş
daha değmeden iç ürperten
asfaltı ilk ben adımlarım.
Adımlarım da göğsüm kadar
küçüktür fakat şehrin en güzel
anlarına ilk onlar kavuşur. Daha
insanların telaşesi evlerden
sokaklara taşmamışken her
köşe başında bir arkadaşımla
karşılaşırım. Bazen toplanır
beraber dolaşırız, bazense rızkımı
aramaya yalnız devam ederim.
Ben ne kadar çekingen isem şehir
o kadar kuşatıcıdır. Bin bir çeşit
ayak izi vardır yeni dökülmüş ıslak
betonda. Üzerinden yıllar geçse
de asırlara dayanan eserler misali
kazınır şehrin tabanına ayak izleri.
Dolmuşçuların sesleri yankılanmaya başladığında
sabahı başlar şehrin. Topuk sesleri korna seslerine
karışmamışken daha dolmuşçuların çay kaşıkları
selamlar günün ilk ışıklarını. Kimi zaman eşlerinin
yanlarına verdiği peynir ekmeği, kimi zaman fırının o
günkü ilk simidini paylaşırlar benimle. Duraklarda uzun
kuyrukların saati geldiğinde kepenklerin açılma zamanı
da gelmiş demektir. İşte o zaman soluğu bakkal Ferit
amcanın camekânında alırım. Sabah bereketi niyetine
bir tas süt koyar önüme. Kokuyu duyan arkadaşlarımla
her yudumumuzda dua ederiz ona. Demirle, taşla örülü
koca şehrin bana ev olan yerleri bahçeler, parklar ve
yeşilliklerdir. Toprağa basmanın huzurunu yeni dökülmüş
asfalta bile değişmem. Bazen ağaçlara tırmanır,
minicik de olsun bir parçası olduğum şehri izlerim uzun
uzun. Zaman zaman yapraklar üzerime düşer, yorgan
niyetine sarmalanırım onlarla.
Yağmurun kaldırımları delice ıslattığı bir geceydi.
Yüksek demirli bir kapı eşiğine sığındım, şehri izledim
titreye titreye. Rengarenk şemsiyeler göklerden derin
bir nefes alıp koşa koşa yeryüzüne inen damlaları karşılamak
için çırpınıyordu sanki. “Hoş geldiniz.” dercesine
oradan oraya savruluyordu yapraklar. Tüm bunları görmeyen
sadece insanlardı. Onların başları yerde, akılları
yalnız kendilerindeydi. Beni, sindiğim o köşede görmelerine
imkan yok derken büyük bir gıcırtıyla açıldı demir
kapı. Ben kaçmaya hazırlanırken bir eliyle tuttuğu
şemsiyeyi koltuğunun altına sıkıştırıp beni kucakladı.
Gözlerimi kocaman açıp etrafımı korka korka izlerken
beni kurulayıp önüme bir tas süt koydu bir adam. Bakkal
Ferit amca gibi göbeği ya da bıyığı yoktu. Sokaklarda
gezinirken insanlardan korkmamayı öğrensem
de bazı arkadaşlarıma neler yaptıklarını gördüğümden
her zaman temkinli davranıyordum onlara karşı.
Tanımadığım insanlara öyle kolay güvenemezdim. Beni
bıraktığı yerde hiç kımıldamadan durdum bir süre. O da
aynını yapıp durduğu yerden beni izledi sadece. Sonra
onu görmezden gelip yalanmaya başladım. O da beni
görmezden gelip evin içinde dolanmaya başladı. Onun
bakmadığı bir an yavaş yavaş süt kasesine doğru yaklaştım
ve bir güzel karnımı doyurdum. Bir aralık cam
bulup çıkmak niyetindeydim ki pencereden rengarenk
ışıklarla dolu şehri gördüm.
