Çiçek desenli masa örtüsünü inceleyen bir kız çarpar gözünüze bazen bir cafede çayınızı yudumlarken. Sıkılgandır, kimseyle gözgöze gelmemek için dışarıyı seyreder, belki biraz da heyecanlı fakat meraktan çatladığını göstermek istemez. Cama vuran damlaları dinlerken gülümser, beklenen kişinin başrolde olduğu ufak tefek düşler kurar belki. Kapıyı gözler arada bir, ellerini ısıtır fincanına sarılarak, telefonunu kurcalar eski mesajları ayıklar önemli bir işmiş edasını takınarak.
Omuzları düşmüş, elinde boynu bükük bir çiçekle saçları ıslak bir genç belirir kapıda. Geç kaldığının farkında olsa da çok aceleci değildir, tavrından anlarsınız bu tedirginliğin sinyalidir. Sağ eliyle saçlarını düzeltir, gözlerini masalarda gezindirirken garsonla bir iki laf eder, derin bir nefes alıp ağır adımlarla kıza doğru ilerler, gözlerinde puslu bir gökyüzüne doğru patlamaya hazır havai fişekler.
Mahçup bir gülümseme ile selamlaşırlar önce, kısa bir teşekkür faslından sonra o konuşmanın tek şahidi olacak buket masada yerini alır. Hal hatır sorulur, siparişler verilir, genç gerginliğinin sınırına dayandığında anlarsınız bu masada iki hayat değişecektir. Mimikleri çaresizleşir önce, kelimeler kaçar sanki dilinden, kız o kadar sevecen bakar ki ödü kopar Onu incitmekten. Ertelemekse çaresizliğin asıl nedenirdir zaten.
-Ece, öncelikle teşekkür ederim geldiğin için. Yoğun olduğunu biliyorum fakat uzun zamandır böyle konuşamamıştık, 'baş başa'.
-Haklısın Ekrem. Telefonda, internette ne kadar sık görüşsekte insan 'özlüyor' bu muhabbeti.
-Tabi tabi.
-Sen başka birşey söyleyecek gibiydin buluşalım derken; hayırdır?
-Aslında, evet seninle önemli birşey konuşmak istiyorum.
-Dinliyorum.
(Keşke kadar kolay olsa; içimde nice zamandır istiflediğim hatta sandıklarda sakladığım herşeyi kelimelere döküp gözlerinin önüne sermek. Gözlerinde gördüğüm o heyecanın hakkını vermek, boynuma atlayıp 'evet' dediğin anın hayallerimdekinden çok daha güzel olacağına inanmak. Erteledikçe attığımız her adımda ayağımız kaydı sanki zaman girdabında, güzel anlar fotoromanları çalındı bizden .)
-Hani hep bahsettiğim New York bürosundaki iş vardı ya!
-Evet, neredeyse bir yıldır cevap beklediğin yer.
-Evet, evet. Bir proje için birkaç aylığına kabul edildim, daha sonrası içinde bu projedeki performansıma bağlı olarak sözleşme yapılabilecekmiş.
-Ne?! Bu, bu çok güzel! Senin adına çok sevindim.
(Sevindim! Neye sevindim? Gidiyorsun yani öyle mi ve beni bunu söylemek, gözüme sokmak için çağırdın öyle mi? Gerçekten 'tebrik ederim!')
-Tam olarak ne kadar kalacağın belli değil yani?
-Malesef.
Siz kendi işinizle ilgilenirken olanlar gözünüzü tekrar çevirdiğinizde masada oturanların değiştiğini sanmanıza yol açar. Çünkü onlar artık duygularının yansıttığı yüz ifadelerinden kaçamayan iki yenik savaşçıdırlar. Beklemek bir savaşta en zor taktiktik, doğru zamanı bilmekse bu stratejinin anahtarıdır. Eğer anahtara sahip değilseniz ne kadar beklerseniz o kadar ağır yaralarla yenilirsiniz.
Uzun bir sessizlik sonrası ilk kelime; masum, yumuşak ya da...
