kendimce etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kendimce etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21.1.14

İnsanlıktan çıkan "insan"

Anlaşılacak gibi olmayan şeyleri yaşamaya ne kadar da alıştık. Ne kadar saçma şeyleri olağan kabul edip yolumuza devam edebiliyoruz. Hatta yollarımız tutulmuş olsa bile bilmiyorum nasıl ama öylece dikilebiliyoruz. Artık hayatımıza kastedenlere karşı direnmeyi geç nefesimizi kesmeye çalıştıklarında çırpınmayacağız neredeyse.

"Unutursak kalbimiz kurusun!" diye diye kuruttuğumuz kalbimizi cayır cayır yakıyorlar bana mısın demiyoruz. Gözlerimizden süzülmeye utanan yaşlarımız çare olmuyor canlandırmaya kalbimizdeki merhameti. Aklımız zaten tutukluk yapan son teknoloji arabalar misali her söze bir kaçamak yol bulurken zulümle karşılaşınca bir iki tekleyip ilk sapağa çeviriyor yüzünü.

Görmemek mümkün değil de bakmayarak sıyırılabileceğimizi sanıyoruz. Hayat insanca yaşamadan da sürüp gidiyor. Sorgulamalar cevapsız kalsa da dert etmeyen zihinlerimizin çok daha önemli sorunları var artık. Kendimize dert edindiğimiz her hissimizi kurcalarken bozduk insanlığımızı sanırım. Kendiyle yüzleşmeye zamanı olmayan, ailesi ve toplumla birlikte yaşayan eski insanların kurduğu düzeni baltalaya baltalaya çarpık, eğik toplumsal kalıplara sahip olduk.

Değersiz yaşanamayacağından üstünde tepindiğimiz kültür ayağımıza takılınca onu kırık dökük haliyle hatırlamaya ve yaşamaya kalktık. Televizyonda olunca maharet, alkış ve amalarla dolu ayrıştırma cümleleri, yakınınız olunca hakaret, dışlama ve hoşgörüsüzlük diz boyu.

Dünya biz aşımızla uğraşırken samanların altına su yolları döşeyenlerin birbirine çarpan çıkarlarının sesleriyle inliyor. Komplo teorilerinden görünmez olan yıldızlar artık geceleri aydınlatmıyor. Balıkçık martılara simitle beslenmeyi öğretip rızıklarını çaldıktan sonra, balıkları da tükettik. Sonra yemeğimize saldıran aç hayvanları katletmeye, evlerimizi basan böcekleri ilaçlayıp soylarını tüketmeye başladık. Kenelerle beslenen kuşları uzaklaştırınca keneler insanlara musallat oldu yine doğayı suçladık.

Bu dünya, her bir mahlukat, ilim, edebiyat, edep, din... insan için yaratılmışken insanlıktan çıkan biz olduk. Barbarlar, zalimler, ego ve nefis bağımlılarına küfreden çene savaşçılarından ibaret bir türüz artık. Tartışma programlarında bir kelimenin tanımı için saç baş yolduran yüksek eğitimli küfürbazlardan tutun, halkı temsil hakkı için onca sene çabalayıp tüm milletin gözü önünde yumruk sallayan mevki sahibi insanlara teslim ettik her şeyi.

Biz bunlarla oyalanaduralım her gün nefsimizle giriştiğimiz savaş gün yüzüne çıkıp işkence ile insanın insanı kırdığı bir katliama dönüştü. Tarihin her döneminde çıkan barbarlar; yakıp, yıkmak, sömürmek, acıtmak, yıldırmak ve sahip olmayı her daim dik tuttukları başlarıyla sergiler halde yine karşımıza çıktılar. Bosna, Filistin, Afganistan ve niceleri önümüzdeyken Mısır ve Suriye'de yine burun buruna geldik ama önlerine set çekemedik.

"Olan olmuştur. olacak olan da olmuştur." Fakat tevekkül ancak gereği yapıldıktan sonra gerekli bir teslim oluştur. Seyyid Fehim Arvasi Hazretleri'nin Abdülhamid Hanın hükümdeki Osmanlı toprakları Kars, Erzurum, Ardahan işgal edilip Bulgar ve Ruslar tarafından talan edilirken şehid olmak için izin isteyen talebesi Abdülhakimi Arvasi Hazretlerie dediği gibi "Şehitlik Allah için gerekli olduğu zaman ölmektir. Lüzumlu olmadığında bile bile ölüme gitmek Allahü Teala muhafaza etsin, intihar olur. Zor zamanda ölümü seçmek, kolayı seçmektir. Aslolan hayatta kalarak mücadeleye devam etmektir, son ana kadar." Doğudan batıya içi yanan, kaybeden, cihad eden, hicret eden her bir insan için ayrıca canı yanan Abdülhamid Han da, günümüze kadar gelip kıyamete kadar ilmi ve edebiyle cihanın yolunu aydınlatacak Abdülhakim Hazretleri de içten içe ölüp ölüp dirilirken olacak olanlar ümidiyle ayakta kaldılar.

Şimdi biz aciz kullar olarak ümit var olmak zorundayken, savaş altında kendini koruyacak cesareti bırakın sarınacak bir battaniyesi bile kalmayan Müslüman kardeşlerimiz için, dua edip olacak olanların ümidine sarılmaktan, rızkımıza karışmış olan o Müslüman kardeşlerimizin hakkını göndererek onları yüreğimizle sarmaktan başka ne yapabilirsek her şeyi yapmalı değil miyiz?

4.11.13

1 Muharrem 1435

Hicri yılbaşı bugün. Her sosyal paylaşım sitesinde "bize  Efendimiz(sav)e Hicretin açtığı gibi hayırlı yollar açsın." temennisini paylaştım. Çünkü her zaman kalıbı aslında bir yoldur ve değişen tarihlere ancak yol sonunda varılacak kapılar niyetiyle sevinir insan.

Eshab'ın çektiği sıkıntıların doruk noktasına ulaşmasının ardından Hicrete müsaade edilmiştir. Efendimiz (sav) kendi yurdunda bulamadığı huzuru bir İslam medeniyeti olarak düzenlenen Medine'de kurmuştur. Hicret; her sıkıntının bir yolculuğa delalet olduğunu işaret eder; feraha açılacak kapılara çıkan meşakkatli bir yolculuğu. Mekke'den, memleketinden gizlice ayrılmak zorunda kalan Peygamberimiz (sav) Medine'de çiçeklerle, coşkuyla, sevgi dolu yüreklerle karşılanır. Allah (cc) gönderdiği dinin yaşamın her alanına hakim olabilmesi için Habibine Medine'yi göstermiştir.

Rabbim dünya üzerindeki hiçbir Müslümanı saklanmak, kaçmak, gizlenmek, savunmak zorunda bırakmasın bir daha. Ensar ve Muhacir olarak nasıl iç içe geçmişse gönüller Hicrette ümmetin, şimdi de Müslüman olarak bir olup, birbirimizin acısına yanıp el uzatabilelim inşallah.

