aşk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
aşk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1.11.12

eksik bir şey


Gözlerim derinliklerde birbirini kaybetmiş balıklar gibi korkulu, cesaretli ve yıkılmış bakıyor önümdeki bardağa. Bu masaya oturmayalı aylar oldu, bıraktım ben, tövbe ettim. Nedeni değil ama sebebi o. O; derin gözleriyle ruhumun sahiline hiç dalgası deymeyen, yüreğinin enginliğine ulaşamadan kaybolduğum. Anlam nedir ki? Hayatın anlamından bahsediyorum, yaşamanın manasını çözdüğünüz an öyle bir dönemeçtir ki arkanıza bakmak istemezsiniz. Ben döndüğümde ardımda bakacak bir şeyim bile yoktu.

Onu ilk ben gördüm, ilk ben gülümsedim ona ama göremedim içindeki pürüzsüz, saf maviliği. Anladığımda ise sevgi, uzak bir rüyadan kaçıp daha uzaklara saklanmıştı. Onun gözleri Güven'in ruhuna demirlemişti. Sevgi öyle bir şey ki umut dediğiniz hiç tükenmiyor, sevinçle "evet" dediğinde bile kahrolmak yerine mutlu diye gülümsüyorsunuz. Güven kocaman elleriyle onun narin parmaklarını sarmalarken yanlarında durmak kendine eziyet etmek değil de ne?!

Upuzun bir yolda yürüyor ayaklarım, ben bu masada mıh gibi kalmışım. Rakı beyaz mı, su şeffaf mı? İçsem geçmişteki gibi, kendime mi, ona mı ihanet etmiş olurum? Sebebim bir gülüşüydü, yine öyle mi olur acaba? Düşünüyorum; Güven dönmeseydi ne olmasını bekliyordum? Bir kavga ile aşkından vazgeçecek biri olsa sever miydim onu böyle!

Güven iki aydır yurt dışındaydı, bir kez ağlamadı. Her dertleştiğinde ümitli, anlayışlı ama gururundan asla taviz vermez haldeydi. Her gün aradım, destek oldum, sinemaya götürdüm. Hayatımın en güzel günleriydi, ilk defa ümitlenmeye bu kadar yaklaşmıştım. Belki dediğim bir an "Seni üzmek benim aklımın ucundan geçmezdi." dedim. O ise "Arkadaşlığın çok değerli yanlış anlaşılmasını istemem. Bundan sonra eşimin arkadaşı olarak kalsan daha iyi olur." diye cevap verdi.

Kalbinin nerede olduğunu insan sökerken anlıyor. Öyle bir acıyor ki, kızgın şişle delseler bayılırsın acıdan, bu acı ise her saniyesi katlanmaya değer. Onca acıdan sonra ise yerinde durmasının bir anlamı kalmıyor söküp atıyorsun. Bugün aradım meşgule attı, iş yerinin önündeydim telaşla çıkıyordu. Takip ettim, eve gitti, sürekli telefonuna bakıyordu. Kapıdan çıktığında öyle güzeldi ki, ne derler "bir bahar günü gibi"; toz pembe uzun bir elbise giymişti, saçları omuzlarından havalanan bir güvercin sürüsü gibiydi, rüzgardan savrulan şalı dünyayı sarmalayan bulutlardı sanki.

Arabayı sahile sürdü, inmeden rujunu tazeledi, kalbim artçı depremlerde sarsılan evleri andırıyordu. Yatlara doğru yürüdü, yerlere güller saçılmıştı sanki hepsi benim çalınmış baharımdı. Güven dizlerinin üzerindeydi, af diliyordu belli ki. O dimdik, merhametli, özlem dolu ama mağrur duruyordu karşısında. Cebinden istiridyesi içinde bir inci tanesi çıkardı Güven.

İnci nasıl oluşur bilir misin? Nisan yağmurlarından bir damla girer istiridyenin içine ve öyle bir acı verirki ona, acısını dindirmek için bir salgı salgılar, bunların birleşimi inciyi oluşturur. Ne kadar acı çektiyse o kadar pürzsüz bir inci oluşur. Ellerindeki istiridye bendim, ben olmak isterdim. Şimdi bu bardağı içmeye karşı gösterdiğim cesareti karşında öyle dizlerim üzerine çökmek için gösterebilseydim. Şimdi omuzlarından teninin kokusuna doyan ben olabilseydim.

Aşkı bana sen öğrettin, Güven'i severken. Bulmadan kaybetmenin acısında kavrulduğumu görsen, gözünden düşecek damla hatrına gözlerimi feda edecek kadar çok sevdim seni. Eksik bir şey olacak hayatımda hep, her şeyim eksik kalacak, aşkı bilmenin yetmediğini ispatlar gibi. Şu bardağa sarılmadan acısının bile tadına vararak kazıyorum seni ruhuma.

15.9.12

eşik

Uzaklardan ıslık çalan rüzagar dişlerimi tıkırdatıyorsa eylül gelmiş demektir diye düşündü saçlarını ensesinde toplarken. Cama doğru yürürken bağladığı sabahlığına sıkıca sarındı, gün batımını süzerken gözleri perde aralığından. Işıkları açmak külfet gibiydi odanın loşluğunda gökyüzünün düşüncelerini okuyabiliryorken hala. Üç gündür çıkmadığı evden bunalmıştı, oysa onu asıl bunaltan dışarıdaki durumlardı. Apartman kapısının önünde dizlerini göğsüne doğru çekip oturmuş birini gördü. Şüphe ve gerginlikle yüzünü görmeye çalışırken cama doğru baktı bitkin delikanlı. Telaşla perdeyi çekti, aynada sabahlığına bakıp eline ilk geçirdiği hırkayı üzerine giydi. Saçını açıp tekrar toplarken kendi kendine söylenmeye devam etti. Apartman önüne çıkmak için bile ayakkabı seçmek zorunda olmasına sinirlendi, ayakları dolana dolana inerken trabzanlara vurup şıkırdayan anahtarın sesi yankılanıyordu.

Camda onu görmek tüm günü orda geçirmesine değerdi, ah bir de gülümsemiş olsaydı. Apartman önünde park etmiş jipin dikiz aynasında saçlarını düzeltmeye çalıştı, gözlerini ovaladı. Kazağını aşağı doğru çekiştirirken heyecanı ile birlikte solan az önce oturduğu eşikteki bir demet papatyaya baktı. Onları verip vermemekte kararsızken papatyaları ne kadar çok sevdiğini aklından geçirdi, zaten verebilecek başka bir şeyi de yoktu. Ona neler söylemek istediğini ancak papatyalar dillendirebilirdi, içinden teker teker kelimeleri sıraya dizdi Onu görünce dağılacaklarını bile bile.