Benim kaldırımlarında dolandığım, ağaçlarına tırmanıp
cami avlularında güneşlendiğim şehri güvercinler böyle
mi görüyordu gerçekten?! Her yer rengarenk ışıklarla
doluydu. Sanki Sakarya Caddesi tüm şehri kaplamıştı
ama bir farkla; insanlar çok ufak görünüyordu. Onların
beni kovaladıkları zaman gözlerine ne kadar küçük
göründüğümü şimdi anlamıştım. Ben şaşkın şaşkın
camdan bakarken beni evine alan adam arkamdan
bana sesleniyordu. “Pistt… Pisi pisi… Adın yok mu senin?
Ne koysak adını? Islak koyalım mı? Sevmediysen başka
bir şey buluruz. Hımm… Gece gece ne yapıyordun sen
buralarda? Arabada telefonumu unutmuş olmasam
görmeyecektim seni. Sabaha kadar donardın dışarıda.
Gece koyalım mı adını? Sevdin mi? Çok mu iddialı oldu
yoksa!...”
Benim onu anlayıp anlamadığımı düşünmeden sorular
sordu bütün gece. Sonra bir an; “Ben sana isim
arıyorum ama kendimi tanıştırmayı unuttum. Ben
Tekin. Elektrik teknisyeniyim. Ev arkadaşım Hakan seni
gördüğü zaman hiç mutlu olmayacak ama bence sen
ona kendini sevdirebilirsin, ne dersin?” dedi. Böylece
tanışmış olduk. Tekin tatlı bir adamdı. O yağmurlu gecede
kafasını yerden çevirip beni görmüş beni evinde
misafir etmişti. Ev arkadaşı Hakan gerçekten de beni
pek sevemedi. Zaten ben de ev hayatını pek benimseyemedim.
Arkadaşlarımı, dolmuşçu amcalarımı,
bakkal Ferit amcayı, üzerime düşen yaprakları, sabah
rüzgarının ürpertisini, cami avlularındaki güvercinlerle
oynamayı ama en çok da toprağa basmayı özlemiştim.
Bir gün, masasının üstünde Tekin’in çok sevdiği boyaların
birine basıp defterinde gezinerek hoşça kal notu
yazdım. Tekin marketten elleri kolları dolu gelmişti. O
poşetlerin bir kısmını mutfağa taşırken aralık bıraktığı
kapıdan çıktım.
İnsanın şehrin içinde ondan soyutlanarak yaşadığı, kendine
onunla ama ondan uzak bir dünya kurduğu yerin
adına apartman dairesi deniyor. Sabahları kıvrıldığım
yerden kalkıp tüm camlarda güneşi arardım ama her
yer karanlık olurdu. Akşam ezanı vakti cami çevresinde
uçuşan kuş sürülerini arardı gözlerim, bulamazdı. Tekin’le
kaldığım sürede rahatım yerindeydi fakat şehre
özlemim kadar ürkekliğim de artmıştı. Bana “Gece”
diye seslenirdi Tekin ama o geceleri göğü kaç renk
siyah boyar bilmezdi. Masasına gömülüp çalıştığı vakitlerde
beni hep uzak tutardı kendinden, çünkü çalıştığı
şeylerden ateşler sıçrıyordu. Bazen hiç konuşmuyordu.
İşten gelip bana merhaba bile demeden mutfakta bir
şeyler hazırlıyor, televizyona bakarak hazırladıklarını
yiyip masasına oturuyordu. Cüzdanını salon masasına
döküp paraları ayıklarken de hiç gülmüyordu. Uyandığında
da çok mutsuzdu, yatarken de. Bazen neşelenmek
için o beni severdi bazen ben onu neşelendirmek
için kucağına yatardım.
Masanın üstünde hep boyalar ve defterler dururdu. Çoğunlukla
resim yapamasa bile karşılarında durup onları
seyrederdi bir süre. Bazen “İlham geldi.” deyip gözleri
kısılana kadar, defterler üzerinde, renklerle oynardı.