-Biliyorum geç kaldım! Söylemeye, yaşamaya, herşeye... Böyle, yaşadığımız şekliyle öyle güzeldi ki, acabalarım hep tereddütte bıraktı beni. Arkadaşlığını kaybetmenin zorluğunu kaldıramayacağımı düşünürken 'sesini duymadığım gün olmasın' derken buldum kendimi. Sana farkettirmeden çıkış saatlerini bekledim, gülüşünü izledim, birkez de bana gül diye dualar ettim. Hayaller kurdum; geçmişte yapamadıklarımız ve gelecek için ama geç kaldım biliyorum, çok geç kaldım. Daha önce davranmış olsaydım! 'Benimle gel' demeyi ne çok istedim. Ben New York'u hep seninle hayal ettim, kendimi de.
-Ne zaman söylemeyi düşünüyordun?
-İki ay önce çıktığımız gezide söyleyecektim fakat araya bir sürü şey girdi. Haftaya konser var bilet almıştım o zaman söyleyecektim ama bu durum dün belli olunca... Ben, tüm gece uyuyamadım, ne kadar sevindiysem o kadar kahroldum ne yapacağımı bilemedim.
-Ne zaman gideceksin?
-İki hafta sonra.
Heyecanla anlattığınız herşey karşısında duvar rolü oynayan biri varsa karşınızda hayatının gidişatı onu şaşırtmıştır. Havalara uçmayı isterken yere çakılma ihtimalini hiç hesaba katmamıştır. Siz tek başınıza günlük yaşantınızdan çaldığınız bir saatin keyfini çıkarırken o kızın yere çakılma sesiyle hafifçe irkilirsiniz. Enkaz çok derinde kalmıştır fakat yaralıların acısı yüzünden belli olmaktadır. Tanık olmamak için başınızı başka yöne çevirsenizde bir de gencin yüzünü incelersiniz çaktırmadan, solgun, suçlu, kaybetmemek için boşa çırpınışların damlaları dizlmiştir anlın kabaran çizgilerine. Hangisine daha çok canınız yanar? Hangisi madur? Arka fondan Sezen tiz tonlarda vurur da vurur; "Masum değiliz hiç birimiz..."
-Benden ne yapmamı bekliyorsun?
-Ece ben ciddiyim! Sana aylardır hergün 'Seni Seviyorum!' diye haykırıyorum aslında dilim dolanıyor bir türlü söyleyemiyorum ama karşında. Hiç anlamadın mı gerçekte? Ben ömrümü seninle geçirmek istiyorum, hep erteledim durdum ama artık tek bir nefes bile sensiz olmaz, biliyorum.
(Ah... Şunları onca romantik anı paylaştığımız o gezide söylemiş olsaydın, korkaklığınla gölgelediğin hisslerine sahip çıksaydın, beni yağmurun şiddetinden boynunu bükmüş bu papatyalar gibi bırakmasaydın ne olurdu? Şimdi buları söylemen, elimi tutmaya çalışman, inanmamı istemen belki hayallerimden bile güzel olurdu. Fakat sen, sen sadece nereye koyacağını bilemediğin duygularınla başedemediğin için burdasın. Hayallerine beni nasıl adapte edeceğini bilmediğin için yalvaran gözlerle bir çözüm bekliyorsun. Seninle gelmemi istemende sadece alışkanlığınından vazgeçemediğinden. İki ay önce mehtabı izlerken 'gel' deseydin ben zaten hazırdım ama şimdi çok zor, çok. Ah... Benim yeşil gözlerine daldığım korkak sevdiğim, keşke gözlerimden akacak damlaları birkez düşünseydin.)
-Ece birşey söyle, 'Bende seviyorum.' desene.
-Neyi değiştirir bu saatten sonra? Sen bunca zaman benden sakladığına göre duygularınla mutlusun zaten, benim karşılık vermem çok önemli değil gibi geldi bana! Sen planını yapmışsın ama benim bu planda bir yerim yok sanırım.
-Ece böyle söyleme, benden seninle bunca zamandır ulaşmaya çalıştığım pozisyon arasında seçim yapmamı mı istiyorsun?
-Hayır Ekrem, hayır. Tabiki gideceksin, çok uzun zamandır çabalıyorsun bunun için, beni tanımdandan bile önce belki. Bana duygularını açmak için bile bu kadar zahmete girmemişsin, tabiki gideceksin. Senden kalmanı istemiyorum ben, 'arkadaşın' olarak çok sevindim, gerçekten.