Gelmesini bu kadar beklemişken nedenini sormanın ne kadar saçma olduğunu bilse de yine de soracaktı. Çünkü söylemek ve duymak bilmenin su yüzüne çıkmış halidir. Apartman kapısını açmadan derin bir nefes aldı, kendi haline güldü cam kapıdaki yansıması arasından gördüğü yüze içli içli bakarken. Arkasına bastığı ayakkabılarını sürükleye sürükleye elinde solmuş bir demet papatyayla bekleyen bitkin delikanlının yanına gitti. "Ne kadar zamandır burdasın?" ilk cümle olmayacak kadar çiğ kalmıştı ama sorulmuştu bir kere. Telefonuna bakmadığı için gelmiş olduğunu tahmin edebilirdi ama şaşkınlık anları her türlü destekleyici soruya muhtaçtır. Bu baygın tatlı bakışlara yüreğinin muhtaç olduğu gibi.

Neden ilk düşündüğü şey "böyle üşüyecek" olmuştu ki, O sabahtan beri bu taşlıkta bir kez camdan baksın diye beklerken, her apartmandan çıkana adını söyleyip daire numarasını sorarken dişleri birbirine vurmuştu oysa. Utangaç utangaç bakması beklemenin her anını silip yerine mutluluk bahşetmiyor olsa neler söylerdi kim bilir. "Üzmüşler seni." diyebildi sadece gerisini bir dağa yaslanıpta efsanesini anlatır gibi büyük bir iştahla içini döken sevdiğinin diline bıraktı. Sıra ona geldiğinde neler söylemesi gerektiğini düşünüyor ve heyecanla atan kalbini dizginlemeye çalışıyordu dolu dizgin sözleriyle dünyayı süsleyen sesler içerisinde.

Bilmediğini düşünerek tartışmanın, Ona yapılan haksızlığın, anlayışsız insanların acıttığı tüm düşüncelerini dillendirmiş rahatlamıştı. Oysa hepsi tek bir sözle yatışır, uzaklaşırdı. Taşlıkta dipdibe otururken içi ürpermesine rağmen gıkını çıkarmıyordu aklı kucağındaki papatyalardaydı. "Bana mı onlar?" dedi cesaretlendirmek için delikanlıyı. Sıra Ondaydı buraya kadar gelip saatlerce beklediyse belki de duymak istediklerinin sırası gelmiştir diye düşündü.

 Papatyaları ne kadar çok sevdiğini söylemiştin bir keresinde seni neşelendirirler diye düşündüm diyebildi. Daha fazlasını söylemek istiyordu paptayalara ne kadar çok benzediğini mesela, narinliğini, canlılığını, beyaz tenine uyum sağlamak için her rengin yarıştığını söylemek istiyordu. Telefonunu açmayınca seni çok merak ettim, ayrılacağını söylediler, aramadık insan bırakmadım adresini buldum, yanında olmak istedim, aslında ben hep yanında olmak isterdim dedi. Mahçup bir gülümesmeyle karşılanan sözleri cesaret verdi yüreğine. Burda senin pencereye çıkmanı beklerken aslında bir ömür gelmeni beklediğimi düşündüm. Ne gün batımları geçti yüzünü daha tanımıyorken hepsi adım adım, damla damla seni biriktirdi sanki bana. Uzun zamandır söylemek istediklerim var sana ama korktum güneşimin batıp bir daha doğmayacağından, doğan güneşi beklerken sözlerimden esen rüzgarların seni benden uzaklaştıracağından diyebildi. Daha bir kere gözlerine doya doya bakmadan hem de, çünkü korkmak sevginin üstüne titremekti .

İçimi titreten rüzgarlar söylenmeyen sözlerdendi asıl, beni üzen senin yanında kalamamaktı belki söylenen sözlerin ağırlığındansa diye düşünürken papatyalarına sımsıkı sarılmıştı. Mahçup mahçup ayakkabılarını izleyen delikanlıyı süzerken bir şeyler söylemesi gerektiğini hissetmiş olacak ki "Beklemek en çok bana zor, her an gözüm ufukta bir lakırdı aramaktan yüzümü kalbime çeviremedim." dedi ne söylediğini kendi bile bilmeden. Gözlerini yumdu sözleri dağılıp gizlice Onun kalbine sızsın başka kimse duymasın istedi. Gizlenmektir belki de sevmek sevdiğinin kalbinde gömülü bir define olmaktır.

Eğik boynunu havalara çıkaran, siğnesine buz gibi eylül ayazını ilmek ilmek işleyen bir cümle duymuştu ki tüm ilanlardan daha açık, daha berrak bir sevgiyi yüklüydü. Artık tutamazdı gönlünden diline gelenleri, dağınıkta olsalar rüzgara karışıp cihanda nam salmalıydı sevgi. Dökülen yapraklar itelenmeden bir yaşlı çiftin bastonuyla duymalıydı korkudan kuytulara gizlenmiş bir sevginin haykırşlarını. "Doya doya gözlerine baksam bir ömür, hiç kış görmese yüzünde açmakta olan gül. Cihan güzelliğin özünü sende görür, çünkü bahar yalnız bir gülüşünle mümkündür." söylemek istedikleri böyle bir şeylerdi. Çoğu böyle söylenemese de şair olmak her aşığın kalbinde yatan gizli bir hazinedir.

24.8.12

hiç nedensiz

Gitmişti O. Seneler yüznü silmişken hatıralarından bile, tek bir gülümseme rüyalarına dahil etti Onun sıcaklığını. Neden? Yanmamış bir çıraydı, Onun bıraktığı külden arta kalan. Neden en ufak bir sıcalıkta O çıkıyordu hatıralardan?

Gözlerini arayan bir göz var; yeşilliğe baktıkça yeşillenmiş, bir damla suyu olsa gelip ellerine verirmiş gibi derin derin bakan bir göz. Onunkilere hiç benzemeyen omuzları var diyor; sakin ve sevecen. Neden? Güvenilmez, yalçın, kurak bir dağ idi Onun omuzları. Neden bu serin huzurda O geliyor anılardan?

 Muzip bir rüzgar gibi dolanıyor etrafında sözleri, söyleyerek değil sezdirerek yüreğini saran tatlı iltifatları. Neden? Onun sevmeyi lütuf sayan kaçamak laflarını andırmıyorken hiç;  neden sevilmeye bu kadar yakınken Onun uzak duruşları çıkıyor karşısına?

Olmayan bir ilk hikayesinden, olmayan bir kahramanın sevgisinden, olmayan bir sevginin, olmayan sıcaklığı kesiyor önünü. Seneler önce kapıları daha çalınmadan talan edilmiş yüreğine yerleşmeden terk etmiş biri O. Aylar sonra yerinde bulamadığı sevinçleriyle anladı gidişini, hiç var olmayışını aslında. Beklemedim diyor Onu, hem de hiç, yani Onun gelmediği gibi; hiç. Hatırlamadığını, düşünmediğini söylüyor. Hiç nedensiz yüreğini ısıtan bir bakışta rüyalarına giren Onu, hiç tanımadığını, tanıyamadığını söylüyor.

Şimdi, diyar diyar gizli saklı yeşillikleri gezdiren; tatlı rüzgarların arasında kalmış bu yüreğin orta yerinde, hiç nedensiz tutmuşturulmamış bir çıranın bıraktığı kül yığını peyda olmuşken; ne yapmalı da inanmalı aşkın varlığına ?




