26.2.11

yeşil kuşak

su bugün yeşilleri giymiş
tabanıyla hemhal olmuş dalgaları
şahlanan bir ata benzer halleri
rüzgarda uçuşan yelelere özenmiş damlaları,
bazen avucuna sığacak zannedersin
oysa şimdi taşkınlığı sarmış kıyıları.
 
tuz kokusundan uzaklaştıkça
yaklaşır birbirine kıyılar, örtünür sisle
deniz bir kuşak misali dolanır beline
martılar gezinir göğün dağılan renklerinde
beyazın zamanda gezindiği tüm tonlar önlerinde.

24.2.11

ben doğdum...

şahsi yeni yılıma merhaba...
umarım gelecekte katlanarak artan güzellikler beni bulur sağlıkla...

sisli, buslu, birazda boğuk bir İstanbul sabahı
gök beyazları çekmiş üstüne sarınır gibi bir yorgana

ilk defa yalnızım bugün
ne öperek uğurladı uykuma beni annem dün gece
ne uyumadan önce kardeşlerimin sesleri çınladı duvarlarda
ne de babamın kısacık süren sarılma merasimi vardı
ne arkadaşlarımın farkettirmeden yapmaya çalıştıkları planlar var
ne akşama ne giyeceğim telaşı.

doğum günü, şahsi bir başlangıç
ilk nefes aldığım, ilk ağladığım anı kutluyorum
bunca yıl nefesime kattığım, yanıma aldığım, bohçama sardıklarımla
bu sene hepsini kendi başıma yapıyorum
büyümek bu olsa gerek,
artık önemli olan varlığın algısına varmak, şükretmek
her gelen mesajda gülümsemek
gece beklentiyle değil huzurla gülümseyerek dalmak uykuya

şahsi yeni yılımda kutlayan kutlamayan, hatırlayan hatırlamayan herkese teşekkürler...

10p.m. civarları p.s.: ailemin uzaklardan göndderdikleri 'koooocccaaamannn' hediyesi ile yanımda hissettirmeleri öyle iyi geldi ki... elleriyle yaptıkları-üstü çikolata kaplı portakallı kek-pastayla tamda ben hüzünlenmeye başlamışken ortaya çıkan yurt arkadaşlarıma çooookkkkk teşekkür ederim! Allah yalnızlıklarımızı unutturacak nice sevimli kalabalıklar ve hikayelerini anlatacağımız nice kutlanacak anlar nasip etsin!
herkese çookkk teşekkür ederim 100ü aşkın tebrik cevapladım bugün eksiklerim var ama onları da ben kutladı saydım hadi gene iyisiniz ;)

23.2.11

deniz

19.6.2009

deniz

deniz görünse şimdi yine


göz kapaklarımın ötesinde...



yorgunluğum çökse batık gemilerin mahaline

hazineler ümidim olsa geleceğe yine...



bir günbatımı da yakamozlarda bitse

kızıllığın maviyle kavuşmasını izlesem bir kere...



cesaretim, özlemlerimim kadar göçlü olabilse

hayatı kandırıp denize açılabilse...



biri çağırsa beni rüyalarımda

suyun sesini fısıldasa biri kulağıma...



gökte uçarken rengarenk bir kanatla

konsam dalgaların kumsalına...



bir fener kurak yüreğimi aydınlatsa

karanlığa inat pusulam olsa ...

çooook eskilerden

eskiden myspace vardı kalktı bu da oradan, eskilerden bir alıntı...

19.6.2009

duyguların karıştığı kelimelere uzaklaştığı bir hal


kaleme ne kadar hasret kalsada kağıt bu ona hak

zamanın geçişini izlemek batıyorsa gözüne

yüreğin incinmişlik çatlaklarıyle dayanırsa hüzne

hislerin çağlayanı çaresiz kuraklığa gebe



yalnızlığın karmaşasında saptığın sokaklar

zenginliğin olur bir gün belki seni anlar soranlar

cevapların kuytularını öğrenmek istemezsin belki

hikayeler renklerini duygulardan alır sen maviyi seçersin belki

21.2.11

Tatil bitti geziye devam....

İstanbul'a kendimi bulmaya, kendim olmaya geldim. O'nu tanımaya, keşfetmeye geldim ufaktan da olsa. Elimde makinamla çekingen çekingen dolaşıyorum sokaklarında, çoğunlukla aynı caddelerinde çınlıyor ayak seslerim ama farklı insanlar ve anlar görüyorum vizörümden. Arnavut kaldırımlarından topuklu ayakkabılarıma hasret kaldım. Aşk Tesadüfleri Sever filminde diyor ya "Bir Ankaralı için başkasının çocuğu gibidir İstanbul ağladığı zaman bırakıp kaçmak istersin." Ben ağlamaktan kaçmak için geldim. Bu şehirde herşey hızlı, zaman, mesafe algısı farklı. İstiklalde başkalarının hayatını paylaşırsınız, etrafınızdan bir sürü nefes akıp gider, ortak olursunuz herşeylerini birkaç saniyeliğine. Galataya ulaştığınızda bir ferahlama sarar etrafınızı derin bir nefes çekersiniz tarihten günümüze. Etrafınızda siz onları anlasanız da farklı lisanlarda yaşıyordur insanlar, bu kulenin dibinden göğe uzanan merdivenleri tırmanırken görecekleriniz hakkında ne kadar fikriniz olursa olsun başka bir alemde hissedersiniz kendinizi.

