29.9.10

olsun 21.6.09

küçük harflerle yazın adımı
yalnızlığım belli olsun
yüreğimdeki ıssızlığın esintisinde
üşüyen dostluklarıma sitem olsun

sevgi sızan gözlerimin değmediği tüm maviliklere
günbatımı kızıllığından selam olsun
sevda şarkılarındaki gözyaşlarıma
beni sevemeyenler tanık olsun

herkese yettim kendime kalmadım ya
hırpalanmış geçmişimle, sağlık olsun
hırçınlığımın gölgesinde sardım acılarımı
sevinç gamzelerim artık aşkla dolsun...

27.9.10

kafa izni


normalde şuan yüksek lisansımın ilk günü heyecanıyla yurtta olmam gerekiyordu. fakat 5 senedir okulun ilk haftası okula giden seçmece insanlardan oldum da ne oldu başım göğe mi erdi beni 1 sene erken mi mezun ettiler gerçi hak ettiğim gibi zamanında etselerdi bile yeterdi ya neyse...

sonuç olarak kayıtları salıya kadar uzatmaları sonucunda bu haftayı asmış evimde pinekleme durumundayım. yani hayatımda ilk defa kafadan izin verdim kendime ama sıkılıyorum tadını çıkarmak yerine...
ee karşınızda ben olunca zor olmuyor tabi herşeyi kafama takıp alabiliyorum üstüme vazife...
fotoğrafta gördüğünüz üzere irmik helvası yaptım bu gün kendime. kalem kağıda gerek yok ama tarif veriyorum yapıverim 5 dakkada canınız çektiyse :)

100 gr tereyağı ve parlaması içinde birazcık sıvı yağ
1,5 su bardağı irmik
isterseniz dolmalık fıstık (ben sevmem toplaması zahmetli olduğundan aşırı pahalıdır öğrenci adamın işi olmaz)

bu üç malzemeyi bir kapta sürekli karıştırarark irmiklerin ve fıstıkların kızarması ama yanmaması gerekiyor.

1 su bardağı süt
1 su bardağı su (yumuşak olması için su önemli ama sütte kullanabilirsiniz yerine)
1 su bardağı toz şeker
isterseniz 1 paket vanilya

başka bir kapta şeker emilene kadar karıştırın daha sonra pembeleşen irmiklerin üzerine dökün (dikkat! kaynar olacağından yakamayın elinizi kolunuzu) lapa olmayacaktır (inşallah) üzerini kapatarak suyunu çekmesine izin verin.

işte bu kadar. irmiklerin pembeleşmesi azcık zaman ve kas kuvveti gerektiriyor ama sonunda markada verebilirim hatta ALPEDO sade dondurmayla veya çay ile güzel bir kombinasyon. az şekerli az yağlı bol zevkli...

işte böyle bu günü de böyle geçirdik okunmayan blogumun sevgili izleyicileri :)

26.9.10

mahmur bir pazar

'bugün orda da cumartesi mi? sende beni benim kadar özledin mi?'
cumartesileri yüklenir insanın üstüne kalkamazsın televizyon başından. hele ki nip/tuck varsa izlersin gömüldüğün yerden. saat iki sularında buluşur başın yastıkla. dönersin önce sola sonra tekrar sağa. tavana bakacak taakati bile yoktur gözlerinin ama birkaç soru dolanır durur aklında. cumartesileri hareketli geçer, arkadaşlar, aileler, alışveriş ve biraz da muhabbet ister. pazar günü ne kadar sıcak gelecekse o kadar zor geçer gecesi cumartesinin. düşüncelerin cumartesinin yorgunluğundan sıyrılır aklını kurcalamaya başlar hemde geceleyin. yeni bir hafta öncesi dersin hep geleceğe bakmak lazım ya durduğun yeri göremezsin.
'ben senin saçlarını, suçlar bakışlarını, geveze susuşlarını bile özledim'

cumartesiler yorar seni. sorgulatır, yorumlarını kendine saklamaz dillendirir zorlar seni. haftaya iç geçirme günüdrü cumartesi. baksana daa yok kendine ait bir ismi. bir çay ister simitin yanında pazarları canın ama yetinmez bununla cumartesi. brunch günü pazar olsa da kendine ister cumartesi. öncesini sonrasını düşüneceğim derken geçer gider cumartesi.

'aynalardan kaçarken özlenmeyi beklemek, ne kadar acı ne kadar komik ve bana ait değil mi?'

pazar kendine benze insanın, içine benzer. ne kadar yük varsa cumartesiye atar uzanır yatar pazar. ev seni sıkarken dışarısı sıcakken yapacak işler yığılı dururken pazar mahmurlu gelir çatar. sıcak bir çay güzel bir film belki. kitap okursun bir iki sayfa otumuşken yayılırsın belki. bir bakmışsın tatlı bir rüyadasın yarım saate kalmaz belki. evdekiler örter üzerine bir battaniye hafif bir rüzgar eser açık pencerenden içeriye. bir omuz silkersin belki üstüne yığılan geçmişe umrusamaz bir gülücük atarsın geleceğin kararsız üstünlüğüne.
mahmur bir pazar günü arındırır seni haftaların ortasında kalmış kararmış bir çay havasından. gümgüm atmaz kalbin pazarları aşktan pazar aşkları ibarettir yalnız ufak bakışmalardan kavga etmezsin pazarları hayatla uyumlu akar hislerin.