9.4.12

rahmet (hikaye vol.4)

Sevmiyorum böyle havaları! Öncesi içine işler insanın her ışıltısıyla yayılır sevinç tohumları etrafa. Sonra korkutur seni üstüne gelen gölgeler, gece oldu sanırsın yüreğinin şehrinde. Suya erişmek için duaya çıkan çiçeklerin rahmetidir gelecek olan, umut tomurcukları seslenir içinde. Sema bu kadar üstüne gelirken hüzünle nasıl akar sevgi nehri bir gönülden bir gönüle. Uzaklar yakınken bir gözkapağı gölgesinde yakınları sis kaplar muğlaklıklar ülkesinde. Bahar gelecekti hani? Onca yumuşak yüzlü beyazlıkların ardından vaadedilen cemre düşecekti; havaya, toprağa, suya...

Su erken davrandı cemreden galiba... Hasret gidermesi bitmemiş daha bu dünyayla... Nasıl ki biz hasreti aşka dahil sayan şarkılarla coşturuyoruz gönlümüzü, nasıl ki sesi oluyor sevdanın yolların tortusu, nasıl ki sen; ey yollardan gelen! Açtın kollarını bana hüzünle, umutla... Söz verişlerin var ya hani gülümsemenin kırık ucu gamzelerinin imzasıyla. İçimde yığılmış yorgun cümleleri hakettiğini söyleyen kitapların sayfaları yol oluyor sana. Hasret sevmelerden önce yerleşir yürünen yollara ki gelen rahmeti karşılamakta gecikmesin hisler festivali...

Rahmet; sevdayı beklerken dudak büküp hiçliğe akıttığımız iki damlaydı sevdiğim. "Beklemekse en korkunç haliydi yaşamanın"... Bu yağmurlar eşlik ederken bana gelişini mi haber veriyorlar yoksa...

20.3.12

bahar (hikaye vol.3)

devamı...


Oysa bahar her şeyin başlangıcıdır...

Hikayeler baharın çiçeklerinden alır giib ilhamı tomurcuklanırlar havanın sıcağına uyup ışıldayan yüreklerin üzerinde. Yolculuklar düşüncelerin varoluş aynalarıdır ve varoluşlar hiç sonbahar görmeyen çiçeklerdir. Dört teker üzerinde taşıdığı dünyalardan bihaber gökyüzüne giderken davetsiz misafir olan gazlar bir kızın umutları kanatlanıp o semada uçar.

-Ne güzel süpriz bu böyle.

Beklenmedik şeyler ya aklımıza gelmiştir ya ümitlerimizin arasına sıkışmıştır ya da göz yumduğumuz gerçekleri getirmektedirler. İyi ya da kötü olması bir sonuçtur ani olması ise sizi maskelerinizden arındırır. Süprizler kendimizi ararken bize en büyük ipuçlarını getirmektedirler.

-Seni görmek umduğumdan daha güzel.

Hisler var oldukları gibi dillendirilmemeliler o yüzden bir akıl ile aynı bedendedirler. Dil ile kalem iki kalp arasındaki perdelerin aralanacağı o güzel yolculuğun muavinleridir. Tekil sevdanızın patikasından sizi sevgi yoluna çıkarmakla görevlilerdir.

18.2.12

kuru (hikaye vol.2)


Devamı...

Aynada ruhumun aksi olsaydı, bahar dallarını görürdüm yarısı kapalı gözlerim yerine. Oysa bu soğuk beni kendime getiriyor, susuzluğunu rüyalarında dindiren gönlümün sıcağını da katıp önüne rüzgar bedenimi savuruyor. Hınzır bir gülümsemeyle yüzümde sabırsızlığım ve çekindiğim sonlar aklımı kurcalıyor. "Gibi gibi gibiyim..." diyem MFÖ tüm cümlelerimde sanki içimde tanımlanmamış tüm duygular benzetmelerin gölgesine sığınarak yaşıyor. İmrenmek hayal etmeye, o hayallere tutunmaya yetmiyor. Kimsede olan kendime istediğim gibi değil çünkü ben kuraklığımı dindirecek gözlerin yolunu adımlıyorum. Suyu bilmeyen bir yüreğin keşif yolculuğu bu.

Mecnun aştığı çöllerin aşiasıydı, Leyla'sının gözlerine olmadığı kadar aşina. Bende içimdeki kuraklığın aşinasıyım hem de bir serap bile görmeyecek kadar aşina. Düşünelerim ne kadar ayıksa gönlüm o kadar kayıptı yalan sevdalara kapıp bu yüzden hep kapalıydı. Deli rüzgarların şehrinden ufka bakardım geceleri, günün yerle buluştuğu çizgide arardım sevginin mavisini. Tüm renklerden arınan bir göğün sarındığı sevgiliyi, geceyi izlerdim. Gıpta ederdim semaya böyle güzel kavuşmalara sahip olduğu için. Vuslat dediğin hasretin eseridir. Hani üstüne küfürler yağdırılan, dağların kapattığı, günleri uzattığı söylenilen yolların eseri hasretin. Şimdi ben hasreti olmayan bir yolun yolcusuyum çünkü suyu bilmeden kuraklığı öğrenmiş bir gönlün yükünü taşıyorum.

Ellerim çimen kokuyor, kafamı yasaladığım cammış rüyayla aramdaki tek engel şimdi yine baharı meşhur diyarlardayım. Ayaklarım hala ıslak, su hala uzak...

devam edecek...





7.2.12

Islak (hikaye vol.1)

Ayaklarım ıslak, sırtımı vermişim çimlere gözlerim kapalı bir rüyanın içerisinde uyuyorum sanki. Ayak ucumda bir nehir suyu daha gelmemiş ama benim ayaklarım ıslak onun sıçrattığı hayattan besbelli. Güneş tepemde yakmadan ısıtıyor düşlerimi, yalnızlığımın koruyucusu gibi oysa etrafım gönlümün güzellikleriyle dolup taşmış gibi. Gidipte veda etmemiş birini bekliyormuşum gibi hülyalara dalmışım gözlerim hala kapalı ama bir peri görmüş misali gülümüsyorum. Yüreğim benden önce ayaklanmış nehir yolunu adımlıyor telaşesi var bir an önce beklediğine kavuşmak istiyor "oysa beklemek en kerkunç halidir yaşamanın" diyen fuzuli'ye uyuyor. Oysa benim ömrümün imtihanıdır beklemek, yolumu adımlarken bile bir sonrası için beklerim sabrederek.

Gökyüzünü bir ses kaplıyor su geliyor sansamda bir kasvet sarıyor etrafımı uyanmak istemesem de dürtüyor göz kapaklarımı kulağımdaki ses. "Molamız otuz dakikadır lütfen değerli eşyalarınızı aracımızda bırakmayınız!"