Steve McCurry yani ünlü 'Afgan Kız' fotoğrafını çeken kişi diyorki; ''İstanbul, fotoğraflamak için seçilebilecek dünyanın en mükemmel şehirlerinden biri.'' Fotoğrafçılık için çok çalışmayla iyi bir seviyeye gelineceğini fakat 'en iyi' olmak için ayrıca yeteneğe de ihtiyaç olduğunu düşünüyor. Ünlü fotoğrafçı benim gibi günümüzde fotoğraf sanatına ilgi duyanlar için de ''Çok sıkı çalışmaya hazırlıklı olsunlar. Fotoğrafçılıkta kariyer edinmek istiyorlarsa rekabete ve zorluklara hazır olsunlar. Öncelikle fotoğraf tarihini öğrenmeye çalışsınlar. Birçok mükemmel fotoğrafçı ve çok sayıda ilginç fotoğraf var. Son 100 yıla damgasını vuran fotoğraflar var. Öncelikle bunları öğrensinler ve bu fotoğraflar üzerinde çalışsınlar'' tavsiyesinde bulunmuş.
http://www.ntvmsnbc.com/id/25110823/




Günümüzde kameralı telefonlar sağolsun herkes fotoğrafçı zaten. Profil fotoğrafı için farklı teknikler bile bulunmakta. http://www.vindir.org/profil-fotografi-cekerken-dikkat-edilmesi-gerekenler-d-847.html#SharePage Fotoğraf öyle birşey ki herkesin kendi damak tadı var. O yüzden eleştiri dediğimiz şey "zevkler ve renkler" engeline takılıyor. Fakat temel esaslara dikkat edilmesi gerektiğini düşünüyorum. Aşşağıda verdiğim linkte 78 basit fotoğraf kuralından bahsediyor. Bazı maddeler yanlış fakat genel olarak insanlara fikir verebileceğini düşündüğüm için paylaşıyorum. http://gawno.com/2009/05/78-photography-rules/

Vapurda yanımda oturan insana bile fotoğraf dersi vermeye başlamışken yararlı olru diye düşündüm :)
Yeni dönemimiz hayırlı olsun sevgili izlemeyicilerim...
Yeni dönem bize yeni arkadşalıklar, fotoğraflar, sevgiler, mutluluklar dolu geziler getirsin...

19.2.11

geç kalmışlıklar

Çiçek desenli masa örtüsünü inceleyen bir kız çarpar gözünüze bazen bir cafede çayınızı yudumlarken. Sıkılgandır, kimseyle gözgöze gelmemek için dışarıyı seyreder, belki biraz da heyecanlı fakat meraktan çatladığını göstermek istemez. Cama vuran damlaları dinlerken gülümser, beklenen kişinin başrolde olduğu ufak tefek düşler kurar belki. Kapıyı gözler arada bir, ellerini ısıtır fincanına sarılarak, telefonunu kurcalar eski mesajları ayıklar önemli bir işmiş edasını takınarak.

Omuzları düşmüş, elinde boynu bükük bir çiçekle saçları ıslak bir genç belirir kapıda. Geç kaldığının farkında olsa da çok aceleci değildir, tavrından anlarsınız bu tedirginliğin sinyalidir. Sağ eliyle saçlarını düzeltir, gözlerini masalarda gezindirirken garsonla bir iki laf eder, derin bir nefes alıp ağır adımlarla kıza doğru ilerler, gözlerinde puslu bir gökyüzüne doğru patlamaya hazır havai fişekler.

Mahçup bir gülümseme ile selamlaşırlar önce, kısa bir teşekkür faslından sonra o konuşmanın tek şahidi olacak buket masada yerini alır. Hal hatır sorulur, siparişler verilir, genç gerginliğinin sınırına dayandığında anlarsınız bu masada iki hayat değişecektir. Mimikleri çaresizleşir önce, kelimeler kaçar sanki dilinden, kız o kadar sevecen bakar ki ödü kopar Onu incitmekten. Ertelemekse çaresizliğin asıl nedenirdir zaten.

-Ece, öncelikle teşekkür ederim geldiğin için. Yoğun olduğunu biliyorum fakat uzun zamandır böyle konuşamamıştık, 'baş başa'.

-Haklısın Ekrem. Telefonda, internette ne kadar sık görüşsekte insan 'özlüyor' bu muhabbeti.

-Tabi tabi.

-Sen başka birşey söyleyecek gibiydin buluşalım derken; hayırdır?

-Aslında, evet seninle önemli birşey konuşmak istiyorum.

-Dinliyorum.

(Keşke  kadar kolay olsa; içimde nice zamandır istiflediğim hatta sandıklarda sakladığım herşeyi kelimelere döküp gözlerinin önüne sermek. Gözlerinde gördüğüm o heyecanın hakkını vermek, boynuma atlayıp 'evet' dediğin anın hayallerimdekinden çok daha güzel olacağına inanmak. Erteledikçe attığımız her adımda ayağımız kaydı sanki zaman girdabında, güzel anlar fotoromanları çalındı bizden .)