'gülme incinirim'
tüm incinmişliklerinden sıyrılmak için güzel bir uyku çek şimdi pazarın keyfini çıkar. çünkü kendi ismine sahip olmayan ve sendromuyla tanınan bir gün daha kapıda ama sıyrıl hepsinden kıvrıl yatağında dün gece geç geldiin için özür dile yastığından ve gözlerini kapa ;)

p.s. ' ' içerisindekiler F.D.'nin cumartesi şarkısından alıntıdır.
http://www.dailymotion.com/video/x3vgfi_feridun-duzaac-cumartesi_music

ay ve kutup yıldızının hikayesi

                     
 ayın güneşe sevdasını bilmeyen yoktur. tüm ışığını güneşe hasretliğinden alır ay.
ona hasreti ne kadar artarsa o kadar parlar geceleri. biz onun her şeklini görsekte o kendini saklar yalnız güneşe. dönüp bakmaz ona bir kere olsun güneşse. yanmanın ne demek olduğunu merak eder ay gizliden gizliye. neden kaçtığını sorar içten içe. oysa o yanmaya çoktan hazırdır bile bile.

kutup yıldızı milyonlarcasından yalnızca biridir özünde ama aslında ondan en çok etkileneni.
aya kendini beğendirebilmek onunda tek derdi. ağladıkça parıldar onun da yüreği. ne kadar soğuk olduğunu düşünür onun yerine üşür. dünya üzerinde görüldüğü her anı aslında onun gerçeğe dönüşen düşüdür.

akşam vakti güneş renklendirirken göğü ezanlar yükselirken semaya görünür yavaş yavaş ayın puslu yüzeyi. sizler arasında devam eder kovalamacasına güneşini. oysa hissedemez yanı başında yanan ateşi.
kutup yıldızı hep kuzeyi gösterir insanlara yoldaş olur ya. yüzünü dönemez bir kez olsun kendi pusulasına;aya.

diğer yıldızlar aşktan uzak, sönük, mat kalsalar da bu yetmez ayın kutup yıldızına bakmasına.
karada gündöndünün güneşe aşkı anlatılır ya göğün gündöndüsü de aydır aslında. içten içe soğur hayattan umutsuzca. gündöndünün dibindeki sarmaşıktır bu hikayede kutup yıldızı da. koşarak yakalayası gelir ayın güneşe her bakışında. aşkın kovalamacası hiç bitmek tükenmek bilmez. sevenin sevilmesi öyle pek sık görülmez. ama aşkın kendisine değer vermek ,aşkın özünü görmek ,aşığın boyu borcudur sevenine.

gökyüzü ne kadar büyükse kutup yıldızı o kadar küçüktür ayın gözünde.
kutup yıldızı ulaşamaz aya ne kadar hızlı ilerlesede, ne de ay güneşe.
güneş sıcağından vazgeçip dönmez yüzünü aya beklemez onu bir saniye de olsa.
düzeni böyledir aşkın ne kovalayanı biter ne kaçanı. bulmakta zordur aşkın özünü arayanı.
aşklar başlar biter ya günümüzde kıyamet denilen zaman gerek bu aşkın bitmesine.
insanların misal alması gereken; tüm bu düzenin aşk üzerine olduğunu bilmektir ezelde.