Hicri yeni yıl gönüllerimize ferahlık getirsin, başımızdaki tüm belaları def edecek yolların açılmasına vesile olsun inşallah.

24.5.13

Yazmak vs Yaşamak

Yola çıkmak için toparlanmalı önce, aklın ardında kalırsa adımları ağırlaşır insanın git gide. "Yol bir yere gitmez o bir durma biçimidir." diye tekrar ederim çoğu zaman içimden. Ne kadar haklıdır bunu söyleyen, çünkü yol tüm bağlarından soyutlayıp seni sana gösterir. Neyse yolun, gitmenin muhabbetini daha önce çok yaptık bugün derdim başka.

Aslında okuduklarınızdan farklı bir şey anlatmayacağım size. Az ya da çok bilirsiniz beni, bilmeseniz bu sayfayı açmazdınız. Oysa ben bunları kendimi bilmek için yazıyorum, gerçi bilmek neye yarıyor hala bulabilmiş değilim. Yazmak, tanımlamak, anlatmak hiçbir zaman çözmeye yaramıyor. Yaşamadan kelimelerin ülkesinden nasibinizi alamıyorsunuz fakat, yaşarken kelimelerin ülkesinde onları yazmaktan uzak kalıyorsunuz. Hayat bir dengeden ibaret; her his, her düşünce ying yong misali, hem birbirine karşıt hem içiçe. Tek bir karar; sert, kati, gerekli bir karar ile hayatı değiştirebileceğine inanmak zor. Duygularımızı susturmak için onca çaba sarfettiğimiz zamanlarda duygularımızı dinlemeden düşünebilmek ise imkansız.

Hayatımı kontrol altına almak istedim, yaralanmamak için kapattığım kapıların önüne mantıklı düşünceler, hesapları çözmekle görevli gardiyanlar diktim. İçeride kalemimi unuttuğumu farketmem yıllarımı aldı. Artık yalnızca düşüncelerimle oluşturduğum hikayelerim, aklımın izbelerine tünüyor, hepsi birbirini didikleyerek yaşamaya çalışıyor. İçlerindeki hissiyat yalnızca kurgu gereği var olduğundan ne yok olabiliyorlar ne var olabiliyorlar. Yazılmayan her hikayem hapis duygularımı biraz daha zincirliyor.

Yaşamak dediğimiz şeyin ne yaparsak yapalım hayattan tad almak olduğunu aheste aheste yeniden öğreniyorum. Kendi hapishanemden kurtarmaya çabaladığımı düşündüğüm hislerimi geri istiyorum. Çünkü yazmadan onları yaşayamam fakat, yaşamadan da yazmak mümkün olmuyor. Sağlam durmalı kurgular karşısında, hikayenin peşinden sürüklenmeden suyun akışını hissederek ilerlemeli. Bu gücü insana veren şey hislerimizdir, düşünceler rotayı çizse de onları hayata geçiren hislerimizdir. Abarttığımız gülüşler, yalnızca bir damlayla yetinen ağlayışlar ve anlamaya çalışmayı kabullenmekten kolay gören düşünceler; kendimizle girdiğimiz çatışmanın ürünleri.

Arada kalmak kötüdür, çatışma yorucudur çünkü. İnsan aradaysa, anlamış demektir ve anlamak insanın kendine verebileceği en kötü cezadır. Anlayan insan kati olamaz çünkü, tabi eğer duyguları aklının kalkanı değilse. İnsan güvende olmak ister, hep sırtını yaslamaktan bahseder oysa ki sırtını yaslamak yalnızca kalbini daha rahat açabilmek içindir. Yazmak kelimelere sırtını dayamak gibidir, kalbini aklının penceresinden insanlara göstermektir. Ben bundan mahrum olduğumdan beri yani kendimi mahrum ettiğimden beri, kelimelerimin hapsinde yaşıyorum.

Kelimeler aklımda cirit atarken yazamıyor olmanın betimlenecek bir tarafı yok çünkü anlaşılacak bir tarafı da yok. Ben kendi içimde ihtilal yaptım, aklımı duygularımın gölgesine aldım. Ne kadar pişman olursam olayım herhalde kabullenmeyi öğrenmeden  yeniden ya/ş/z/amayacağım...


8.5.13

akıl duyguyla çalışır





İzlediğimiz şeyler bizimle ne kadar alakasız olsa dahi etkilenebiliyorsak, bu hala hislerimizin çalıştığı anlamına gelebilir değil mi? Yoksa ben öyle olmasını ümit etmek istiyorum diye mi birikiyor gözümün kenarına bir damla, her keman sesi duyduğumda?

Yine başladım uzun cümler içeren kendime yönelik soru sormalara. Yalnızlığın, bu kalabalıktan uzak kalmakla alakalı olan durumdan ziyade daha kişisel bir şey hislerinin nefes nefes çürüyüşünü izlemek gibi, her hücremi sarmasına az kalmış olmasından sanırım bu sanrılar. Tahammül edebildiğim onca kocaman mesele varken bir tek ifadesiz yüz çılgına çeviriyor beni. Kendimi kime şikayet edebilirim ki, hırpalandıkça hislerime pranga vurup düşüncelerimi kapılarına nöbetçi koyan bendim. Şimdi üzülmek yerine aklımda evirip çevirip geçmişle, teorişlerle besleyip içimi kemiren saçma bir düşünce daha büyütüyorum her mantıksızlıkta.

Zamane Mecnun'u Leyla'sının başına getirdiği dertlere üzüldüğünde ortalığı yıkıp sonra konuyu "Benim sevgim hastalıklı... Kime başımı çevirsem zarar veriyorum." diyor. Benim göğsüm daralıp, gözüm buhulanıyor ama o buğu bir damlaya dönüşemiyor. Oysa ne güzeldi kim bilir hüngür hüngür ağlamak bir aşk acısını izlerken ya da gülmek sakar bir acemi aşık hallerini izlerken. Şimdi her "şey" uzak diyarlardan verilmiş bir nefes ile perdeyi dalgalandıran meltem gibi geçiyor içimden. Hissettirmeden, yerleşmeden, anlamadan, yormadan...

Aklıyla da sevebilir insan, bunca sene bunu öğretti bana. Ama akıl ancak duyguyla çalışır, bunu en başında bilseydim yaralanmayı bu kadar önemsemezdim. Şimdi, hala; hatırlamadığım, görmediğim yaraların acıları düşüncelerime kazınmış halde her gülüşümü, her damlayı akıl terazimde tartmak zorunda kalmazdım. Hislerim çok derindi onca sene önce, belki de kendi gözümde büyüktü başkalarının sevgisi de. Bir iki dost çiziği öyle bir derine işlemiş ki, kalbime bir bakış busesi değmeden düşünce kulesine hapsedildi.