-Hani hep bahsettiğim New York bürosundaki iş vardı ya!

-Evet, neredeyse bir yıldır cevap beklediğin yer.

-Evet, evet. Bir proje için birkaç aylığına kabul edildim, daha sonrası içinde bu projedeki performansıma bağlı olarak sözleşme yapılabilecekmiş.

-Ne?! Bu, bu çok güzel! Senin adına çok sevindim.

(Sevindim! Neye sevindim? Gidiyorsun yani öyle mi ve beni bunu söylemek, gözüme sokmak için çağırdın öyle mi? Gerçekten 'tebrik ederim!')

-Tam olarak ne kadar kalacağın belli değil yani?

-Malesef.

Siz kendi işinizle ilgilenirken olanlar gözünüzü tekrar çevirdiğinizde masada oturanların değiştiğini sanmanıza yol açar. Çünkü onlar artık duygularının yansıttığı yüz ifadelerinden kaçamayan iki yenik savaşçıdırlar. Beklemek bir savaşta en zor taktiktik, doğru zamanı bilmekse bu stratejinin anahtarıdır. Eğer anahtara sahip değilseniz ne kadar beklerseniz o kadar ağır yaralarla yenilirsiniz.

Uzun bir sessizlik sonrası ilk kelime; masum, yumuşak ya da...

-Biliyorum geç kaldım! Söylemeye, yaşamaya, herşeye... Böyle, yaşadığımız şekliyle öyle güzeldi ki, acabalarım hep tereddütte bıraktı beni. Arkadaşlığını kaybetmenin zorluğunu kaldıramayacağımı düşünürken 'sesini duymadığım gün olmasın' derken buldum kendimi. Sana farkettirmeden çıkış saatlerini bekledim, gülüşünü izledim, birkez de bana gül diye dualar ettim. Hayaller kurdum; geçmişte yapamadıklarımız ve gelecek için ama geç kaldım biliyorum, çok geç kaldım. Daha önce davranmış olsaydım! 'Benimle gel' demeyi ne çok istedim. Ben New York'u hep seninle hayal ettim, kendimi de.

-Ne zaman söylemeyi düşünüyordun?

-İki ay önce çıktığımız gezide söyleyecektim fakat araya bir sürü şey girdi. Haftaya konser var bilet almıştım o zaman söyleyecektim ama bu durum dün belli olunca... Ben, tüm gece uyuyamadım, ne kadar sevindiysem o kadar kahroldum ne yapacağımı bilemedim.

-Ne zaman gideceksin?

-İki hafta sonra.

Heyecanla anlattığınız herşey karşısında duvar rolü oynayan biri varsa karşınızda hayatının gidişatı onu şaşırtmıştır. Havalara uçmayı isterken yere çakılma ihtimalini hiç hesaba katmamıştır. Siz tek başınıza günlük yaşantınızdan çaldığınız bir saatin keyfini çıkarırken o kızın yere çakılma sesiyle hafifçe irkilirsiniz. Enkaz çok derinde kalmıştır fakat yaralıların acısı yüzünden belli olmaktadır. Tanık olmamak için başınızı başka yöne çevirsenizde bir de gencin yüzünü incelersiniz çaktırmadan, solgun, suçlu, kaybetmemek için boşa çırpınışların damlaları dizlmiştir anlın kabaran çizgilerine. Hangisine daha çok canınız yanar? Hangisi madur? Arka fondan Sezen tiz tonlarda vurur da vurur; "Masum değiliz hiç birimiz..."

-Benden ne yapmamı bekliyorsun?

-Ece ben ciddiyim! Sana aylardır hergün 'Seni Seviyorum!' diye haykırıyorum aslında dilim dolanıyor bir türlü söyleyemiyorum ama karşında. Hiç anlamadın mı gerçekte? Ben ömrümü seninle geçirmek istiyorum, hep erteledim durdum ama artık tek bir nefes bile sensiz olmaz, biliyorum.

(Ah... Şunları onca romantik anı paylaştığımız o gezide söylemiş olsaydın, korkaklığınla gölgelediğin hisslerine sahip çıksaydın, beni yağmurun şiddetinden boynunu bükmüş bu papatyalar gibi bırakmasaydın ne olurdu? Şimdi buları söylemen, elimi tutmaya çalışman, inanmamı istemen belki hayallerimden bile güzel olurdu. Fakat sen, sen sadece nereye koyacağını bilemediğin duygularınla başedemediğin için burdasın. Hayallerine beni nasıl adapte edeceğini bilmediğin için yalvaran gözlerle bir çözüm bekliyorsun. Seninle gelmemi istemende sadece alışkanlığınından vazgeçemediğinden. İki ay önce mehtabı izlerken 'gel' deseydin ben zaten hazırdım ama şimdi çok zor, çok. Ah... Benim yeşil gözlerine daldığım korkak sevdiğim, keşke gözlerimden akacak damlaları birkez düşünseydin.)

-Ece birşey söyle, 'Bende seviyorum.' desene.

-Neyi değiştirir bu saatten sonra? Sen bunca zaman benden sakladığına göre duygularınla mutlusun zaten, benim karşılık vermem çok önemli değil gibi geldi bana! Sen planını yapmışsın ama benim bu planda bir yerim yok sanırım.