Sabah işe giderken ne kadar bitkin olsa da dönünce tamamlamak
ümidiyle çıkardı kapıdan. Beni sevmeye bile
vakti olmazdı bazen; çamaşır yıkamaya, ütü yapmaya,
bulaşık yıkmaya da… Tekin’in beni bulduğu gece, insanların
telaşla nereye koştuğunu anlamıştım; kaçıyorlardı.
Şehirde yaşamak için şehirden kaçıyorlardı. Benim
kapı eşiğine sığındığım gibi onlar da evlerine sığınmak
istiyorlardı yalnızca.
Şimdi yine kırk kere sökülüp yeniden yapılan bir asfalt
sokakta yürüyorum. Yine gece, yine yağmur yağıyor. Bu
sefer bir eşiğe, bir kovuğa, bir verandaya sığınmak yerine
şemsiyeler gibi hoş geldin diyorum her bir damlaya.
Arkamda ayak izlerimi bırakıyorum bu şehirde yaşadığımı
hissederek.
İrem Özal
Ekim 2014
Turuncu Dergisi
Marifet
Çift haneli yaşlara ilk geçimi buruk bir tebessümle anarım hep. Dirseklerim okul sıralarına alışmıştı, onca zaman giymeyi heyecanla beklediğim önlüğümden ayrılmış forma olarak etek gömlek giymeye başlamıştım. Büyümek böyle bir şey diye düşünmüştüm; alıştığın şeyleri değişen bir bedenle tekrarlamaya devam etmek. Okuduğum kitapların sayfa sayıları artmış, harfleri küçülmüştü. Artık oyuncakların yerine boya kalemlerim saçılıyordu odama. Çünkü seviyordum hayal etmeyi. Yaz tatillerinde Anamur’a giderken gördüğüm bozkırları, dağları, arabanın sıcağında durmadan söylenen annemi, nadiren rastladığımız şahinlerin uçuşunu izlemeyi, uzaklarda gördüğüm koyun sürülerini… Her şeyi çizmek istiyordum, hayatıma not düşer gibi.
Sonra sonra resim yapma isteğim geçti tabi ki. Başka uğraşlarım oldu; masa tenisi, flüt, keman, genç kız dergileri, günlükler, akrostiş şiir gibi. Her çocuk gibi benim de derdim belliydi; her düşündüğümü, hissettiğimi, gördüğümü kendi dilimde yansıtmak. Okuldaki dersler bize belli bir düşünme şekli sunarken, okul dışında yaptıklarımızla hem düşüncelerimiz hem karakterimiz şekilleniyordu. Böylece bedenimiz okulda zapt edilmeye çalışılan enerjimizi atarken, rutinimizi bozan her şey bize okuldan daha ilgi çekici geliyordu.
Yirmili yaşlarımda ise kendimi tadı gelmiş ama olgunlaşsın diye dalda bırakılmış meyveler gibi hissediyordum. Düşüncelerime yetişemeyen bir hayatı yaşıyordum. Resimlerimdeki hayallerden eser yoktu zihnimde, artık çok daha uzaktı düşlerim. Düş kurmak gittikçe zorlaşıyordu çünkü her şey çok gerçek ve çok dramatikti. Hiç bitmeyeceğini sandığım ergenlikle kavgalıydım, hiç gelmeyeceğini sandığım gelecekle kavgalıydım. Sanki hayatım hiç ulaşamayacağım bir yerdeydi ve ben ona geç kalmıştım. Durup dinlenemez, bir saat bile hayattan kopamazdım. Her ortamda bulunmak ve bulunduğum her ortamda ‘var olmak’ istiyordum.
Gece ile gündüzün farkını göz kapaklarım değil, içimden esen rüzgar belirlesin istiyordum. Yapılacak çok şey vardı ve canım hiçbirini yapmak istemiyordu. Yapmak istediklerime ulaşmak için ise çok fazla çalışmak gerekiyordu ve canım onu da istemiyordu. Yaptığım işi düzgün yapıyordum; başkalarından çok daha fazla çaba harcıyor, çok daha geniş düşünüyor, olması gereken üzerine kafa yoruyordum. Fakat içime sinmiyordu; ne sonuç ne de aldığım karşılık. Üniversite sıraları böyledir, çoğu zaman yalpalayarak geçer, çünkü dümdüz gitmesi insana hiçbir şey katmaz. Alttan aldığın dersin yükü aynı zamanda bir ferahlıktır. Final dönemi uykusuz geçirdiğin hafta aslında bir direnişin ilanıdır.