Velhasılı kurmaca yaşadığımız hayatlarımız ne kadar açıksa yıkılmaya, o kadar sağlam durmalı duygularımız hayat karşısında. Bir garip buğulu perde arkasından gülümsüyorum ben hayata, bir umut kırıntısına sarılı yüreğim masallara inanmayı saçma bulsa da beklemekte hala. Kendimden kurtarıp kendine kavuşturmalıyım kendimi; ne kadar bencilce değil mi?! Ne anlamı var kurmaca mutlulukların, perasızca yaşayamıyorsak. Ne anlamı var pervasızlığın, sınırımızı bilmiyorsak!

6.4.13

yüz yüze

Her gün yüz yüze bakıyorum onca insanla. Yazar yanlış söylemiş kimsenin sana benzediği yok. Özlemin uydurduğu bir yalan kalem kağıdın sırrımı paylaştığı.Gözlerim öyle afişe ediyor ki gerçeği. Hayatın değiştiği falan yok yerleşmiş içime senin bakışlarınla ördüğün sert, soğuk duvarlar. Sen yoksun ya şimdi öfkem alıyor bakışlarının yerini. Geçmişi hatırlamak her zaman iyi olmak zorunda değil ki, özlem yalnızca çaresiz bir bakış olmalı geçmişe. Gülümsediğini hatırlamak istiyorum, sıcak bir nisan günü mesela iki gram yeşilin gözüne değmesi ile açan baharları hatırlamak istiyorum. Bunlar yerine tatminsiz bir çehre çıkıyor karşıma, mutlu bir rüyada sonunu göre göre düştüğüm bir kuyu misali. Bir ömür sayılır beraber geçirdiğimiz zaman, sevmenin binbir türlü halini yaşamışızdır belki, herhalde en çok karanlık hallerini. Dışarısı baharken evde üşüdüğümü hatırlıyorum da senin bir battaniye getirdiğini ummak bile gelmiyor içimden.

Her gün yüz yüze bakıyorum onca insanla. Hiç yüz yüze gelmişmiydik seninle diye düşünüyorum. Karşı karşıya geldiğimiz onca andan birinde yüzüme baktın mı diye merak ediyorum mesela. Gittiğin yerde sana sormazlar mı gamzesi var mıydı, beni hangi yanağındaydı diye. Sorsalar da umursamazsın belli ki camlarda beklediğim akşamları, masada soğuttuğun onca yemeği kedilerle paylaşmamı. Sen bağırınca hayatın durmadığını cama konan güvercinden anlamıştım, bir kasım akşamı yağmurdan penceremize sığınan bir güvercinden. Onunla göz göze gelmiştik, seninle gelmediğimiz kadar uzun bir süre. Sevecenlikle yaptığın nadir şeylerden biriydi belki onu içeri almak. Bir diğeri de beni terketmek olsa gerek. Hayatın durmadığı o anda sana olan kızgınlığım yağmurları savuran rüzgarla yüreğimden kaçışmıştı.

Her gün yüz yüze bakıyorum onca insanla. Aylar sonra gülümseyebildim bugün bir çocuğa. Gidişin rüzgarla uçan kızgınlıklarını senin birleştiğin toprakla kırgınlıklara dönüştürdü. Yokluğun içine düştüğüm kuyunun ucundan bir ışık olur diye bekliyordum. Karanlığa o kadar alışmışım ki hala seninle kavga ediyorum. Bir yalanı sevmek gibi sana benzetmek sulara yakın soğuk, sert kayaları. Gözlerim aklıma uymadan toprağın üzerine yağmurlar haykırıyor. Ben de gidiyorum, sana bir yürek dolusu kırgınlıklarımı yaren olarak bırakıp, bir de parmağımdaki çirkin izi. Seni hatırlatan tek şeyin o güvercin olmasını umuyorum.

19.2.13

hasret üstüne




Daha önce de söylemişimdir, değişmeyiz ama dönüşürüz çoğu şeye. Başladığımız yere döneriz ya da dönmeyi umarız belki de. Geçmişe bakarız çokça,  "Geçmişini bilmeyen..." diye başlayan beylik laflardan öğrendiğimiz üzere, gelecek kurmayı düşleriz. Önümüzü göremediğim her an geçmişi özleriz, tanıdık hissetmek için, kötü de olsa bildik bir ses duymak uğruna kanatırız yaralarımızı.

Oysa, hasret denilen şey öyle bir şey değil. Yani yalnızca geçmişi, geçtiğimiz yolları özlemeyiz hasret çekerken. Hayal bile etmediğimiz, adını dahi bilmediğimiz yerlerin, insanların, durumların hasretini de çekeriz. Bilmeden sevdiğimiz onca şey gibi, hem de bilmek istemeden, uzaktan, araştırmadan. Üzerinde bolca düşünüp, üzerine ilmek ilmek başrolünde olduğumuz bir senaryo yazmadan, yalnızca hasret çekeriz.

Tüm bunlar aynaya baktığımızda sağımızla solumuzu karıştırmamız kadar yanıltıcı ama gerçek. Kapı eşiğine yaslanmış öylece kapıda bulmayı beklediği bavulun boşluğuna bakarken bunları düşünmüyordu elbette Esra. Sadece bir umuttu belki evden atılmayı beklemek onun için. Yeni bir hayatı kurmayı değil, onu düşünmeyi bile bir düzen bozulması olarak görmeye başlamıştı. İçinde bulunduğu düzenden sıkışmış olması, onu sürekli eleştirmesi, ona aykırı bir şey yapabileceği anlamına gelmiyordu. Kapana kısılmışlıkta bir düzendir nihayetinde.

Hasret , tutku gibi akılınzı başınızdan almaz belki ama içinizde burkulan umutlarınız da size rahat bir uyku sağlamaz. Olmayan bir şeyi özlemek kırılan umutlarınızın yarabantı gibidir. Siz üstü örtülü yaralarınızı değil yalnızca hasretinizle meşgul olursunuz, o sırada yaralarınız tedavi olur ve siz yeterince sığ bir hasretle kırvanıyorsanız yeniden yeşermeye hazır olur. Esra için bahar daha gelmemişti çünkü hasret daha yeni yerleşmişti aklına, cemrenin yüreğine düşmesine daha çok vardı.

Hayal ettiğimiz kadar güzel olmasa da hasretini çektiğimiz şey -şehir, eşya, insan ya da her neyse- vuslatın tadı bulaşırsa insana, hüsran uğramaz ona. Didiklememek lazım hasreti, ne kadar çok bilirsen özlediğin şeyi o kadar derine inersin, artık özlem olmaz adı, sevgi olmaz. O zaman saplanırsın zihninde kurduğun bir bilinmezliğe, kendi düzeninde çırğındıkça oraya batarsın. Gün doğumundaki deniz gibi hasret çekeceksin; pürüzsüz, rengarenk, büyüleyici. Tek rüzgar meltem olacak, üşütmeden, ürkütmeden ürperten. O ürperti de meraktan olacak, heycanının tomurcukları olacak. Kısaca hasret dedğinin öbür adı umut olacak.