-Hiç mi sevmedin beni? Hissettiklerim yani ben yanlış mı anladım. Ben aynı duyguları paylaşıyoruz zannetmiştim, sana nasıl açıklarım diye düşünüp durdum dün gece, kızacağını hatta bağıracağınıa hayal ettim, 'ağlama' diyecektim hatta sana. 'Yoluna koyarım herşeyi kavuşuruz en kısa zamanda.' diyecektim. 'Gelmek istersen bir arkadaşımın bürosu var orda onunla konuşuruz' diye geçirmiştim aklımdan.
Birine kendini izah etmek zihniniz, bedeniniz ve duygularınızla bütün halde gösterdiğiniz bir çabadır. Onu ikna etmek için göstereceğiniz çabadan bile fazla efor sarfedersiniz. Geç kalmışsanız söylediğiniz herşey alehinize delil olarak kullanılacaktır. Açıkladığınız her duygu kalbinizde kazılacak derin kuyular için ufak bir çukurdur, anlattığınız her anı geçmişten kaşıyıp kanattığınız bir yaraya dönüşür. Dışarıdan baktığınızda içinizde sakladığınız duyguların kapakları açıldığında ışıldayacağını düşünürsünüz. Parıltıları göz alacak, etrafa mutluluk saçacak olan duygularınız üzerlerine çöken puslu havayla pençeleşemeyecek kadar tazedir. Beklediğiniz etkiyi göremezseniz sizde onlara olan inancınızı yitirirsiniz.
-Bana söyleyecek söz bırakmamışsın zaten. Yapmak istediğim bir sürü şey var şuan ama ne hissettiğimi bilmediğim için nasıl davranacağımı da çıkaramıyorum. Bu sevgi, evet vardı aramızda ama ufak heyecanlarımızdan ibaret tatlı anılar olarak kalacak herhalde.
-Böyle söyleme. Sana bekle diyemem belki ama bekleyeceğini ümid edebilirim değil mi?
-Sana 'gitme' demeye hakkım yok, benim bir hayatım var seninle gelecek halim de yok. Dolayısıyla etme! Paylaşmadığımız onca şeyin yasını tutacak da değilim.
-Belki bir yolunu buluruz ben sık sık geleceğim zaten, hem biz genelde internetten görüşürüz sorun olmaz herhalde. Ece, ben seninle bir ömrü paylaşmak istiyorum bu da bizim dilden dile dolaşacak başlangıç öykümüz olur.
-Bir ömürün yükünü taşımak için önce sevgine sahip çıkmalıydın belki de. Seni suçlamak bir işe yaramaz biliyorum ama elimde bu var şuan.
(Seninle hayal ettiğim milyonlarca öyküden hiçbirine benzemiyor ama bu. Hiçbirinde daha sevdiğini söylemeden terketmemiştin beni. Hiçbirinde yağmura karışmasını istediğim gözyaşlarım zorlamamıştı göz kapaklarımı, hiçbirinde yutkunmamıştım duygularımı. 'Şimdi ne yapacağım?' diye düşünmemiştim hiçbirinde.)
Çaresizce dışarıyı izleyen bir kız çarpar gözünüze oturduğunuz cafelerin birinde, karşısında bir genç vardır omuzları düşmüş, düşünmekten yorgun başını sağ koluyla tutarak kızı seyrediyordur. Son noktayı koymayı ikisi de istemez suskunluk paylaştıkları en güze şeydir, birbirlerinin zihinlerini okur ve söyleyemediklerini düşünerek avunurlar. Bıkkınlıkla sırtını yaslar kız koltuğuna, masanın üstündeki bitap düşmüş çiçeklere sarılmak ister ama yapamaz. İzlendiğinin farkında olsa da, hatta bu hoşuna gitse de, kaçmak ister konulmadan o son nokta. Muğlaklıksa çaresiz zamanlarında sığındığınız bir mağradır, siz bilmezsiniz ama içinde zehirli anlar barındırır. Cesaret sizi koruyabilecek tek zırhtır, sahiplendiğiniz duygulara sarılın ve gerçeğin karşısına çıkın, aldığınız yaralar eninde sonunda iyilerşir ama muğlaklığın zehri sizi bir aşk boyu süründürür.
-İstediğin kadar suçla, haklısın belki de. Karşına çıkıp söyleyebilseydim, böyle dönülmez bir yerde birleşmezdi yollarımız bir çıkış olurdu düzlüğe. Şimdiyse ellerime dökülüyor sanki tüm duygularım, karşında ne yapacağımı bilmez bir halde pat diye içimi boşalttım.