Yollar en stabil anıdır hayatın, onlar akar ve sen sabırla akışlarını izlersin. Ne koşup hızlandırabilir ne tutup yavaşlatabilirsin. Yollar var oldukları gibidir, seni de seninle yüzleştirir. Otobüsten indiğimde içimi titreten ayaz burnumda ciğerlerime inip tüm hücrelerimi ayıltmaya çalışırken gönlümü rüyada bırakmıştım ben. Heyecanla çıktığım bu yol hayra erişsin istiyorum, güzel bir gülüş birleşsin sevgimle ayaklarımı ıslatan nehrin suları sarsın etrafımı ömrümce...

devamı sonra...

22.4.11

yeniden

Bulutların aralandığı bir gökyüzü görmeyeli uzun zaman olmuştu. Isıtmasa bile gün ışığı aydınlatıyordu burukluğunu, gün yüzü görünce dağılıyordu hüznü, gülümsüyordu anlamsızca esen rüzgara karşı sarılırken mavi şalına. Yerinde duramıyordu fakat oturduğu deniz kenarında üçüncü çayını isterken kafasında dolanan düşüncelerden kopup, dalgaları öksüz bırakıp kalkamıyordu. Sonunda boynu rüzgara dayanamayıp tutulacağının sinyallerini vermeye başlayınca hesabı ödeyip kalktı. Sahil yolunu adımladıkça derin derin nefes alıyor soğuğu düşünmeden gülümsüyordu. İlerde dalgalarla oynamak isteyen çocukların anneleriyle savaşı vardı istemsizce bir kahkaha patlattı. Yanındaki bankta oturan delikanlıyla gözleri birleşti, gamzeleri karşılaştı, rüzgar önce kelimelerini tanıştırdı sonra muhabbetin kalbe inmesini sağladı. Yol yüründükçe bitmesin istiyorlardı, ilk görüş öncesini sonrasını düşünmeden söylenen ilk sözlerle süslendi bir broş gibi gönüllerinin üstüne yerleşti. Günlerce pırıldayan broş ayaklarını hep o sahil yoluna sürükledi ve bir yağmur altında bilmeden birbirlerini beklediğini sığındıkları otobüs durağında yasladılar sırtlarını heyecanlı bir aşkın boşluğuna.

Havanın geçiş evresiydi tam nisan ayı, bazen tufan eser güneşe hasret kalırsın bazen güneş olur sıcağına hasret kalırsın. Bir aşkın geçiş dönemiydi onlarınki yollar biter hasret kalırdı bazen, bazense sarılırken bir rüzgar eser ayırırdı kalpları birbirinden. Bir tufan gerekirdi belki güneşi bekleyecek kadar ümidi olması için bir aşkın. bir kahkahayla birleşen bakışların buğulanması gerekirdi aşkın paklanması için. Sesleri yükseldi bri gökgürültüsü gibi kapladı göğüslerinin boşluğunu kaburgalarını zorlayan tüm sıkıntı havaya karıştı bir çığlıkla. şüpheler, tereddütler sonu gelmeyen sorulara dönüştü. adımladıkları yol yalnız başına yürününce gözlerinde büyüdü, birbirilerini görmeyi bilinçsizce istedikçe, gözleri aradıkça eşini kendine kızgınlığı büyüdü. hava muhalefetinden dolayı ertelenen mutluluk gemileri gel-gitlerle karaya oturdu, enkazda gezinen iki sevgili birbirini arar dururdu. Enkaz büyük aşk yitik sevgi güçsüzdü ancak iki kalbin çekimi onları bir araya getirebilir ve tüm soruların cevabı olabilirdi; plansız, hesapsız, beklenmedik bir karşılaşma. Hatta denizden uzak başka bir şehirde başka bir kahkahayla aşina kulaklar yüreğini hoplattı delikanlının geçmişin yaralarını sarmışken asıl merhemini buldu acıları. Bir aşk süprizlerin, tufanların, beklentilerin önüne geçebiliyorsa yol alabilirdi bu denizde ve mutluluk gemisi yeniden parlamaya başlayan bir çift kalpte yol almaya başlamıştı bile.

19.2.11

geç kalmışlıklar

Çiçek desenli masa örtüsünü inceleyen bir kız çarpar gözünüze bazen bir cafede çayınızı yudumlarken. Sıkılgandır, kimseyle gözgöze gelmemek için dışarıyı seyreder, belki biraz da heyecanlı fakat meraktan çatladığını göstermek istemez. Cama vuran damlaları dinlerken gülümser, beklenen kişinin başrolde olduğu ufak tefek düşler kurar belki. Kapıyı gözler arada bir, ellerini ısıtır fincanına sarılarak, telefonunu kurcalar eski mesajları ayıklar önemli bir işmiş edasını takınarak.

Omuzları düşmüş, elinde boynu bükük bir çiçekle saçları ıslak bir genç belirir kapıda. Geç kaldığının farkında olsa da çok aceleci değildir, tavrından anlarsınız bu tedirginliğin sinyalidir. Sağ eliyle saçlarını düzeltir, gözlerini masalarda gezindirirken garsonla bir iki laf eder, derin bir nefes alıp ağır adımlarla kıza doğru ilerler, gözlerinde puslu bir gökyüzüne doğru patlamaya hazır havai fişekler.

Mahçup bir gülümseme ile selamlaşırlar önce, kısa bir teşekkür faslından sonra o konuşmanın tek şahidi olacak buket masada yerini alır. Hal hatır sorulur, siparişler verilir, genç gerginliğinin sınırına dayandığında anlarsınız bu masada iki hayat değişecektir. Mimikleri çaresizleşir önce, kelimeler kaçar sanki dilinden, kız o kadar sevecen bakar ki ödü kopar Onu incitmekten. Ertelemekse çaresizliğin asıl nedenirdir zaten.

-Ece, öncelikle teşekkür ederim geldiğin için. Yoğun olduğunu biliyorum fakat uzun zamandır böyle konuşamamıştık, 'baş başa'.

-Haklısın Ekrem. Telefonda, internette ne kadar sık görüşsekte insan 'özlüyor' bu muhabbeti.

-Tabi tabi.

-Sen başka birşey söyleyecek gibiydin buluşalım derken; hayırdır?

-Aslında, evet seninle önemli birşey konuşmak istiyorum.

-Dinliyorum.

(Keşke  kadar kolay olsa; içimde nice zamandır istiflediğim hatta sandıklarda sakladığım herşeyi kelimelere döküp gözlerinin önüne sermek. Gözlerinde gördüğüm o heyecanın hakkını vermek, boynuma atlayıp 'evet' dediğin anın hayallerimdekinden çok daha güzel olacağına inanmak. Erteledikçe attığımız her adımda ayağımız kaydı sanki zaman girdabında, güzel anlar fotoromanları çalındı bizden .)

-Hani hep bahsettiğim New York bürosundaki iş vardı ya!

-Evet, neredeyse bir yıldır cevap beklediğin yer.

-Evet, evet. Bir proje için birkaç aylığına kabul edildim, daha sonrası içinde bu projedeki performansıma bağlı olarak sözleşme yapılabilecekmiş.

-Ne?! Bu, bu çok güzel! Senin adına çok sevindim.