Esra daha umut kırıklarını toplayamamıştı tek derdi o kapıda bir bavul görmekti. Gidebilmenin dayanılmaz hafifliği yani düşüncesizliğin boşluğuna atlamak istiyordu. Oysa aynı rahatlık anahtarıyla içeri girip, pervasızca savurduğu çantalarının ardından ikindi ışığının doldurduğu salonda kanepeye uzandığında da içini doldurmuştu. Sessizliği bozan bir hayali bile yoktu aklında, nadasa çekilmiş bir arsa gibi geleceği bekliyordu zihni. Geçmişine bakmaya başlamaz yokluklarını yoklarda hasretine ulaşacaktı, belki de çok yakında...

10.2.13

Kendinden Arınmak

İstemek!
Bir şeye ulaşmak için belki de tek yoldur. Tüm yolların önünü açan ilk adımdır; istemek. İçimizde tuttuğumu her tür; gizli, açık istek dillendirmeyi hak etmez. Belki de biz ona yeteri kadar değer vermeyiz, yanlış ya da doğru, hak ettiğini alamayan isteklerimiz vardır. Hayatımızın temelinde olduğunu düşündüğümüz şeyler istmeye başladığımızda gözümüzün önünden silinebilirler. İçimize bakmayı ihmal ettiğimiz anda kendimizle yüzleşiriz, ne kadar aksini düşünsekte miyop olmalı bazen insan kendi hayatına.

Şükretmek!
İstemek için yüzü olmalı belki de insanın. O yüzden istemeden önce sahip olduklarımızı düşünürüz, elimizin altında olup gözümüze yeterli gelmeyenleri. İstemek için önce neyin eksik olduğunu anlamalı insan. İyice derinine inmeli kendi denizlerinin, mikroskop misali tanımalı yüreğinde gizlediklerini. İnsan kendiyle yüzleşme cesaretini ancak kendini tanıdığında kazanır. O kadar sık rastlanan bir durum olmadığından, genelde isteklerimiz yüzeysel zırvalamaktan ibaret kalır. Şükür istemenin ilk adımıdır.

Kendinden Arınmak!
Öyle sırları ardır ki insanın, kendinden sakladığı yerleri unutur. Geçmişi kurcalayan şarkılar bile ulaşamaz o dehlizlerin eşiğine. Çok isterse bir insan hiçbir şey yapamaz çünkü, imtihan dediğin şey istemekle başlar. Yani bir kapıya doğru attığın her adım başka bir kapı ekler yoluna. Önceler sonralara karışır, ne kadar soru sorar ne kadar çözüme uğrarsan o kadar başa dönersin. Kendi derinin ve kendine sığlığın ancak kendinle imtihan olurken kendinden arınmayı istmeni sağlar.

Hayatında ne kadar karmaşa varsa o kadar sığınağın olur. Kendine dönecek yüzün kalırsa, istemeye de yüzün olur. İsteyemediğin her şey adımların yankılandıkça yüreğine vurur.

22.11.11

Arka



Arkamızdan atlılar koşturuyor; hani şu yürümekte bile zorlandığımız kaldırımlarda.
Arkamıza bakamdan yürüyemiyoruz, nefes almaya çalışıyoruz akreple yelkovan kıskacında.
Arka arkaya geliyor tüm sıkıntılar, bir an durmak yerine koşarken söylenmekte buluyoruz çareyi.
Arkamız sağlam olsun diyoruz, aklımızda düşeceğimiz çukurda değil de yiyeceğimiz kazıklarda.
Arkada kalmayalım yetişelim istiyoruz zamana, yüzünü bile görmeden uzatıyoruz ellerimizi.
Arkamızdan konuşulanlar hayır duası olsun istiyoruz, hayır demekten vazgeçmek lazım bilmiyor muyuz?

2.11.11

sorgulamalar




Derin bir nefes çektiğinizde hani rüzgar eserken acımasızca, benim gibi hissediyor musunuz her bir zerrenin ciğerlerinize ulaştığını? Zamansız susamışlıklıklarınız ardından her bir damlanın damarlarınızda yaptığı yolculuğu hissediyor musunuz? Uzun bakışlarınız oluyor mu manasız cisimlere kenetlenmiş acınası boşluklara? Derin düşüncelere daldığınız düşünülse de aslında kafanızda yalnızca rüzgarın uğuldadığı oluyor mu? Ciddileştiğiniz her an hayatın tüm ağırlığını taşıyabilir gibi görünseniz de bir kelebeğin kanat çırpışıyla yıkılabileceğiniz oluyor mu? Ömrünüz boyunca sağlamaya çalıştığınız dengeleri bir tekme ile yıkmak istediğiniz fakat hep ileriyi düşündüğünüzden içinizdeki karmaşayla yaşadığınız oluyor mu?

Ne kadar çok ihtimallerden konuşuyoruz ne kadar az ihtimallerle yaşıyoruz!
Soru sormayı ne kadar çok seviyoruz ama ne kadar az dinliyoruz cevaplarını ve ne kadar çabuk unutuyoruz!
Emeklerimiz değerli olsun diye paylaşırken ne çok risk altına giriyoruz, başımıza gelmez diyerek!
Hayat sorgulamalarımızla geçerken sorgulamayarak inandıklarımızla ne kadar güvende hissediyoruz!
En ufak anın değeri için çabalarken tüm resme baktığımızda ne kadar boş görünüyoruz!
İsteklerimizle yaşadıklarımız bir türlü dikişi tutturamazken biz yeni yollara sapıyoruz!

Sessizlik asla mükemmel değildir karanlık gibi; insan gibi...



17.10.11

kişisel marka



Marka olmak hem çok kolay hem zor şu devirde. Reklamlar sayfamda da paylaştığım gibi çeşit çeşit alanda milyonlarca reklam var. Kısa, orta ve uzun dönemli hafızamıza seslenmekte ve zihnimizdeki yerlerini kuvvetlendirerek taleplerimizi sürekli kılamaya çalışmaktadırlar. Peki ya kişisel markalarımız?

Ünlüler aleminde gördüğümüz gibi hiçbir işi tam yapmasalarda bilinirlik düzeyleri çok yüksek insanlar bulunmakta; iyi ya da kötü anılmaları farketmez. Sosyal hayatımızda bile facebooktaki arkadaş sayımız, twitterda followerlarımız, sayfalarımızın beğenilme sayıları, retweet edilen tweetlerimiz, sözlüklerde aldığımız artı oylar, formsquarede aldığımız rütbeler, kazandığımız ödüller...v.s.