-Ece böyle söyleme, benden seninle bunca zamandır ulaşmaya çalıştığım pozisyon arasında seçim yapmamı mı istiyorsun?

-Hayır Ekrem, hayır. Tabiki gideceksin, çok uzun zamandır çabalıyorsun bunun için, beni tanımdandan bile önce belki. Bana duygularını açmak için bile bu kadar zahmete girmemişsin, tabiki gideceksin. Senden kalmanı istemiyorum ben, 'arkadaşın' olarak çok sevindim, gerçekten.

-Hiç mi sevmedin beni? Hissettiklerim yani ben yanlış mı anladım. Ben aynı duyguları paylaşıyoruz zannetmiştim, sana nasıl açıklarım diye düşünüp durdum dün gece, kızacağını hatta bağıracağınıa hayal ettim, 'ağlama' diyecektim hatta sana. 'Yoluna koyarım herşeyi kavuşuruz en kısa zamanda.' diyecektim. 'Gelmek istersen bir arkadaşımın bürosu var orda onunla konuşuruz' diye geçirmiştim aklımdan.

Birine kendini izah etmek zihniniz, bedeniniz ve duygularınızla bütün halde gösterdiğiniz bir çabadır. Onu ikna etmek için göstereceğiniz çabadan bile fazla efor sarfedersiniz. Geç kalmışsanız söylediğiniz herşey alehinize delil olarak kullanılacaktır. Açıkladığınız her duygu kalbinizde kazılacak derin kuyular için ufak bir çukurdur, anlattığınız her anı geçmişten kaşıyıp kanattığınız bir yaraya dönüşür. Dışarıdan baktığınızda içinizde sakladığınız duyguların kapakları açıldığında ışıldayacağını düşünürsünüz. Parıltıları göz alacak, etrafa mutluluk saçacak olan duygularınız üzerlerine çöken puslu havayla pençeleşemeyecek kadar tazedir. Beklediğiniz etkiyi göremezseniz sizde onlara olan inancınızı yitirirsiniz.

-Bana söyleyecek söz bırakmamışsın zaten. Yapmak istediğim bir sürü şey var şuan ama ne hissettiğimi bilmediğim için nasıl davranacağımı da çıkaramıyorum. Bu sevgi, evet vardı aramızda ama ufak heyecanlarımızdan ibaret tatlı anılar olarak kalacak herhalde.

-Böyle söyleme. Sana bekle diyemem belki ama bekleyeceğini ümid edebilirim değil mi?

-Sana 'gitme' demeye hakkım yok, benim bir hayatım var seninle gelecek halim de yok. Dolayısıyla etme! Paylaşmadığımız onca şeyin yasını tutacak da değilim.

-Belki bir yolunu buluruz ben sık sık geleceğim zaten, hem biz genelde internetten görüşürüz sorun olmaz herhalde. Ece, ben seninle bir ömrü paylaşmak istiyorum bu da bizim dilden dile dolaşacak başlangıç öykümüz olur.

-Bir ömürün yükünü taşımak için önce sevgine sahip çıkmalıydın belki de. Seni suçlamak bir işe yaramaz biliyorum ama elimde bu var şuan.

(Seninle hayal ettiğim milyonlarca öyküden hiçbirine benzemiyor ama bu. Hiçbirinde daha sevdiğini söylemeden terketmemiştin beni. Hiçbirinde yağmura karışmasını istediğim gözyaşlarım zorlamamıştı göz kapaklarımı, hiçbirinde yutkunmamıştım duygularımı. 'Şimdi ne yapacağım?' diye düşünmemiştim hiçbirinde.)

Çaresizce dışarıyı izleyen bir kız çarpar gözünüze oturduğunuz cafelerin birinde, karşısında bir genç vardır omuzları düşmüş, düşünmekten yorgun başını sağ koluyla tutarak kızı seyrediyordur. Son noktayı koymayı ikisi de istemez suskunluk paylaştıkları en güze şeydir, birbirlerinin zihinlerini okur ve söyleyemediklerini düşünerek avunurlar. Bıkkınlıkla sırtını yaslar kız koltuğuna, masanın üstündeki bitap düşmüş çiçeklere sarılmak ister ama yapamaz. İzlendiğinin farkında olsa da, hatta bu hoşuna gitse de, kaçmak ister konulmadan o son nokta. Muğlaklıksa çaresiz zamanlarında sığındığınız bir mağradır, siz bilmezsiniz ama içinde zehirli anlar barındırır. Cesaret sizi koruyabilecek tek zırhtır, sahiplendiğiniz duygulara sarılın ve gerçeğin karşısına çıkın, aldığınız yaralar eninde sonunda iyilerşir ama muğlaklığın zehri sizi bir aşk boyu süründürür.

-İstediğin kadar suçla, haklısın belki de. Karşına çıkıp söyleyebilseydim, böyle dönülmez bir yerde birleşmezdi yollarımız bir çıkış olurdu düzlüğe. Şimdiyse ellerime dökülüyor sanki tüm duygularım, karşında ne yapacağımı bilmez bir halde pat diye içimi boşalttım.

-Hayat bazen hesapladığımızdan hızlı akıyor, bazense geçmek bilmeyecek herhalde.

-Bir şans veremez misin?