(Sevindim! Neye sevindim? Gidiyorsun yani öyle mi ve beni bunu söylemek, gözüme sokmak için çağırdın öyle mi? Gerçekten 'tebrik ederim!')

-Tam olarak ne kadar kalacağın belli değil yani?

-Malesef.

Siz kendi işinizle ilgilenirken olanlar gözünüzü tekrar çevirdiğinizde masada oturanların değiştiğini sanmanıza yol açar. Çünkü onlar artık duygularının yansıttığı yüz ifadelerinden kaçamayan iki yenik savaşçıdırlar. Beklemek bir savaşta en zor taktiktik, doğru zamanı bilmekse bu stratejinin anahtarıdır. Eğer anahtara sahip değilseniz ne kadar beklerseniz o kadar ağır yaralarla yenilirsiniz.

Uzun bir sessizlik sonrası ilk kelime; masum, yumuşak ya da...

-Biliyorum geç kaldım! Söylemeye, yaşamaya, herşeye... Böyle, yaşadığımız şekliyle öyle güzeldi ki, acabalarım hep tereddütte bıraktı beni. Arkadaşlığını kaybetmenin zorluğunu kaldıramayacağımı düşünürken 'sesini duymadığım gün olmasın' derken buldum kendimi. Sana farkettirmeden çıkış saatlerini bekledim, gülüşünü izledim, birkez de bana gül diye dualar ettim. Hayaller kurdum; geçmişte yapamadıklarımız ve gelecek için ama geç kaldım biliyorum, çok geç kaldım. Daha önce davranmış olsaydım! 'Benimle gel' demeyi ne çok istedim. Ben New York'u hep seninle hayal ettim, kendimi de.

-Ne zaman söylemeyi düşünüyordun?

-İki ay önce çıktığımız gezide söyleyecektim fakat araya bir sürü şey girdi. Haftaya konser var bilet almıştım o zaman söyleyecektim ama bu durum dün belli olunca... Ben, tüm gece uyuyamadım, ne kadar sevindiysem o kadar kahroldum ne yapacağımı bilemedim.

-Ne zaman gideceksin?

-İki hafta sonra.

Heyecanla anlattığınız herşey karşısında duvar rolü oynayan biri varsa karşınızda hayatının gidişatı onu şaşırtmıştır. Havalara uçmayı isterken yere çakılma ihtimalini hiç hesaba katmamıştır. Siz tek başınıza günlük yaşantınızdan çaldığınız bir saatin keyfini çıkarırken o kızın yere çakılma sesiyle hafifçe irkilirsiniz. Enkaz çok derinde kalmıştır fakat yaralıların acısı yüzünden belli olmaktadır. Tanık olmamak için başınızı başka yöne çevirsenizde bir de gencin yüzünü incelersiniz çaktırmadan, solgun, suçlu, kaybetmemek için boşa çırpınışların damlaları dizlmiştir anlın kabaran çizgilerine. Hangisine daha çok canınız yanar? Hangisi madur? Arka fondan Sezen tiz tonlarda vurur da vurur; "Masum değiliz hiç birimiz..."

-Benden ne yapmamı bekliyorsun?

-Ece ben ciddiyim! Sana aylardır hergün 'Seni Seviyorum!' diye haykırıyorum aslında dilim dolanıyor bir türlü söyleyemiyorum ama karşında. Hiç anlamadın mı gerçekte? Ben ömrümü seninle geçirmek istiyorum, hep erteledim durdum ama artık tek bir nefes bile sensiz olmaz, biliyorum.

(Ah... Şunları onca romantik anı paylaştığımız o gezide söylemiş olsaydın, korkaklığınla gölgelediğin hisslerine sahip çıksaydın, beni yağmurun şiddetinden boynunu bükmüş bu papatyalar gibi bırakmasaydın ne olurdu? Şimdi buları söylemen, elimi tutmaya çalışman, inanmamı istemen belki hayallerimden bile güzel olurdu. Fakat sen, sen sadece nereye koyacağını bilemediğin duygularınla başedemediğin için burdasın. Hayallerine beni nasıl adapte edeceğini bilmediğin için yalvaran gözlerle bir çözüm bekliyorsun. Seninle gelmemi istemende sadece alışkanlığınından vazgeçemediğinden. İki ay önce mehtabı izlerken 'gel' deseydin ben zaten hazırdım ama şimdi çok zor, çok. Ah... Benim yeşil gözlerine daldığım korkak sevdiğim, keşke gözlerimden akacak damlaları birkez düşünseydin.)

-Ece birşey söyle, 'Bende seviyorum.' desene.

-Neyi değiştirir bu saatten sonra? Sen bunca zaman benden sakladığına göre duygularınla mutlusun zaten, benim karşılık vermem çok önemli değil gibi geldi bana! Sen planını yapmışsın ama benim bu planda bir yerim yok sanırım.

-Ece böyle söyleme, benden seninle bunca zamandır ulaşmaya çalıştığım pozisyon arasında seçim yapmamı mı istiyorsun?

-Hayır Ekrem, hayır. Tabiki gideceksin, çok uzun zamandır çabalıyorsun bunun için, beni tanımdandan bile önce belki. Bana duygularını açmak için bile bu kadar zahmete girmemişsin, tabiki gideceksin. Senden kalmanı istemiyorum ben, 'arkadaşın' olarak çok sevindim, gerçekten.

-Hiç mi sevmedin beni? Hissettiklerim yani ben yanlış mı anladım. Ben aynı duyguları paylaşıyoruz zannetmiştim, sana nasıl açıklarım diye düşünüp durdum dün gece, kızacağını hatta bağıracağınıa hayal ettim, 'ağlama' diyecektim hatta sana. 'Yoluna koyarım herşeyi kavuşuruz en kısa zamanda.' diyecektim. 'Gelmek istersen bir arkadaşımın bürosu var orda onunla konuşuruz' diye geçirmiştim aklımdan.

Birine kendini izah etmek zihniniz, bedeniniz ve duygularınızla bütün halde gösterdiğiniz bir çabadır. Onu ikna etmek için göstereceğiniz çabadan bile fazla efor sarfedersiniz. Geç kalmışsanız söylediğiniz herşey alehinize delil olarak kullanılacaktır. Açıkladığınız her duygu kalbinizde kazılacak derin kuyular için ufak bir çukurdur, anlattığınız her anı geçmişten kaşıyıp kanattığınız bir yaraya dönüşür. Dışarıdan baktığınızda içinizde sakladığınız duyguların kapakları açıldığında ışıldayacağını düşünürsünüz. Parıltıları göz alacak, etrafa mutluluk saçacak olan duygularınız üzerlerine çöken puslu havayla pençeleşemeyecek kadar tazedir. Beklediğiniz etkiyi göremezseniz sizde onlara olan inancınızı yitirirsiniz.

-Bana söyleyecek söz bırakmamışsın zaten. Yapmak istediğim bir sürü şey var şuan ama ne hissettiğimi bilmediğim için nasıl davranacağımı da çıkaramıyorum. Bu sevgi, evet vardı aramızda ama ufak heyecanlarımızdan ibaret tatlı anılar olarak kalacak herhalde.