En küçük destek ayrıntısı bizim yaptığımız iş ya da içinde bulunduğumuz durum her neyse ona karşı olan motivasyonumuzu entkilemekte. Hepsi onaylanma duygumuz kaynaklı durumlar. Bir taraftan da muhalif seslere olan hayranlığımız var tabi. Herkese karşı gelen başarılı olan insanlara karşı gıpta ediyor, onların başarı hikayelerini okuyor fakat sistem içerisinden çıkmak konusunda hiç bir atılımda bulunmuyoruz. Kimimiz dijital sosyalliği sınırlı kullanıp hiç bulaşmıyor, kimimiz kilitli hesaplarla geziniyor, kimimiz paylaşmak adına tüm hayatını ortaya saçıyor. Hepsi kişisel markamız için farklılaşma isteğimizin sonucunda seçtiğimiz stratejiler.

Biz kendimizi nerede görmek istiyoruz? İnsanların bizi nerede görmelerini istiyoruz? İnsanlar bizi gerçekte nasıl görüyor? Biz başkalarını nasıl görüyorz?

Tanımlamalarımız beynimizdeki kodlar gibi; hani facebookta tüm "kanka"larını kardeş olarak ekleyen liseliler gibi. Hayatımızı önümüze çizip gelmiş geçmiş gelecek hesapları yapmadan özgürce yaşayamıyoruz artık. Etrafımızdaki herkes bir tanımlama bekliyor, duygularımız bile bir isim, bir konum istiyor zihnimizde. Tanımlar rastgele kullanıldıkça içleri boşalıyor ve verdikleri his zayıfladıkça zihnimizdeki konumlarda sarsılmaya başlıyor.

Psikologlar şuan en çok kazanan insanlar çünkü insanları kafası çok karışık. Aynaya baktığınızda kendinizle barışık olmanız gün geçtikçe zorlaşıyor. Paylaşımlarınız arttıkça kendi öz değerinize sakladığınız güven ancak etrafınızdan destek bularak güçlenebiliyor. Hesaplaşmanızın asla bitmediği geçmiş ve gün geçtikçe bulamadığınız işler ya da içinde bunaldığınız işler dolayısıyla stresle dolmaya başlıyor. Aranmak, bulunmak, keşfedilmek isteğiniz artarken kişisel gelişim kitapları herkesten bir lider yetiştirmeye kalkarak tatminkarlık duygusunu, takım içersindeki uyumu yok ediyor.

"Erkeklere elinin kiri, kızlara evinin direği" diyerek yetiştirilen nesillerde boşanmalar had safhaya giderken evlilik yaşı bir taraftan 30lara kadar geciktirilirken bir taraftan 18e düşmekte. Okumaya kendini adayan "marka" olmayı hırslarıyla karıştıranlarla okumakla birşey olamayacağını düşünüp erkenden bir "düzen" kurma telaşesinde olanların  çatıştığı bir devirdeyiz. Ortada sıkışanlar ise tüm değerler sorgulanırken sahip çıkmaya çalıştıkları benlikleriyle var olma çabasındalar; benim gibi...


Bu yazıma ilham veren Pınar Kılıç hocamın ödevidir.

13.10.11

toz pembe

Ne filmler ne kitaplar okuduk hayallerimizi bulutlara taşıyan bizi umud etmeye teşvik eden. Aşka inancımızı tazeleyen romantik komediler, hayatın çelmelerine gülüp geçmemizi öğütleyen. Başımıza gelene kadar inanamayız tesadüflerin (aslı tevafuktur) hayatımızdaki büyük yerine.  Basit gelir harcadığımız çabanın sonucunu takır takır kazanacağımız,çorap söküklerinin aynı hızla geri dikilebileceğine olan inancımıza sadık kalamayız bir türlü. Zaman zaman sonbahar bile vurur hayallerimizin rengini, bulutlardan nem kapar üzerimize sıçrayan sularda boğulur muzip gülümsemeli planlarımız. Bir ucundan yakalamak istediğimiz hayata rasyonel bakmaya başladıkça kapatırız kendimizi karmışızdaki fırsatlara görsek bile atlamayız kaçmak üzere olan vapura. O kadar temkinli oluruz ki 10 saniye kalan yeşil ışıklarda bile geçmeyiz karşı kaldırıma. Sonra bir bakmışız tüm otobüslerin peşinden koşmaktan bıkmış, son sefer vapurlarını kaçırmış, bayramları birleştirmeyi düşündüğünüz haftasonları yağmur yağmuş bir insanla karşılaşmışız aynada. Toz pembe olmasa da hayal kurmak lazım, hatta eskilerde naftalinleyip kaldırdığımız hayallerimizi yerlerinden çıkarıp hatırlamak lazım. Umut en çok sonbahara yakışır belkide sonuçta her elveda yanamışlıkların kanıtıdır, her merhabanın bir serüven ihtimalini getirdiği gibi. Tanıştığınız bir kişi, gideceğiniz bir yer, yapacağınız tek bir iş hayatınızı değiştirebilir fakat onu bulana kadar olduğunuz kişiyi ümitleri solmuş biri ya da hüsran kıyılarına vurmamak için limanda demirli bir gemi olmaktan kurtarmak zorundasınız. Katlanmanız gerekenlerin, vazgeçmeniz gerkenler kadar önemli olduğunu unutmayın. Her yatırım gelecekte yapacaklarınızın temeli olmayabilir Steve Jobs olamayız hepimiz. Fakat kendine yatırım yapmak, kendine tatil vermek; kendine değer vermektir aynadakiyle yüzleşmenizi sağlayacak olan. Dünyayı mavi görüyor olabilirim ama bu pembelikleri silip attım demek değil, en azından onlara tekrar alışmaya çalışıyorum...

p.s. 3000 izleyiciye ulaşmaya çok az kaldı. hepinize çok teşekkürler yazılarıma eşlik etmeye değer gördüğünüz için...

2.10.11

yeniden




Hiç her şeyi silip yeniden başlamak istediğiniz oldu mu? Hani tüm yanlışlardan, size yapılan ve sizin yaptıklarınız, arınabileceğiniz duygusu yerlşeti mi yüreğinize? Okumuş olduğunuz her kelimenin ruhunuzda yaydığı renklerden aldığınız haz ile dilinizden dökülecekler adına heyecanlandınız mı? Sorulan soruların içerisinde sahip oldukları cevapları bulmak adına girdiğiniz tüm savaşların yorgunluğunu üstünden atabilecek olmanın ferahlığı kapladı mı içinizi? Eksikliğini hissetmek için duygularınızla yüzleşmeniz gerektiğinde duyduğunuz huzursuzluktan sıyrılabilmek istemediniz mi? İkinci çoğul kişilikle seslenilen tekilliğini kitaplara saklamış insanların yapay sıcaklığını yansıtan gülümsemelerinden kaçmak istediğiniz olmadı mı?