-Olmayan bir ilişkiyi yürütmek istiyorsun Ekrem. 'Biz' diye birşey olmadan daha ertelememi istiyorsun her duygumu, hep sonraya aynı senin yaptığın gibi. İkimizinde hayatları var; bak, bir günün neler değiştireceğini  bile hesaplayamıyoruz. Ne beklemek ne süründürmek cevabı değil bu sorunun.

-Seni bırakıp gitmek istemiyorum. Söylemenin en doğrusu olduğunu düşünmüştüm, gideceğimi başkasından öğrenmeni istemedim, bir orta yol buluruz sanmıştım. Arkadaşlça ayrılsak bir umudum olurdu en azından.

-Hala herşeyi ertelemenin peşindesin, bravo!

Kopma anı geldiğinde anlarsınız, artık donuklaşmıştır duygularınız sizden kopup dağılmak isterler. Siz sakince oturdukça onların yükü sizi aşşağılara çeker. Dibi boylamamak için son bir kuvvetle kapanışı yapıp onları serbest bırakmanız gerekir. Fakat bu sandığınızdan daha zordur heleki karşınızda kaybetmek üzere olduğunuz biri varsa.  

-Bu konuşmanın artık bize bir faydası yok. Kurtaramayacağımız duygulardan bahsediyoruz, geçmişte attığım her adımın karşılığında gelmesini beklediğim bu konuşma hiç de bekleidğim gibi gelişmedi. Uzun zamandır hayal ettiği  birşeyin eşiğindesin, sana New York'ta başarılar diliyorum. Gelecek bize ne getirir bilemeyiz belki başka biz zamanda, duygularımız değişmemişse...

-Ece veda etme! Daha iki hafta buradayım bırak sahip olduğumuz zamanın tadını çıkaralım, ne yapacağımıza sonra karar veririz.

-Sonunu göremediğimiz bir kaçamağa tüm duygularımı sığdırmamı istiyorsun benden. Yapamam! İyi yolculuklar... 

Bir cafeye girişte yanınızdan hıza bir kız geçer; daha hesabı ödenmemiş iki bardak çay midesini yakarken almak için can attığı papatyaları masada bıraktığı için kızar kendine, damlayan gözyaşlarının yükünü de sırtına mantosuyla birlikte giyerken. Ardından bakansa yığılıp kalmıştır masaya yüreği sevdiğinin arkasından koşarken. Yağmurda yürürken etrafınızdan geçen ıslak kalpleri farketmezsiniz, onlar görmezlikten gelindikleri için gizlenmektedirler.

*İKİ HAFTA SONRA*

İşe geç kalmamak için koştururken bir kurye eline bir kutu tutuşturdu Ece'nin. Uçağa geç kalma ihtimali olan Ekrem ağacın arkasına saklanmış ısrarla çalan telefonunu yok sayarak Onu izlemekteydi. Kurutulmuş papatyaların yanında bir yüzük ve bir mektup buldu Ece kutuyu açtığında. Kahverengi gözleri ağlamaktan şişmiş fakat yaptığı makyajla bunu gizlemeyi başarmıştır. Elindeki çantaları bir kenara yokdu ve apartman demirlerine yaslanarak mektubu okumaya başladı.

Ece'm;
Ne kadar dil döksem az ve haksız biliyorum. Sevgimi sahiplenmediğimi düşünme ne olur sadece geç kaldım dile getirmekte. Bir anı bekledim, bir günü; sana söylemenin milyonlarca yolu varken ben birini seçemedim işte. Hayallerine kavuşmak hiç bu kadar ağır gelmedi kimseye, şu iki hafta bu anı beklediğim yıllardan çok daha uzun geldi inan. Bu yüzüğü gözlerine bakarak parmağına takacağım anın mükemmel olmasını istemiştim. Şimdi geride bir umudum olsun diye sana gönderiyorum; ister at, istersen sakla ben tüm heyecanımla gelinceye kadar kapına. Çünkü biliyorum kalbin hep benimkinin yanında atacak ve onlar gerçekten buluşunca bu aşk gerçek hikayesine kavuşacak.
Ekrem


16.2.11

sitem

candan erçetin-sitem

Bir hikaye anlatırlar; daha yirmilerine varmamış bir çift hakkında. Onlara çift denemez aslında omuzlarında koca koca vatkalarıyla hayata acemi adımlar atan, aynı ortamda ayrı ayrı kişilerdi aslında. Kişilikleri ise sandıklarından daha kırılgan ve değişkendi.

Lise yıllarında güven bir gülüşün arkasındaki sırda gizlidir, Onlar bu sırrı paylaştıklarına inanan iki acemi öğrenciydi. Kız dershane çıkışlarında üşür erkek Ona ceketini vermezdi ama üşüdüğünü gördükçe Onun da içi titrerdi. Erkek kızın evinin yakınlarında dolaşır ama kıza hiç haber etmezdi, kızsa camdan bakar Onun geçmesini beklerdi. Tenefüslerde hiç fısırdaşmadan paylaştıkları sırla yetinir daha fazlası için zamanını beklerlerdi. Omuz üzerinden ya da kapı aralarından gizliden birbirlerini izler ama bunu adet edinmezlerdi.