-Böyle söyleme. Sana bekle diyemem belki ama bekleyeceğini ümid edebilirim değil mi?

-Sana 'gitme' demeye hakkım yok, benim bir hayatım var seninle gelecek halim de yok. Dolayısıyla etme! Paylaşmadığımız onca şeyin yasını tutacak da değilim.

-Belki bir yolunu buluruz ben sık sık geleceğim zaten, hem biz genelde internetten görüşürüz sorun olmaz herhalde. Ece, ben seninle bir ömrü paylaşmak istiyorum bu da bizim dilden dile dolaşacak başlangıç öykümüz olur.

-Bir ömürün yükünü taşımak için önce sevgine sahip çıkmalıydın belki de. Seni suçlamak bir işe yaramaz biliyorum ama elimde bu var şuan.

(Seninle hayal ettiğim milyonlarca öyküden hiçbirine benzemiyor ama bu. Hiçbirinde daha sevdiğini söylemeden terketmemiştin beni. Hiçbirinde yağmura karışmasını istediğim gözyaşlarım zorlamamıştı göz kapaklarımı, hiçbirinde yutkunmamıştım duygularımı. 'Şimdi ne yapacağım?' diye düşünmemiştim hiçbirinde.)

Çaresizce dışarıyı izleyen bir kız çarpar gözünüze oturduğunuz cafelerin birinde, karşısında bir genç vardır omuzları düşmüş, düşünmekten yorgun başını sağ koluyla tutarak kızı seyrediyordur. Son noktayı koymayı ikisi de istemez suskunluk paylaştıkları en güze şeydir, birbirlerinin zihinlerini okur ve söyleyemediklerini düşünerek avunurlar. Bıkkınlıkla sırtını yaslar kız koltuğuna, masanın üstündeki bitap düşmüş çiçeklere sarılmak ister ama yapamaz. İzlendiğinin farkında olsa da, hatta bu hoşuna gitse de, kaçmak ister konulmadan o son nokta. Muğlaklıksa çaresiz zamanlarında sığındığınız bir mağradır, siz bilmezsiniz ama içinde zehirli anlar barındırır. Cesaret sizi koruyabilecek tek zırhtır, sahiplendiğiniz duygulara sarılın ve gerçeğin karşısına çıkın, aldığınız yaralar eninde sonunda iyilerşir ama muğlaklığın zehri sizi bir aşk boyu süründürür.

-İstediğin kadar suçla, haklısın belki de. Karşına çıkıp söyleyebilseydim, böyle dönülmez bir yerde birleşmezdi yollarımız bir çıkış olurdu düzlüğe. Şimdiyse ellerime dökülüyor sanki tüm duygularım, karşında ne yapacağımı bilmez bir halde pat diye içimi boşalttım.

-Hayat bazen hesapladığımızdan hızlı akıyor, bazense geçmek bilmeyecek herhalde.

-Bir şans veremez misin?

-Olmayan bir ilişkiyi yürütmek istiyorsun Ekrem. 'Biz' diye birşey olmadan daha ertelememi istiyorsun her duygumu, hep sonraya aynı senin yaptığın gibi. İkimizinde hayatları var; bak, bir günün neler değiştireceğini  bile hesaplayamıyoruz. Ne beklemek ne süründürmek cevabı değil bu sorunun.

-Seni bırakıp gitmek istemiyorum. Söylemenin en doğrusu olduğunu düşünmüştüm, gideceğimi başkasından öğrenmeni istemedim, bir orta yol buluruz sanmıştım. Arkadaşlça ayrılsak bir umudum olurdu en azından.

-Hala herşeyi ertelemenin peşindesin, bravo!

Kopma anı geldiğinde anlarsınız, artık donuklaşmıştır duygularınız sizden kopup dağılmak isterler. Siz sakince oturdukça onların yükü sizi aşşağılara çeker. Dibi boylamamak için son bir kuvvetle kapanışı yapıp onları serbest bırakmanız gerekir. Fakat bu sandığınızdan daha zordur heleki karşınızda kaybetmek üzere olduğunuz biri varsa.  

-Bu konuşmanın artık bize bir faydası yok. Kurtaramayacağımız duygulardan bahsediyoruz, geçmişte attığım her adımın karşılığında gelmesini beklediğim bu konuşma hiç de bekleidğim gibi gelişmedi. Uzun zamandır hayal ettiği  birşeyin eşiğindesin, sana New York'ta başarılar diliyorum. Gelecek bize ne getirir bilemeyiz belki başka biz zamanda, duygularımız değişmemişse...

-Ece veda etme! Daha iki hafta buradayım bırak sahip olduğumuz zamanın tadını çıkaralım, ne yapacağımıza sonra karar veririz.

-Sonunu göremediğimiz bir kaçamağa tüm duygularımı sığdırmamı istiyorsun benden. Yapamam! İyi yolculuklar... 

Bir cafeye girişte yanınızdan hıza bir kız geçer; daha hesabı ödenmemiş iki bardak çay midesini yakarken almak için can attığı papatyaları masada bıraktığı için kızar kendine, damlayan gözyaşlarının yükünü de sırtına mantosuyla birlikte giyerken. Ardından bakansa yığılıp kalmıştır masaya yüreği sevdiğinin arkasından koşarken. Yağmurda yürürken etrafınızdan geçen ıslak kalpleri farketmezsiniz, onlar görmezlikten gelindikleri için gizlenmektedirler.

*İKİ HAFTA SONRA*

İşe geç kalmamak için koştururken bir kurye eline bir kutu tutuşturdu Ece'nin. Uçağa geç kalma ihtimali olan Ekrem ağacın arkasına saklanmış ısrarla çalan telefonunu yok sayarak Onu izlemekteydi. Kurutulmuş papatyaların yanında bir yüzük ve bir mektup buldu Ece kutuyu açtığında. Kahverengi gözleri ağlamaktan şişmiş fakat yaptığı makyajla bunu gizlemeyi başarmıştır. Elindeki çantaları bir kenara yokdu ve apartman demirlerine yaslanarak mektubu okumaya başladı.

Ece'm;
Ne kadar dil döksem az ve haksız biliyorum. Sevgimi sahiplenmediğimi düşünme ne olur sadece geç kaldım dile getirmekte. Bir anı bekledim, bir günü; sana söylemenin milyonlarca yolu varken ben birini seçemedim işte. Hayallerine kavuşmak hiç bu kadar ağır gelmedi kimseye, şu iki hafta bu anı beklediğim yıllardan çok daha uzun geldi inan. Bu yüzüğü gözlerine bakarak parmağına takacağım anın mükemmel olmasını istemiştim. Şimdi geride bir umudum olsun diye sana gönderiyorum; ister at, istersen sakla ben tüm heyecanımla gelinceye kadar kapına. Çünkü biliyorum kalbin hep benimkinin yanında atacak ve onlar gerçekten buluşunca bu aşk gerçek hikayesine kavuşacak.
Ekrem


16.2.11

sitem

candan erçetin-sitem

Bir hikaye anlatırlar; daha yirmilerine varmamış bir çift hakkında. Onlara çift denemez aslında omuzlarında koca koca vatkalarıyla hayata acemi adımlar atan, aynı ortamda ayrı ayrı kişilerdi aslında. Kişilikleri ise sandıklarından daha kırılgan ve değişkendi.