Hiç kıskanabilmenin rahatlığını aramadınız mı? İstekleriniz ihtiyaçlarınızla harmanlandığınızda mantığınızı kovup rahatlamak istemediniz mi? Tebrik etmekte sıkılıp yaşadıklarınızı sorgulamaya başladınız mı? Kuru soğuğun her nefesinizle sinenize çöken ağırlığı boğmadı mı hayallerinizi? Uzun yürüyüşler yapmadınız mı konuşacak konu bulamadan, kendinizle bile? Öz güveninizle yaşarken başkalarının aynalarıyla karşılaştığınızda başarmak istedikleriniz daha zor görünmedi mi gözünüze?

Pazar sabahına karmaşık rüyalarla uyanan ve inşaat gürültüsüne dayanıp odada kalmakla dışarı çıkıp ne yapacağını bilmeden dolanmak arasında kalmadınız mı, güneşli bir ekim gününde?

20.9.11

aşina

Aşina olduğumuz yüzler vardır; güvende ve huzurlu hissettirirler. Bazı aşinalıklar ise içinize yerleştirir "gitmek" kelimesini ve kalmak gitgide zorlaşır.

Aşina olduğumuz sesler vardır; adını bilmezsiniz, simasını da. Bildiğiniz şey ahengidir dolaşan duygu damarlarınızda. Daha fazla karşılaştıkça yerleşir içinize yerleşir hayatınızın orta yerine.

Aşina olduğumuz şehirler vardır; kopmak istemediğiniz ve dönmek istemedikleriniz olarak ayrılırlar. Köprülerinden kulelerine kadar kendilerine ait izleri vardır, dar sokaklarında geçer hatıralarınız ve düşünceleriniz dolanır geniş caddelerinde. İnsan yüzü gibi yaraları vardır şehirlerinde size göstermeseler de.

Aşina olduğumuz sözler vardır; gelenler ve gidenler için söylenen. Dilinize dolanmış berbat bir şarkı gibi, gramafonda dönüp duran kötü bir 45'lik gibidir. Klasiktir vazgeçemez tekrar başlatırsınız ve her bitişte lanet ettiğiniz sözler her başlangıcın umutlarını yüreklendirir.

Aşina olduğumuz yürekler vardır; terk edenler, sevenler, sevmeyenler, aldanmışlar ve aldatanlar. En azından bir yürek dersiniz gamzelere konan ihtimal gülücüklerine her baktığınızda. Unuttuğumuz şeyse gamzelerin en ufak ihanette kırılan aynalar gibi tuzla buz oluşudur.

Aşina olduğumuz hayaller vardır; olasılıksızken mutlu ederken en ufak bir ihtimalin üzerine kör düğüm attığı hayaller. Çabalamak yalnızca başka hayaller kurmamızın önüne geçen bir tümsektir.

Aşina olduğumuz insanlar vardır; aynadakiler gibi. Zaman onlara olan inancımızı sınar ve sınavdan geçemezsek tüm aşinalıklar gibi peşimize takılan kelimeler bizi rahat bırakmazlar; keşke ve belkiler gibi...

16.9.11

umut

Beyaz bir sayfayla yapılacakları sayar ya şair, dilimize dolanmıştır hani ilk cümlesinden gerisini bilmeyiz; işte öyle bir şey umutlarınızdan çıkacakları tahmin etmeye çalışmak. İlk dizesinden gerisini hatırlamadığınız her şeyin olası olduğu bir şiirdir; umut. Küçük harflerle yazılan iddiasız fakat heyecanlı lafların donattığı karalama kağıtlarda yeşerir önce üzerilerine düşen damlaların tesiriyle. Gözlerinde aşikar olduğunu bile bile ellerine bulaşan kalem karası gibi saklanır çekmecelerde hatta zarflanıp sıkıştırılır bir köşeye. İmzasız ve tarihsiz bir duygunun peşine takılmış buruşuk bir kağıt parçasıdır artık gözlerinizi kapattığınızda gördüğünüz manzara. Zamanla unutmaya başlayacağınız yeşilliklerle dolu düşünce tarlalarınız hayatın akışından gizlenirken zihninizin bir köşesinde yitmeye başlayacaktır. Her içiniz yandığında gözünüzü kapatıp o çayırlara dönmek isteseniz de çiziktirdiğiniz hayallerinizden çok uzaktır ardık düşünceleriniz. Umut; ilk dizesinden ibaret bir şiiridir artık, buruşuk bir parça kağıtta hapistir. Yıllar geçer belki bulursunuz bir temizlikte ellerinize kurşun boyası bezeyen hayallerinizi. Üzerinde tarih yoktur fakat kelimeler hatırlatır size zamanın hissettirdiklerini; anımsarsınız ufak bir gülümsemeyle geçmişte kurduğunuz hayali dünyayı. Kötü bir kafiyesi olsa bile sahiplendiğiniz için seversiniz o kelimelerin dizilişini, geçmişe bakmak belki acıtmaz artık içinizi. Umut; çekmecelerde saklanmış olsa bile bir kere dökülmüşse gönlünüzden yaşayacaktır daima sizinle bir şiir ahengiyle...

30.8.11

tüm şeyler ayrı yazılır

Hayat kurtatıcısıdır, anlamsızların baştacı anlamlı cümlelerin açık uçlu duygularının tek tanımı olan "şey". Hep birleştirirci, genelleyici ve toparlayıcı olarak gördüğümüz bu altın kelime ne kadar yalnızdır oysa ki. Her şey'den uzaktır ve hiçbir şey'e yaklaşamaz. Cümlelerin ortasında virgüle ihtiyaç duymadan nefes aldırıp soluklandıran şeyin yükü ne kadar fazla oysa ki. Öyle bir şey ki kullandığınızda noktalar durmuyor yerinde ve kıyamıyor bitirmeye çoğalıyor, üç nokta olup insanın hayallerine uzanıyor. Sevenler ayrılmasın derken dimdik ayakta herkesin açığını örten minicik kelime tek başına. Satırlar arasına sıkışmış tüm gizli ve açık anlamların tek sırdaşı olan engin kelime derinliklerini paylaşacak kadar sokulamıyor başka bir kelimeye. Hasretten dili dönmeyenler 'işte öyle bir şey' deyip geçerken, kuyruğuna takıp tüm özlemini göğe bir uçurtme gibi haykırırken yalnız başına süzülür gökyüzünde tüm "şey"ler. Vuslat her an yakın gözükse de sevdalı kalemler bile anlamaz halinden, ince ince sızlar gönlü, akan damlalar alt satırlara uzanır fakat dokunamazlar. Tüm şeyler ayrı yazılır! Tüm ayrı kaldıklarımıza inat parmaklarımız onları her seferinde terddütle bitişik yazmaya çalışır. Parmaklarımız kelimelerimizin sırdaşı olduğundan sanırım şu kadarcık mutluluk çok görülmemeli; çok şey mi istiyorlar sanki? Alt üstü "herşeyi" birlikte yapıp "hiçbirşeyin" onları ayırmamasını diliyorlar sizlerin-bizlerin parmaklarından.