Marifet yaptığın işi sahiplenmektedir, onu isteyip istememekte değil. Hiçbir şeyin mükemmel olmayacağını kabullenemesem de anlamıştım. Yine de adımın geçtiği her yerde ‘var olduğum’ belli olsun istiyordum. Elime aldığım her şeyi düzenleyip benimmiş hissiyle sahiplenmeye çalışıyordum.
Kurmayı bile ertelediğim düşlere doğru bir tek düşünce dahi beni tedirgin etmeye yetiyordu. Büyümek böyle bir şey diye düşünmüştüm; artık değişmeyen bir bedende alıştıklarına saplanıp kalmak. Oysa içimde bazen bir heyecan esiyordu ve kilitli bütün kapılarım ardı ardına açılıyordu. Fakat gerçeğe döndüğümde o kilitlere elimi uzatmaya bile cesaretim yoktu.
Okulda kafamıza yerleşen düşünce şeklinden kopup aklımı başıma almam için birkaç sene hayatın akışına göre beklemem ya da sürüklenmem gerekiyordu herhalde. Otuzlarımın korkusu daha gelmeden sarmıştı içimi. Marifetlerimin, yani sahiplenerek, tüm çabamla ürettiklerimin, emek verip duvarıma asmaktan ibaret kalan diplomalarımın, bana ne kattığını sorguladığımda kocaman ama dağınık bir iç zenginliğiyle karşılaştım. ‘Buna değerdi.’ diyebileceğim hiçbir şey edinmişim gibigelmiyordu. Hiç gelmeyecekmiş gibi dediğim gelecekteydim ama düşündüğüm kadar parlak görünmüyordu gözüme.
Yaptıklarım ve yapmadıklarımı önüme koyup onları yarıştırırken geçirdiğim dönemde, başta kendim olmak üzere birçok şeyi suçladım. Sürekli değişen ya da değiştirmeye çalışırken içine sıkıştığımız sistemler, yıkılmaz tabular karşısında şaşkın birer çocuktuk, karar verme yetimizi tamamen elimize alamıyorduk. Ne istediğimizi tam olarak bilmesek de bildiğimiz bir şey vardı; o da bize dayatılanlardan hoşlanmadığımız. Yeniliklere de pek çabuk
alıştığımız söylenemezdi. Bir yandan değişim için çabalarken diğer yandan ona direniyorduk. Keşkeler, belkiler, neyseler uzayıp gidiyordu. Durumum elle tutulur tek nedenle özetlenemiyordu.
Marifet savaşmaktan vazgeçmeden beklemeyi bilmekteydi belki de. Hayatın akışına göre duraksadığım dönemlerde çok fazla soru sorup olması gerekene kafa yormaya devam etmiştim. Düzeltmeye çalıştığım her hamle, başka hataları sürüklüyordu peşinden. Hayata karşı sürekli savunmada olmak çok yoruyor insanı. Bir düzenin nasıl döndüğünü anlamak onun içinde var olmayı kolaylaştırmaktan çok zorlaştırıyor.
İnsan otuzlarına gelince kendini sorgulamaktan vazgeçiyor, yirmilerinde yüzleştiği çocuğun kırıklarını gizlemek için girdiği savaşı sürdürüyor sessizce. Düşünce kalıplarının dışına çıkmaya çalışırken edindiği zenginlikler onu daha sert biri haline getiriyor. Hayata dair söyleyecek çok daha fazla sözü olsa da bunları yakınarak değil, anlayarak söylemeye çalışıyor.