Lise yıllarında güven bir gülüşün arkasındaki sırda gizlidir, Onlar bu sırrı paylaştıklarına inanan iki acemi öğrenciydi. Kız dershane çıkışlarında üşür erkek Ona ceketini vermezdi ama üşüdüğünü gördükçe Onun da içi titrerdi. Erkek kızın evinin yakınlarında dolaşır ama kıza hiç haber etmezdi, kızsa camdan bakar Onun geçmesini beklerdi. Tenefüslerde hiç fısırdaşmadan paylaştıkları sırla yetinir daha fazlası için zamanını beklerlerdi. Omuz üzerinden ya da kapı aralarından gizliden birbirlerini izler ama bunu adet edinmezlerdi.

Aşk ne kadar kutsalsa yaşadıkları şey o kadar olağandı. Arkadaşlıkları hüzünlü, buruk bir kahkahanın arkasına sığınan kalp kırıklıklarına benzerdi. Onlar birbirlerine aşık olmayı bile başaramamışlardı. Acemiliğin cesareti Onlarda sakinliğe esirdi. "Merhaba. Nasılsın?" demezlerdi birbirlerine, nasıl olduklarını gözlerinden anlayacaklarını sanırlardı belkide. İkisinin uzun kirpikleride yaşlarla ıslansada hiç deymedi birbirine. Birbirlerine sahip olduklarını bilseler de hiç belli etmediler kendilerine.

Özel günleri hiç birarada geçirmediler. Kız sevgisinin üşümesine dayanamayıp bir atkı hediye etse de hiç sarıldığı görülmedi erkeğin boynunda. Biri bahçede biri kütüphanede, birbirlerini arasada gözleri buluşmadılar hiç kantinde. Bir çay ısmarlamadı erkek kıza, kopya çektiklerini saymazsak hiç yazışmadılar aralarında. Gülümsemeleriyle belli ettiler özlemlerini, yalnız onların anladığı bir alfabeyle yazdılar sitemlerini.

Zaman, bazen yarasıdır sevdaların; kurulmamış bir hayalin kapılarına mühür vuran bekçisidir. Zaman hala sizinle sandığınız bir yüreğin akıp gittiğinden haberdardır fakat size hiç belli etmez. Telesekreter yorulmaz 'mesaj bırakın' demekten kız da yorulmadı numarayı çevirmekten. Oysa erkek yorulmuştu belli ki zamanla gülümsemekten. Sahip çıkamadığı herşeyi zamanın girdabında sürüklenmeye mahkum etmiş, arkasını dönebilmişti. Kız yaşayamadıkları herşeyi sakladığı o sırra güvenerek ümidini yitirmedi, sorduğu herkesten aldığı muğlak cevaplarla aylar sonra yolun sonu görebildi.

İdrak! Birleşmeden yalnız kalmış bir kalbin soğukluğunu hücrelerine kadar hissetti. Terkedilmenin paslı kokusu, küflü tadı ve taze tomurcuklanmış bir sevginin kışa yaklanmış haliyle başbaşa kaldı. Asıl sitem gözyaşlarıyla yazılan bir destandı ve yalnızlığın fermanıyla hazırlanmaktaydı. Koca koca vatkalarıyla, gururla çıktığı yolda biranda yükü ağırlaştı, söyleyemediği cümlelerin küstüğü dili sitemle tanıştı. Sessizlik sitemin abecesi sayıldı, gözyaşlarına yolu gösterip yüreğe doğru zamanı adımladı.

Sitem! Başlamayan bir sevginin biçare bırakılan bir yürekle savaşında ilk adımdı. Zaman ilaç mı bilinmez ama öyleyse pek aceleci olduğu söylenemezdi. Kendini sorguladı önce, nedenler tükendiğinde suçlamalara geldi sıra ama liste kabarıklaşmaya başlayınca vazgeçti. 'Acaba' ve 'belki'lere 'keşke'ler eşlik etti, geceleri zihnine zindan etti. Haklı bulmak istedi Onu acısını dindirmek için, yetmedi. Suçlamak kolaydı kızsa umursamamayı seçti. Sessizlik kabullenmenin ağırlığına yoldaş, ümitse baharlara eş; ikisi de sitemden sonra gelen iki kardeş.

Kız güveni sakladığı gülüşünü naftalinlere sarıp kaldırdığında tüm olağan duygular ayazda kaldı. Oysa duygular ancak güven şemsiyesi altında samimidir. Hayatına devam etti elbet, başı dik ama hep peşinden sürükledi varolmayan bir sevdanın yükünü. Ne telefon açtı o aşina olduğu ses, ne karşısına çıktı unutmaya çalıştığı o nefes. Siması bulanıklaştı önce rüyalarında yastığı ıslanmamaya başladığında, yolda dönüp bakmadı Onun adını duyduğunda. Onu anmadı arkadaşlarıyla; kimseyle paylaşmadığından hiçkimse şahit olmadı sahipsiz duygularına.

Bu hikaye yazılana kadar sevda, yaşanmayan herşey gibi gönül mezarlığındaki faili meçul bir kimsesizdi. Aynı kiraz dalından sarksalar da çift olamamış kahramanların sahip olduğu sır bu hikayeyi okuyan herkese farklı şekilde aksederek tüm yaşanmamışlıklara ulaşmaktadır.

6.2.11

aynı gün iki mevsim

hayat radikal değişiklikler bekler bazen çünkü o bunu kendi de yapar...
düzenlerinden kopmayı göze alamayan insanlarsa (şekil 1-a bendeniz) çoğunluktadır...
dolayısıyla elimizdekileri düzenlemeyi yaşamak sayarız...
çekip gitmek düşünce dışıdır hayal olamayacak kadar mantıksızdır...
duygularımızla yaşar mantıklarımızla karar veririz...
bu çelişkiyle kendimizi yer bitiririz...
isteklerimiz için sahip olduklarımızdan asla vazgeçmeyiz
çünkü sahip olduklarımızın olması gerektiğine inanırız
bir lütüf olduklaırnı görmeyiz...
oysa dalgaların iki metreye ulaştığı zifiri karanlıkta
gecenin bahartlı kokusunu içimize çekerken herşey silinir..
kararsızlıklarımızın tüm suçu başkalarında da olsa ayna düşmanımızdır...
ne kadar sıkılsakta çekip gidemeyiz...
oysa hayat hem tek mekan hem de aynı insanlarla geçmeyecek kadar hızlı ve doludur...
aynı güne iki mevsimi sığdırabildiğine göre...
(fotoğrafların tarihi 5.2.11)
antalya sahilde sıcak

dönüş yolunda toroslarda kar

http://www.asktesaduflerisever.com/      "olamaz mı? olabilir"
doğal duygusal gerçekçi şaşırtıcı
bazı filmler vardır o bittiğinde siz hala onu izlemeye devam edersiniz işte öyle birşey...
aşk tasdüfleri sever...
aşık olma isteğinizi tavan yaptırıyor film... başa sarıp tekrar tekrar izlemek isityorsunuz...
yani dikkat bağımlılık yapar...
müzikler sahnelerle uyumlu güzel seçilmiş; demir demirkan, şebnem ferah, tnk...

ne kadar yarımım!
 belki de o yüzden hayatımdaki herşeyi yarım bırakmışım
beni mutlu etse de tüm gücümle sarılmamışım...
belki de o bana hiç açmamıştır kollarını...
olamaz mı?
olabilir...