ya şehr-i ramazan

#HoscaKalYaSehriRamazan dedik twitterda, saat olarak bakarsan Ramazan Bayramının ilk günü içerisindeyiz şuanda. Aylar öncesinden "Allahım nasıl tutulacak 16 saat oruç, sıcakta susuzluk nasıl yakacak ciğerimizi?" diye hayıflanırken biz insanlar özgürlükler, canları, dinler için savaşarak geçirdiler Ramazanı dünya üzerinde. Umarım Ramazanı sadece bayram olarak görenler algılamışlardır bazı şeylerin değerini. Sülalaede tatile gitmeyen tek aile kanadı olarak tam tekmil babaanne evinde olacakmışız bayram namazını mütakip kahvaltıda. Artık yaşamıyoruz bayramı gidilecek eş dost akraba olmayınca, komşuluklar asansör sessizliklerine sıkışınca kapıda karşılaşan iki yabancının sırıtışında kalıyor bayramlaşmalar. Üç beş bayram hatırlıyorum kalabalık; etrafta koşuşturduğum ya da harçlık toplayıp sevindiğim, yeni olmasa bile özenle giyindiğim kıyafetlerim ve arife günü annemin "Arife günü banyo yapanın saçı uzar aklı çoğalır!" sesleri kulağımda yankılanmasıyla mis gibi kokan saçlarımla. Çocukluğumu mu özlüyorum, yoksa şuan ki durumu mu yadırgıyorum bilemiyorum. Büyükbabamın vefatının ilk sene-i devriyesi geçti Ramazan ayında; ağlamak bazen böbrek taşı düşürmek kadar burkuyor insanın içini. Fotoğraflar sizinle yaşayanların sizin zihniniz ve kalbiniz dünya üzerinde kaldıkça ve hayır dualara yl açtıkça canlı kalan ruhunun şad olduğunu hatırlatıyor bana fakat yüzünü görmek hala hüzün veriyor bir taraftanda. Bayram bir pazar kahvaltısından farklı olmalı umarım sizler için öyledir sevgili izlemeyicilerim. Hayırlı bayramlar diler gözünüzü gönlünüzü benden ayırmamanızı temenni ederim...

16.8.11

beş dakika

Kendine beş dakika ayır gün batarken gözünü dik onun kızıllığana ve izle. İhtişamı ile tüm gün yeri göğü aydınlatan ateş topunun şeker tanesi gibi süzülüşüne bak. Hayatında süzülüp gidenler geçsin bir bir gönlünden bırak tutma eteklerinden. "Giden çoktan gitmişse çareler çaresizdir." Bil ki önemli olan gün batarken yaptığım muhasebede mutmain olmaktır. Göğün paylaşılamadığı o an; hani ay bir taraftan puslu puslu sezdirmeden çıkar ya meydana ve hükmü bitmiş güneş renklerini bir kaftanın kuyruğu gibi toplaya toplaya çeker ya gökten, işte o an paylaştırmalısın içindekileri, söyleyip yaptıklarını ve seçmelisin tarafını. Bir tüy gibi görünen hayır duası mizanda nasıl ağır basarsa tüm günahların karşısında  bir gönül kırgınlığı da o kadar ağır basar hayırlar karşısında. Gönül bir işe razı gelmezse dur ve düşün çünkü ondaki haslet Rabbinden gelen bir fısıltı gibidir. Gözünü buğulandırıp gerçeği görmeni saplayacakta gönlündeki bu haslettir. Bil ki damlaların gönlündeki feryadın süzülüşüdür ve gönül ancak aklı uyarmak için sızlanır yoksa o kendi derdinin alevi ile yanmaya dünden hazırdır. Her bir kapı seni başka güzelliklere götürür seni içeri buyur edende yüzüne örten de. Yüzüne örtülen kapılar seni başkalarına yönlendirir ki sen kader yolunu seçebilesin, önünde açılanlar ise seni imtihan eder ki yolda yürürken pişesin. Tüm bu kapılardan geçerken gördüğün yüzlerden hayır duası almaya bak, sana acı verenleri ise Allaha'a havale etmeyi bil ki paçalarından sürüklenen seni hırpalayan hiç birşey olmasın seni yolundna alıkoyan. Gün batımının değerini bil çünkü sana her gün ölümü hatırlatır. Doğduğun günden bu yana nasıl geldiğini düşün, bir nefesin seni bu dünyaya tutunduruşuna şükret. Şükret ki Rabbim bu nefesi sana her an veriyor tek birini alamayacak olsan senin devranının güneşi batabilir. "Ölmeden önce ölünüz." buyuran Peygamber'in (s.a.v.) ümmeti olduğunu unutma. Gönlünü daima sıcak tutan Habibin izinden ayrılmasın kalbin. Her gün batımı kızıllığında izle gökyüzünü, her günün başka bir mihneti vardır. Süzülen renkler gezinsin göz bebeklerinde ve dinle; daha denizlerin tuzu parlarken gözlerinde yavaş yavaş müezzinler tırmanır minarelere. Lacivert misafir olur önce semaya, ufuk çizgisine kan oturur üzerini örter parlayan yeşiller burnuna gerli gecenin kokusu yavaştan. "Allahu ekber..." sesleri yükselir bir bir camilerden, kızıllık gökten tamamen kaybolduğunda elini kulağına götürür müezzin günü uğurlar name name. Kendine beş dakika ayır önünde duran tüm kapılara şükret, aldığın her nefeste tesbih et Rabbini. Ramazanda bir yudum için gözünü ayırmadığın semaya özün inin bak bir defa da. Senin tptiğin kapılarda gözü olanda vardır elbet nasıl her tat her baharat uyum içinde yaratıldıysa her ruh da kendine yakışanı bulur bu dünyada. Yeter ki sen kendine bak özüne yer aç dünyanda...

13.8.11

mezun stresi

ağustosta olduğumuza göre ramazan tatil falan demeyip mezuniyetin ağırlığını-hafifliğini akldırmakta olan arkadaşlarıma itafen deniz sözükte (http://www.denizsozluk.com/) açtığım başlıktır.
üniversite hayatınızın son senesinin başından başlayan fakat son 3 ay  berbat bir hal alan ve mezuniyet sonrasında da devam eden durumdur. önce üzerinizdeki derslerin hepsinden kurtulmaya çabalarken bir yandan yabancı dil sınavlarına bir yandna devlet ve iş kurumları sınavlarına hazırlanırken ne istediğiniz hakkında kafanızı karıştıran milyonlarca yoruma maruz kalırsınız. çok tehlikeli olan mezuniyet öncesi 3 ay ve sonrası 2 ayda yani yaz tatilinizde hayatınızı belirleyecek kararları gözü kapalı almış olabilirsiniz. durum düşünmeye zamanınız olmadığını hissedersiniz çünkü yüksek lisans baçvuruları bitmektedir, iş alımları eylüle kadardır v.s. yapılması gereken fırsatlara atlamak değil ne istediğinizi düşünektir. sonuçta hayatımızdaki hiç birşey sadece biz istedik diye olmuyor aileniz ve çevrenizin etkisi her kararınızda büyüktür tüm riskleri elden geçirinderim ben.