Marifet, yaptığımız her işin kocaman bir düzenin parçası olduğunu bilmek ve düzeni suçlamadan önce kendini hesaba çekmekte. Marifet, otuzlarına gelene kadar kendiyle çatışmaya sokulan bilinçleri
kalıplaştırmadan yoğurabilmekte. Marifet, herkesin aynı sıralamaya göre yaşamasını, aynı başarıyı sağlaması, aynı düşünmesini beklememekte. Marifet, herkese ‘var olmak’ istediği alanda bir yer açabilmekte. Marifet, zihinlerimizi geçmişte vahlandıklarımız ve gelecekten beklediklerimizin bize bağlı olduğu gerçeğiyle yüzleştirebilmekte. Marifet, büyümeyi alışkanlıktan çıkarıp “hayat"a dönüştürebilmekte.
İrem Özal
Eylül 2014
Turuncu Dergisi
Miladi Takvim Bayramı

Bayram geliyor, klasik heyecanlar doluyor içimize. İşe gidilmeyecek,
üç gün de olsa. Bazıları evde keyif yapmayı, bazırları aile efradı olarak
toplanıp siyaset ve futbol konuşmayı tercih edecek. Her sabah erkenden
kalkanlar uykuya doymaya çalışacak. Bazıları ise kendini otellere atıp
zorunlu hayatından uzaklaşmaya çalışacak. Adı üstünde bayram tatili.
Ramazan ayı süresince açın halinden anlamak, vücudunu ve ruhaniyetini arındırmak için oruç tutan kulunun ağzı tatlansın diye Allah-ü Teala’nın bahşettiği bayram geliyor. Şeker ve kolonya tutmak
adetten olduğundan adına şeker bayramı diyenler var. Miladi takvimizde kırmızı renkle işaretlenen
tatillerden biri haline gelen dini bayramlardan biri daha geliyor. Haftasonundan hallice kültürel paylaşımlarımızı da sıradanlaştırdı. Tekstil konusunda iyi durumda olan ve insanların alım gücü artan ülkemiz sağolsun, yeni kıyafet almak için tek ihtiyacımız; canımızın istemesi. Reklamlarda geçmiş duygularımıza dokunmaya çalışan kırmızı rugan papuçları hatırlayanlar şimdilerde torunlara harçlık yetiştirme derdinde. Akrabalıklar artık iş ilişkisi düzeyinde yaşandığından; ayıp olmasın, o bize gelmişti, geçen bayram gitmemiştik gibi zorunluluklarla yapılan ziyaretlerle devam
ettirilmekte. Ramazan ayında iftara çağrılmayan ya da davetine icabet edilemeyen akrabalara ikinci
günden gidilecek. Çocuklar da ebeveynlerinin yanında sürüklenecek, tanımadıkları uzak akrabaların
evinde annelerinin göz hapsinde bir köşede oturacaklar.
10 yaşını geçmiş saçları taratılmış çocuklar, yanakları sıkılırken “Aman da aman ne kadar büyümüş… Senin kısa pantolonlu halini bilirim ben. Sen unuttun mu bu teyzeyi…” serzenişlerine maruz kalacak. Bayram sabahı babalarının emrivakisi ile yataktan kaldırılan erkek çocukları uykulu gözlerle camiye gidecek. Çoğu normalde alışkın olmadığı bu ortamı ve namaz kılma durumuna yabancı oluşunu çaktırmamaya çalışarak uyum sağlamaya gayret edecek. Hutbe sırasında akıllarından eve gitsem de uyusam diye geçirecek bir çoğu. Kız çocukları ise kahvaltı hazırlamak, ekmek almak, dantelleri sermek, ortalığı toplamak gibi işler için kaldırılacak yataktan. Belki de anneanne ya da babaannenin sofrası olacak hazırlanacak olan. Evin içi curcuna olacak, yengeler, kuzenler, halalar, teyzeler… Erkekler geldiğinde kalabalıkla birlikte telaşe de artacak. “Çay daha demli değil mi? Ekmekleri niye kesmediniz? Bu saate kalır mı menemen?” gibi istekler kalabalığın sesini daha da yükseltecek. Arandan bir saat geçmeden erkekler salonda keyif çaylarını beklerken mutfakta tabak çatal ve sus seslerinin senfonisi olacak. Oturma odasındaki çocukların itişme seslerine salondan gelen gerginlik sesleri eklenince zengin kalkışı yapılacak. Günün ilerleyen saatlerinde ise sabah görüşülen aile fertlerinin evlerine büyükten başlayarak kısa süreli ziyaretler yapılacak.