Aşk ne kadar kutsalsa yaşadıkları şey o kadar olağandı. Arkadaşlıkları hüzünlü, buruk bir kahkahanın arkasına sığınan kalp kırıklıklarına benzerdi. Onlar birbirlerine aşık olmayı bile başaramamışlardı. Acemiliğin cesareti Onlarda sakinliğe esirdi. "Merhaba. Nasılsın?" demezlerdi birbirlerine, nasıl olduklarını gözlerinden anlayacaklarını sanırlardı belkide. İkisinin uzun kirpikleride yaşlarla ıslansada hiç deymedi birbirine. Birbirlerine sahip olduklarını bilseler de hiç belli etmediler kendilerine.

Özel günleri hiç birarada geçirmediler. Kız sevgisinin üşümesine dayanamayıp bir atkı hediye etse de hiç sarıldığı görülmedi erkeğin boynunda. Biri bahçede biri kütüphanede, birbirlerini arasada gözleri buluşmadılar hiç kantinde. Bir çay ısmarlamadı erkek kıza, kopya çektiklerini saymazsak hiç yazışmadılar aralarında. Gülümsemeleriyle belli ettiler özlemlerini, yalnız onların anladığı bir alfabeyle yazdılar sitemlerini.

Zaman, bazen yarasıdır sevdaların; kurulmamış bir hayalin kapılarına mühür vuran bekçisidir. Zaman hala sizinle sandığınız bir yüreğin akıp gittiğinden haberdardır fakat size hiç belli etmez. Telesekreter yorulmaz 'mesaj bırakın' demekten kız da yorulmadı numarayı çevirmekten. Oysa erkek yorulmuştu belli ki zamanla gülümsemekten. Sahip çıkamadığı herşeyi zamanın girdabında sürüklenmeye mahkum etmiş, arkasını dönebilmişti. Kız yaşayamadıkları herşeyi sakladığı o sırra güvenerek ümidini yitirmedi, sorduğu herkesten aldığı muğlak cevaplarla aylar sonra yolun sonu görebildi.

İdrak! Birleşmeden yalnız kalmış bir kalbin soğukluğunu hücrelerine kadar hissetti. Terkedilmenin paslı kokusu, küflü tadı ve taze tomurcuklanmış bir sevginin kışa yaklanmış haliyle başbaşa kaldı. Asıl sitem gözyaşlarıyla yazılan bir destandı ve yalnızlığın fermanıyla hazırlanmaktaydı. Koca koca vatkalarıyla, gururla çıktığı yolda biranda yükü ağırlaştı, söyleyemediği cümlelerin küstüğü dili sitemle tanıştı. Sessizlik sitemin abecesi sayıldı, gözyaşlarına yolu gösterip yüreğe doğru zamanı adımladı.

Sitem! Başlamayan bir sevginin biçare bırakılan bir yürekle savaşında ilk adımdı. Zaman ilaç mı bilinmez ama öyleyse pek aceleci olduğu söylenemezdi. Kendini sorguladı önce, nedenler tükendiğinde suçlamalara geldi sıra ama liste kabarıklaşmaya başlayınca vazgeçti. 'Acaba' ve 'belki'lere 'keşke'ler eşlik etti, geceleri zihnine zindan etti. Haklı bulmak istedi Onu acısını dindirmek için, yetmedi. Suçlamak kolaydı kızsa umursamamayı seçti. Sessizlik kabullenmenin ağırlığına yoldaş, ümitse baharlara eş; ikisi de sitemden sonra gelen iki kardeş.

Kız güveni sakladığı gülüşünü naftalinlere sarıp kaldırdığında tüm olağan duygular ayazda kaldı. Oysa duygular ancak güven şemsiyesi altında samimidir. Hayatına devam etti elbet, başı dik ama hep peşinden sürükledi varolmayan bir sevdanın yükünü. Ne telefon açtı o aşina olduğu ses, ne karşısına çıktı unutmaya çalıştığı o nefes. Siması bulanıklaştı önce rüyalarında yastığı ıslanmamaya başladığında, yolda dönüp bakmadı Onun adını duyduğunda. Onu anmadı arkadaşlarıyla; kimseyle paylaşmadığından hiçkimse şahit olmadı sahipsiz duygularına.

Bu hikaye yazılana kadar sevda, yaşanmayan herşey gibi gönül mezarlığındaki faili meçul bir kimsesizdi. Aynı kiraz dalından sarksalar da çift olamamış kahramanların sahip olduğu sır bu hikayeyi okuyan herkese farklı şekilde aksederek tüm yaşanmamışlıklara ulaşmaktadır.