8.8.11

Kuran-ı Kerim

Allah-ü Teala Kuran-ı Kerim'de gerçekleri göstererek ve yaşatarak öğretme tekniğini uyguladığı görülmektedir. Her bir ayet-i kerimede bildirilen gerçekler geçmişte olanlarla veyahut her an gerçekleşmekte olanlarla desteklenmekte ve vahiyler olan olaylar, söylenen sözler üzerine zamana yayılarak indiğinden insanların pakiştirmesi ve algılaması sağlanmaktadır. Diyanet Vakfı'nın hazırladığı Kuran-ı Kerim mealinde böyle yazıyor. Gerçi vakfı onaylıyor değilim çünkü gazete ile Kuran-ı Kerim dağıtmak onların bayilerde yerlerde sürünmesini bile sağlıyor, Kuran-ı Kerim ile aynı odada bulunduğundan tüm gece yatmayan bir velinin izinden gitmeye çalışan müslüman nesilin düştüğü hallere bakın. Herkes görsün, öğrensin diye cep kitabı muamelesi yaptığımız şey Rabbimin kulunu muhattab alarak ona kendinden söyledikleridir. En ufak şeyden kırılan kalbimizle övünürken Rabbimizin her an bizi gördüğünüz düşünmeden O'nu kırabileceğimizi aklımıza getirmiyoruz. Tabi her ince ayrıntıdan çıkarabileceğimiz düşünce bizi sürüklüyorda sürüklüyor. Camilere giren ekranlar ve ekranlara uyan cemaatler, teravih namazı yoktur diyen profesörlerden sahur gün aydınlanana kadar diyenlere, imamların camilerin ser dağılımı için kubbeli yapılar olduğunu düşünmeden kullandığı mikrofonlarla cemaati canından bezdirmesine binlerce düşüce.

Düşünme!

Teoman işi bırakıyor biz daha işe başlayamdık be sevgili izlemeyicilerim. Bir şarkısında derki büyük düşünür "Düşüme düşünme kim anlamış ki sen anlayasın böyle..." Tabi biz ona uyamıyor sürkeli düşünüyoruz işte. hangi tuniği giyeyim diye düşünürken giydiğim şeyin o günki ruh halimi yansıttığını düşnebilecekleri aklıma geliyor sonra sıra geliyor ne hissettiğimi düşünmeye. İnsanlar öylesine yaşamaya çalışsa bile başaramazlar zira bir kere geliyoruz bu dünyaya. İskender Pala Trt Haber'deki Memeleket İsterim programında dediği gibi "Bu hayatımı onların istediği gibi yaşayayım diğerini kendim için yaşarım diye birşey yok." Fakat herşey yolunda gitsin diye düşünmenin bir alemi de yok sanırım sonuçta hayatın sırrı omuzlarımızda bir yük olması değil onu yaşarken geçirdiğimiz imtihanları verebilmek. Belki de bazı şeyler yolunda gitmediğinde doğrudur, kafamızdaki düşünceleri takip eden bir yaşantı pek sıkıcı olurdu kanımca. Gerçi artık kafamıza girenlerde çok değerli bilgiler değil malesef aynı programda İskender Pala'nın "Ben geç fark ettim" dediği insanların öğrenmek değil eğlenmek istediği bir devirde yaşadığımız gerçeği hepimizin etrafını sarmış durumda. Eğlenirken öğrenmek ana okullarında uygulanan bir teknik, yaşarken öğrenirseniz alaylı olursunuz, bizler gibi sürekli okursanız kafanızı doldurmuş olursunuz. Hayata çok dalıp düşüncelerle sarmaladığımız beynimiz sonunda asabiyete dönüşen bir mizacımız olmasını tetikliyor. Kızgınlık kırılan hislerimizden daha çobuk tamir edilebilecek bir duyguyken etrafımızı kaplayan görünmez duvarlar inşa ederk düşüncelerimizin yayılmadan sürekli bize dönmesini sağlıyor. Böylece düşünceler birbirine çarparak çoğalıyor, bu  nasıl oluyor derseniz; iki düşünce arasındaki bağlardan oluşan yeni düşüncelerin olşumasıyla oluşyor. Örnek vermek gerekirse bir eşarp örteceksiniz kıyafetinize yakışan rengi bulmaya çalışırken eşarplarınızı düzenlemeniz gerektiği aklınıza geliyor buradan yola çıkarak aslında yeni aldığınız elbisenize uygun eşarbınız olmadığını düşünüyorsunuz sonrasında o elbiseyi ne için aldığınızı irdeleyip altına giyeceğiniz ayakkabı konusundaki kaygılarınız ortaya çıkıyor ... v.b. Bu basit düşünceler sürekli bakteriler gibi beynimizde üreyip durduklarından sinirlerimize baskı yapmaya başlıyor ve biz de sinirleniyoruz olduk olmadık şeylere. İnsanların bizlere ters gelen duruşlarına "Bu kadarını yapabiliyor." gözüyle bakamadığımdan ve empatisi fazla gelişmiş (sanırım haddinden fazla) biri olduğundan "Ben düşünebiliyorsam onlar neden düşünmüyor?" mantığı beni buralara sürüklüyor. Oysa insanlar yaşayıp geçiyorlar hayatın ortasından. Binlerce ufak düşüncenin beynini kemirmesine izin vermeyip güneş bakıyor ve yürüyor yolundan, sana çarpmış mı, yanındakini yıkmış mı umurunda değil. Öyle olmak mı lazım yoksa öyle olanları toptan yakmak mı lazım karar verebilmiş değilim. Vurdum duymazlık aymazlıkla kolkola girmiş cirit atıyor sokaklarda bir taraftanda fazla adayanlar var kendini hayata. Herşeye hakim olmaya çalışan, söz hakkını söke söke alan, dişi tırnağıyla bir yerlere tırmanan dönüp arkasına bakmayan. İkisinin birbiriyle ortak noktası etrafındakileri umursamıyor olmasının yanında at gözlükleriyle baktıkları hayatlarında mutluluğu bulduklarını düşündükleri bir çizgileri olması. Oysa biz "düşünenler" zigzaglarla hayatın her uçurumunu, dağını taşını, bataklığını, bayırını çayırını görmeden geçmiyoruz bu dünyadan. Teoma "Düşünme" diyor da, kendisi düşünmeseydi nasıl yazacaktı kırıntılarla topladığı melodileri? Düşünmeyebilseydi bırakma kararı alır mıydı hayatının temeli olan müziği?