Bu anlattıklarım aslında kötü şeyler değil. Sadece zorunluluk yüzünden yapıldığından bize itici
geliyorlar. Artık her yer eskisine göre daha kalabalık ve herkes eskisinden daha tahammülsüz. Tanıdık kalabalıklarımız yabancılaştığından dolayı yabancı kalabalıkları tercih ediyoruz. İslam kültürünün etik ögeleri bizim yaşayışımızın her anında kendini gösteriyor. Fakat biz gelişmeye geçmişinden uzaklaşmak olarak baktığımızdan dolayı elimizde yalnızca adetten yaptığımız şeyler kalıyor. Hayatımızda yaşatmadığımız şeyleri yeri gelince adetten yapıyor ve yaptırıyoruz. Bayram namazına sürüklenen çocuklara yaptığımız gibi. İşte bundan dolayı altı
boş ve yavan bir işleyiş kalıyor elimizde. Teyzesinde neden saygı duyması gerektiğini anlayamayan bir çocuk uyumak, oyun oynamak, arkadaşlarıyla program yapmak gibi seçenekler varken neden teyzesine gitmek zorunda olduğunu da anlayamaz.
Takvimlerde kırmızı boyalı bayram günleri için çocuklara hayalini kuracak mutluluklar vermeliyiz.
Biz de bu mutluluktan kendimize pay çıkartmalıyız. İslamiyetin günlük hayatımıza yansıyan adetlerini temellendirmek ve doğru şekilde devam ettirmeliyiz. Böylece bayramı coşkulu kılmak için yapılan şenlikler, hatırlatılan gelenekler, kurulan sofralar yalnızca ticari bir fırsat olarak görülmekten daha fazlasını yapabilirler. Cazip ve kolay hale getirilirken eğilip bükülen her adetin nereden geldiği unutuluyor. Hatırlamak değil yaşatmak gerekiyor ki sahip çıkılabilsin. Hepimizin bayramı anlamaya, zorunluluklarını değil neşesini yaşamaya ihtiyacımız var…
Bosna’nın işgal altında olduğu günlerden Srebrenitsa Soykırımı yapılırken Ramazan ayı girdiğinde orucunu tutan, yardım diye gönderilen tarihi geçmiş üç beş parça şeyle iftar yapan Bosna
halkının bayram ile umutlandığı gibi olmasa da… Filistin'de sahura birlikte oturduğu ailesini iftarda
toprağa veren Müslüman kardeşlerimizin gülümsemek için beklediği bayram gibi olmasa da… Doğu
Türkistan’da oruç tutmalarına yasak getirilen, her gün içtimaya çekilip zorla yemek yedirilerek Çin
işkencesi gören kardeşlerimiz kadar bayram sevincine muhtaç olmasak da… Mısır’da kendi devleti
tarafından kurşun yağmuruna tutulan, sanki her köşe başında Azrail (a.s.) ile karşılaşma ihtimali yokmuşcasına hayatını sürdürenler kadar gururla kutlayamasak da… İslamiyetin ve İslam kardeşliğinin içimize tekrardan işemesi için Ramazan orucunu arınmasına ne kadar ihtiyacımız varsa bayramın verdiği umuda da o kadar ihtiyacımız var.
İrem Özal
Temmuz 2014
Turuncu Dergisi
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