13.2.11

aile büyükleri

malum çocukken çok severiz kalabalık ailevi ortamları fakat büyüdükçe işler biraz daha karmaşıklaşır. her anınız gözetim altındadır okuduğunuz okul, yaptığınız iş, seçtiğiniz elbise, geldiğiniz saat v.b. aile büyükleri her an mutlu olduğunuz bir konuda tek bir sözleriyle sizi alaşağı edebilirler . sizin iyiliğinizi düşündüklerinizden şüpeniz olmasa da tepeden inmeci tavırlarıyla sizlere yol gösterdiklerini düşünerek şişinirler. öğüt zannettikleri büyüklenme dakikalarında ise susturmanız imkansız hale gelir böyle zamanlarda kafa sallamak tek çaredir. dolayısıyla zoraki bir onaylama pozisyonu takınır ve acı acı sırıtırsınız.

sizin hakkınızda düşündükleri ve sizi kafalarında yerleştirdikleri pozisyon sizin için idealdir ve ona ulaşmak için yapmanız gerekenlerde kafalarında çizili bir haritadır. beni yanlış anlamayın onların niyeti asla size karışmak, ne yapacağınızı söylemek değildir. hatta her isteğinize uygun anında yeni bir harita çizebilirler. sadece sonuca bakar sizin uğraşlarınız içinde "ayyy çok yoruluyor tabi kolay değil" ifadesini takınırlar.

sizin söylediklerinizi dinlemek, kaale almak bir yana dursun umursamazlar fakat "ben falangilin gelininden duydum.." diye başladıkları cümleler konuşmalarının vazgeçilmezidir. uzak bir tanıdığın yerleştiği iş sizin için referanstır ondan yüksekte olmanız gerekmektedir siz tanımasanız da aslında onunla rakipsinizdir. her hassasiyetinizi göz önünde bulundururlar yaptıklarınızı önemserler sadece bunu kendi tarzlarında yaparlar uyuşamamanızı nedeni budur.

eski kalabalık aile toplantılarını hatırlar ve özlersiniz fakat görüştükten bir saat sonra neden bu kadar nadir görüştüklerini anlarsınız. kendi ailelerinizle yaşadıklarınızın kaynağını görmek için çok önemli anlardır bu toplantılar. aileleri karşısında ebeveynlerinizi hareketlerini dikkatle inceleyin ellerinde olmadan sizin üzerinizdeki planlarına ait size açık tiyolar vereceklerdir.

ayırıp kayıramadığınızdan hepsine aynı düzeyde ilgi göstermelisiniz belli etmeselerde bir hafta sonra hasta olduklarını duyduğunuzda suçu kendinizde arayabilirsiniz. herşeyi pervasızca konuşurlar fakat içlerinde sakladıkları emin olun daha fazladır. birbirlerini iyi tanırlar fakat aynaya bakmak adetleri olmadıklarından bir çözüm bulamazlar bıyık altından güldükleri gibi gizliden gizliye sinirlenir ve söylenirler. yüzyüze geldiklerinde karşılarındakine göre davranmak konusunda çok başarılıdırlar fakat aynı zamanda kişiliklerinden asla ödün vermezler.

genlerden mi yoksa gördüğümüzü uygulamamızdan mıdır bilinmez onlarda kızdığınız herşey gün gelir sizin adetleriniz olmaya başlar. istediğiniz kadar kaçmaya çalışın, istediğiniz kadar farklı olun sonuç aynıdır. doğarken bile "kız halaya erkek dayıya çeker" derler anneniz ya da babanıza çekmenizse çakınılmaz bir sondur. "ben senin gibi olmayacağım!" gibi naralar atmak içimizi soğutsa ve bize güzel bir emel oluştursa da eninde sonunda ucundan kulağından benzeriz onlara ve anlamaya başlarız onları yavaşça. kızgınlıklarımız, kırgınlıklarımız dinmese de içimzdeki sevgiyi öldüremezler ya işte onun gibi onların çocukları değil biz oluruz fakat onlar olmaya çabaları belki de bilmeden bir yandan da.

6.2.11

aynı gün iki mevsim

hayat radikal değişiklikler bekler bazen çünkü o bunu kendi de yapar...
düzenlerinden kopmayı göze alamayan insanlarsa (şekil 1-a bendeniz) çoğunluktadır...
dolayısıyla elimizdekileri düzenlemeyi yaşamak sayarız...
çekip gitmek düşünce dışıdır hayal olamayacak kadar mantıksızdır...
duygularımızla yaşar mantıklarımızla karar veririz...
bu çelişkiyle kendimizi yer bitiririz...
isteklerimiz için sahip olduklarımızdan asla vazgeçmeyiz
çünkü sahip olduklarımızın olması gerektiğine inanırız
bir lütüf olduklaırnı görmeyiz...
oysa dalgaların iki metreye ulaştığı zifiri karanlıkta
gecenin bahartlı kokusunu içimize çekerken herşey silinir..
kararsızlıklarımızın tüm suçu başkalarında da olsa ayna düşmanımızdır...
ne kadar sıkılsakta çekip gidemeyiz...
oysa hayat hem tek mekan hem de aynı insanlarla geçmeyecek kadar hızlı ve doludur...
aynı güne iki mevsimi sığdırabildiğine göre...
(fotoğrafların tarihi 5.2.11)
antalya sahilde sıcak

dönüş yolunda toroslarda kar

http://www.asktesaduflerisever.com/      "olamaz mı? olabilir"
doğal duygusal gerçekçi şaşırtıcı
bazı filmler vardır o bittiğinde siz hala onu izlemeye devam edersiniz işte öyle birşey...
aşk tasdüfleri sever...
aşık olma isteğinizi tavan yaptırıyor film... başa sarıp tekrar tekrar izlemek isityorsunuz...
yani dikkat bağımlılık yapar...
müzikler sahnelerle uyumlu güzel seçilmiş; demir demirkan, şebnem ferah, tnk...

ne kadar yarımım!
 belki de o yüzden hayatımdaki herşeyi yarım bırakmışım
beni mutlu etse de tüm gücümle sarılmamışım...
belki de o bana hiç açmamıştır kollarını...
olamaz mı?
olabilir...