-Hayat bazen hesapladığımızdan hızlı akıyor, bazense geçmek bilmeyecek herhalde.
-Bir şans veremez misin?
-Olmayan bir ilişkiyi yürütmek istiyorsun Ekrem. 'Biz' diye birşey olmadan daha ertelememi istiyorsun her duygumu, hep sonraya aynı senin yaptığın gibi. İkimizinde hayatları var; bak, bir günün neler değiştireceğini bile hesaplayamıyoruz. Ne beklemek ne süründürmek cevabı değil bu sorunun.
-Seni bırakıp gitmek istemiyorum. Söylemenin en doğrusu olduğunu düşünmüştüm, gideceğimi başkasından öğrenmeni istemedim, bir orta yol buluruz sanmıştım. Arkadaşlça ayrılsak bir umudum olurdu en azından.
-Hala herşeyi ertelemenin peşindesin, bravo!
Kopma anı geldiğinde anlarsınız, artık donuklaşmıştır duygularınız sizden kopup dağılmak isterler. Siz sakince oturdukça onların yükü sizi aşşağılara çeker. Dibi boylamamak için son bir kuvvetle kapanışı yapıp onları serbest bırakmanız gerekir. Fakat bu sandığınızdan daha zordur heleki karşınızda kaybetmek üzere olduğunuz biri varsa.
-Bu konuşmanın artık bize bir faydası yok. Kurtaramayacağımız duygulardan bahsediyoruz, geçmişte attığım her adımın karşılığında gelmesini beklediğim bu konuşma hiç de bekleidğim gibi gelişmedi. Uzun zamandır hayal ettiği birşeyin eşiğindesin, sana New York'ta başarılar diliyorum. Gelecek bize ne getirir bilemeyiz belki başka biz zamanda, duygularımız değişmemişse...
-Ece veda etme! Daha iki hafta buradayım bırak sahip olduğumuz zamanın tadını çıkaralım, ne yapacağımıza sonra karar veririz.
-Sonunu göremediğimiz bir kaçamağa tüm duygularımı sığdırmamı istiyorsun benden. Yapamam! İyi yolculuklar...
Bir cafeye girişte yanınızdan hıza bir kız geçer; daha hesabı ödenmemiş iki bardak çay midesini yakarken almak için can attığı papatyaları masada bıraktığı için kızar kendine, damlayan gözyaşlarının yükünü de sırtına mantosuyla birlikte giyerken. Ardından bakansa yığılıp kalmıştır masaya yüreği sevdiğinin arkasından koşarken. Yağmurda yürürken etrafınızdan geçen ıslak kalpleri farketmezsiniz, onlar görmezlikten gelindikleri için gizlenmektedirler.
*İKİ HAFTA SONRA*
İşe geç kalmamak için koştururken bir kurye eline bir kutu tutuşturdu Ece'nin. Uçağa geç kalma ihtimali olan Ekrem ağacın arkasına saklanmış ısrarla çalan telefonunu yok sayarak Onu izlemekteydi. Kurutulmuş papatyaların yanında bir yüzük ve bir mektup buldu Ece kutuyu açtığında. Kahverengi gözleri ağlamaktan şişmiş fakat yaptığı makyajla bunu gizlemeyi başarmıştır. Elindeki çantaları bir kenara yokdu ve apartman demirlerine yaslanarak mektubu okumaya başladı.
Ece'm;
Ne kadar dil döksem az ve haksız biliyorum. Sevgimi sahiplenmediğimi düşünme ne olur sadece geç kaldım dile getirmekte. Bir anı bekledim, bir günü; sana söylemenin milyonlarca yolu varken ben birini seçemedim işte. Hayallerine kavuşmak hiç bu kadar ağır gelmedi kimseye, şu iki hafta bu anı beklediğim yıllardan çok daha uzun geldi inan. Bu yüzüğü gözlerine bakarak parmağına takacağım anın mükemmel olmasını istemiştim. Şimdi geride bir umudum olsun diye sana gönderiyorum; ister at, istersen sakla ben tüm heyecanımla gelinceye kadar kapına. Çünkü biliyorum kalbin hep benimkinin yanında atacak ve onlar gerçekten buluşunca bu aşk gerçek hikayesine kavuşacak.
Ekrem