23.11.10

anlık gelişen duygular

http://www.youtube.com/watch?v=Dxpm0ksApqU&feature=player_embedded

kimsenin seni merak etmediği bir ülke burası.
çık bak camdan, etrafın boşluğuna yerleştir bütün kalabalıklarını,
pürüzsüz sakin bir sesle hayatın neşesini bul.
yaşlan simsiyah saçlarınla salın, rüzgara karşı yürü!
aynalara küstüğün tüm günlere ait bir damla akıt gözlerinden.
nefesini yoklayan yumrulara izin ver, karışsınlar göğün seslerine.
gitmenin sırtına yüklediği kamburu bırak yere,
inan o senden daha dayanıklı ihanete.
düşüncelerini kuşlara emanet et,
merak etme onlarda senin kadar özgürler!
bir gülümsemene hasret gamzelerin, hadi sevindir onları,
puslu bir güne güneş olmayı dene!
ellerinin yapamadığını ayaklarına söyle;
iki adımla aş bütün geçmişin yokuşlarını,
erdiğin ilk tepede limon ağaçları olsun,
buram buram tazelik koksun sevgilerin.
naftalinlerinden arındır hayallerini !
sevmeyi bilmiyorum diye üzülme artık
 parmaklarına dolan kumları sev ilk önce
sevilmek davetiyelerle çağırılmaz
sen yolunda yürürken o girer koluna merak etme!
sen benliğini aradığın yollarda seyyah ol, bir yerde fırtına yakalar seni elbet
sen sığın denizin koynuna, ardında bıraktıklarını arama etrafında
yeni keşfettiklerinin tazeliğine kapıl bir kere de
düşünmenin ağırlığından azad et kendini,
baş ağrılarından kurtar gündüz sefalarını.
hayatının pervazlarına konmuş bir kuştur belki aşk
onu ürkütmemek için sürgülediğin pencerelerini aç artık
usulca uzat elini bulutlara, gözlerinin nemi dağılsın.
bırak o kuş yuva edinsin yüreğini
sesi sesine karışsın...

4.11.10

mısır çarşısı

Uzun zamandır uğramadım biliyorum. Anla beni zor sana tekrar tekrar dönmek, her dönemeçte bir parçamı kaybederek. Tüm kaldırım taşları tanır beni bu semtte. Nasıl mı? Sırtımdaki yükün ağırlığından hep ayağımı sürüyerek yürürüm ben her adımımda adını söyleyerek. O yüzden bugün geldiğimde selamladı hepsi beni tek tek. Yine gözümden düşen pişmanlık damlaları suladı onları, yine hüzünlendiler ardımdan, sana giden yollarda yine çelme taktılar ayağıma. Sonu başına benzeyen hikayelerde ne kaybedene ihtiyaç var ne bekleyene. Biz; kahramanı olmayan bir hikayede mahsur kalmış iki sevgili, ne kaçabiliyoruz bu sevdadan ne sevebiliyoruz gönlümüzce.
Biliyorum uzun zaman oldu bu sefer. Her anında bir çentik attı ruhuma bekçiler. Duygularımın bekçileri hani hesaplarımız var ya aşk üzerine işte onların başını bekleyen nefis bekçileri. Alt alta koysam da üst üste tıksam da sığmıyor ömrüme bu sevda. Hasan sırtında tuzla tırmanamamış ya dağa, ardından sevdiği bağlamış ya kendini atkısıylaı ağaca. Onlar gibi ama onlardan ayrıyız. İki ayrı kabilenin gizli sırrıyız birbirimizden gizli ama her anımıza aşinayız.

Zaman mısır çarşısında gezerken burnunda saniyelik tatlar bırakan baharat kokuları gibi geçip gidecek. Benim sana geç gelmelerim ciğerini yakan isot kadar sızlayıp geçecek. Kuru meyvelerin nahoş tadı gibi ağızında dolanacak adım sonra bir bakmışsın su beni dilinden temizleyecek. Kahvenin öğütülüşü gibi zahmet isteyecek yoğun kokusu içine oturacak belki ama içtiğinde için ısınacak. Bittiğide telvesi içine oturacak, tadı ağızında bir damla suyla dağılıp kaybolacak.

Uzun zaman oldu biliyorum. İnan bana gelmek beklemekten daha zordu. Sırlarımı açığa çıkarmaya gelmedim, sana her kaldırım taşının ayağımda açtığı yaralardan sızan kanı göstermeye gelmedim, Hasan'ın mirası sırtımdaki kırk kilo tuzu iade etmeye gelmedim. Sana mısır çarşısını hediye etmeye geldim. Adımı alıp, yaralarıma tuz basmayı kabullenip, bekçilerimi kovmak için iznini almaya geldim. Baharatların birbirine karışmış kokularından arınma, sen öyle güzelsin birtanem. Bin bir çeşit halinle, onlara benzersin. Azad et beni sevdiğim! Bu hikayeye bir kahraman lazım, ikimizi de kurtarmak için. Ben çıkıp gideyim ki sen kurtul, budur tek dileğim.

Geri gelmeyeceğim bu bil. Aşkını sırtında taşıyan bir seyyah olacağım. Resminle değil kokunla tarif edeceğim seni ne Leyla'ya benzeyeceksin ne Züleyha'ya. Üzülme sevdiğim, ağlama! Bu hikayede birimiz eksilmeliyiz, yer açmalıyız kahramana. Bil ki, gelmek beklemekten daha zordu, gitmek hepsinden zor. Anla! Seni kaldırımlara emanet ederken arkama bakmanın ne çok acıttığını. Anla! Mısır çarşılarına artık neden uğrayamadığımı...

1.8.10

aşk saklanır kuytu köşelere

aşk saklanır kuytu köşelere
kimlere nasiptir bilinmez
geleceğe bağlanan ümitler
hep mutlu sonla bitmez

özlem dolanır içimde bilinçsizce
yersiz yursuz viranelerde
gün kızllı gecelerde
susuzluğumun şehirlerinde

aşk saklanır kuytu köşelere
aradıkça iner derinlere
kaçıp gider diye korkarım
belkedikçe de gelmez niye?

http://www.dailymotion.com/video/xdvsmd_levent-yuksel-ask-mumkun-mudur-hala_music