3.2.11

"rüyalar gerçek olsa..."

geçen sene baktığım deniz fotoğraflarından birinin sahibine sormuştum "yeterince ağlarsam damlalar yol olup beni denize kavuşturur mu?" diye. şükürler olsun cevabımı aldım :) 
dalgalar kayaları aşmış yağmur toprağın kokusuna karışmış... 
zifiri karanlık içinde sıçrayan köpüklerin beyazlığı yol boyu uzanan ince bir şerit gibi...
gündüz gözüyle çekilmiş fotoğrafları daha sonra sizinle paylaşacağım; malum 23 olmama tamı tamına 11 gün kalmış olması hayatımda çokta fazla bir değişikliğe yol açmıyor. 18i yıllarca beklersiniz de hani o geçen bir saniye sizi prensese çevirmez ya aynen öyle... 18 benim için çok sevdiğim ehliyetime kavuşmak demekti o yüzden anlamlıydı :) 'miniş'imle kavuşmamızın yollarını açtı :)
ömrüm boyunca karada klamya mahkum gibi hissettim deniz kenarında bulunduğum her anı kaydettim, geceleri o kayıtlardan dalga seslerini dinleyerek uyudum...
düşünebileceğiniz her deniz fenerini araştırdım fotoğraflarını topladım ama hiç birini öğrenmedim, ezberlemedim... kendimi kaptırığ bağlanıp üzülmek istemedim çünkü hüsran çok acı... dünyada fotoğrafı en çok çekilen deniz fenerine aşık olmamı engellemedi ama bu! Portland Headlight House http://www.portlandheadlight.com/ her yeri gezdim bulamnk için sonunda 3000 parçalık puzzle'ı karşıma çıktı birgün. 20.yaşgünümde başaldım onu yapmaya ilk bir kaç günde çerçevesi, ufuk çizgisi ve denizfeneri tamamlanmıştı. çok badireler atlattı fakat hala tamamlanamadı.
istanbul! aşkın ve denizin şehri... belkide sussadığım herşeyin sahibi... içimde biriktirdiğim tüm göz yaşlarını saldım marmara'ya hala tükenmedi... onun hırçınlığı benim özlemimi içine çektikçe duruldu benim fırtınalarım ama dinmedi... ne evime ne istanbul'a özlem var içimde ama deniz!!! sanki içindeyken bile hasrtelik işler kalbime... 
hayatım boyunca kendimi ikna ettim olanlara, devam edebilmek için belkide her defasında.  bu sefer hayatımdaki ilk bencilliğime bulduğum tüm nedenler benim içimde düğümlenen tüm nedenlerin sesi gibi şuan kulağımda çınlayan dalgalar. "artık dalga seslerini duymadan uyumak istemiyorum. tuz kokulu nefesler almak isityorum. gözümü ilk açışlarıma rüyalarıma devam eder gibi ufka uzanan denizi görmek isityorum." 
bugün sahilde yürürken mırıldandım kendi kendime " ya okyanus? o nasıl bir güzelliktir acaba?"

1.2.11

olmak istemediklerim

neden kaçarsanız başınıza gelir ya...
müslüman kınadığını yapmadan ölmezmiş!!!
annenize benzemek istemezsiniz ya da babanıza, siz siz olduğunuz için değerlisiniz...
'huydur çeker' derler bir de genetik tarafı var tabi o da ayrı.
bunaldığınız her an farklı olduğunuzu hissetmek istersiniz
bir an gelir yaşayıp giderken "donk" sesi yükselir kafanızdan
korku sarar etrafınızı kendinizi ikna etmeye çalışırsınız; "ona benzemeyeceğim!"
gözlerinizde yaşlarla kabullenemediğiniz benliğinize bakarsınız...
kaçtıkça içine düştüğünüzü hissetersiniz
"oluruna bıraktı direnmiyor" denemez, bu durumda çırpınmak bile kurtarmaz...
çözümü bende aramayın üç kuşak öteme bile sinirliyim
insanları ne kadar anlarsam o kadar anlaşılmaz olduklarına kanaat ediyorum...

dost dedikleriniz aylarca aramazsa aradığınızda yüz vermezse;
sevgisinden şüphe etmezsiniz belki ama kırgınlığınız tavan yapar
beklemekse en zorudur o andan sonra...
kırgın, sinirli, hüzünlüyüm!
hayatın dengelerine uymak ya da bozmak değil derdim;
insanların bu dengelerin üzerine çıkıp tepinerek sizi ezmeye çalışmaları!
kemikleşmiş insanları değiştiremezsiniz ama kendilerini ikna ettikleri konumlarının aslında varolmadığını göstermeliyiz. bazıları el üstünde herşeyi yapmak hakkıyken, bazılarına...
gına gelmek varıdr ya yutkunduklarınızın artık hazmedilememesi.
o  sınıra gelmeden, susmadan, kabullenmeden siz siz olduğunuzu ortaya koyun!
sonrası çok daha acılı, zor, uzun ve yıpratıcı...