25.9.10

son iki günün özeti

uzun zamandır planladığım bir geziydi bu aslında ayağıma kadar gelen akvaryuma gitmek lazım ya. fakat her zamanki gibi yanıma birini bulamadığımdan ertelenmeye mahkum bir gezi olarak listede bekliyordu. güzide okulumun önüme çıkardığı milyonlarca sıkıntıdan biri olan fakülte kurulunun toplanacağı gün sabah geçirdiğim panik atak sonrası denize yakınlık hissi verecek herhangi birşeyin iyi geleceğini düşünerek yalnızlığımı yanıma alıp minişime atlayıp koyuldum yollara. 1TL lik jetonla girdiğiniz mekan tahminimden küçük olsa da saatlerce kalmak istedim orada. çıkış yazısını görüp geri dönüyordum. ışıksız ortamda bıcır bıcır balıkların fotoğraflarını  çekebilme çabalarımdan sonra beraber çekilmek isteğimle beraber hafiften rezil olduğum söylenebilir. fakat pekde umurumda değil ;)
fotoğraflar için bkz: http://www.facebook.com/note.php?saved&&note_id=436660219676#!/album.php?aid=228709&id=736207571&fbid=436730462571&ref=mf
vatozların pürüzsüz yüzeyleri, piranaların minicik ağızları, köpek ve kedi balığının aynı akvaryumda kardeş kardeş yaşamaları gibi şeylere şahit olmuşken bir ahtapot görememek üzdü beni aslında. neyse efendim deniz kabuklarının şahaneliğiyle sona eren gezimi teleferikle devam ettirmek isterken saat 4 de açılan teleferik mahallinden 3.30da çıkmak zorunda kaldım malum kurul toplanısından çıkan sonuca göre acilen almam gereken bir çıkış belgem vardı. birsürü birsürü koşuşturduktan sonra rektör beyin toplantıda olduğu kapının önünde pusuya yatarak akşam 7 sularında yazmayan kalemin azizliği sonrası zorla aldığım çıkışımla gurur ve şaşkınlık içerisinde merdivenlerden inerken arkdamdan adımla seslenen Sinan'ın sesiyle irkildim ve tüm hücrelerim uyarıldı resmen :) dönüp bakmadım bile akşam saatlerinde okuluma 5 sene ve 5 ay da ömrümü yiyen okuluma.
ertesi gün! istanbul yollarında arka koltukta saçma sapan rüyalarla boğuşarak 4 saatten az sürede behçeşehirdeydik. bendeki huzursuzluk had safhadayken mali işler kuyruğunda elimdeki belgeleri babamın önüne koyup "ben vazgeçtim hadi eve dönelim" deme isteğiyle boğuştuktan sonra elime aldığım öğrenci kartımla benim stresim anneme geçti. yurt ararken tüm sinirleri beynine sıçrayaraktan sessizleşen annem eve döndüğümüzde gece yarısından biraz önce baklayı çıkardı ağızından "gitmesen!" bir gece önce ben "ama, ya, yani, bilmiyorum" gibi cümle yerine geçmeyecek salaklıklar sarfederken beni sakinleştiren annem şimdi karşı tarafta duruyordu. hiçbir şey de gözü yok ve şuan ona göre pazartesi hiç olmayacak ve dersler hiç başlamayacak gibi. ben bu sahneyi 5 sene öncesinden hatırlıyorum "ben kardeşlerini bırakıp senin yanına nasıl geleyim?!" sırf ankara içi tercihler falan.
biliyorum çok zor olacak evin düzeni neredeyse bende. bunca düzene alışmışken 22 senedir şimcik ufacık bir odaya tıkıl koca apartmanda wc si banyosu dışarıda biryer bi de sütüne ayakkabıyla giriliyor heryere üstüne üstlük kapı açık gireni çıkanı ne bileyim nasıl olacak bir yurtla sözleşme imzaladık ama, aması var işte hep. amannn diyorum bende. ben biliyorum herşeyi yapabilirim ama bu kurulu düzenden baştan başlamak gibi herşeye zor olacak biliyorum ama zevkli de olur belki. bazışeyler değişir belki. 'ne bileyim ben' diyerek mfö'den yaptığım alntıyla tekrar görüşmek üzere diyor ve blogumdan şimdilik çekiliyorum ;)

http://www.facebook.com/video/video.php?v=112951379692

20.9.10

Şemşiye- 3yaşındaki İrem anlatıyor


şemşiye ne güzel şey...
regarenk bi kere.
panda şeklinde benimki kulakları bile var sallanıyorlar ben döndürdükçe.

şemşiye ne güzel şey...
ama ben yağmuru da çok seviyorum karı da.
annem izin vermiyor babam gelmeden oynamama, hazırlanıp bekliyorum camda.
hava kararıyor yavaşça babam görünüyor kapıda.
hemen yapışıyorum bacaklarına "hadi baba, hadi kar kaçacak"
aslında kar bir yer kaçmaz biliyorum ama ya giderse?
beremi bağlıyor annem sıkı sıkı atkımı da.
pandaya benzedim bende kocamanım baksana.

şemşiye ne güzel şey...
annem çıkıyor dışarı elinde şemşiye lapa lapa düşüyor karlar üstüne...
"bende bakıcam indirsene anne"
yağmur yağdı geçenlerde benim arabamında şemşiyesi var.
yağmur ne güzel tıkırdıyor onun üstünde. dinleye dinleye uyudum bende.
annem çok ıslanmıştı ama şemşiye onu korumadı mı yoksa?
biz ıslanmayalım diye o ıslanıyor ne komik.
mezurayı(metre) kestim diye kızdı annem bana bugün.
saklandım bende açık bıraktıkları şemşiyenin arkasına.
sandım ki annem bulamaz beni orada, korur beni şemşiye.
şemşiye ne güzel şeydi aslında...
görünmez oldum sanmıştım içine kıvrılıp ağlamıştım.
annemi karşımda görünce anladım şemşiye sadece gökyüzü içinmiş.
yukardan düşenlerden saklarmış seni elbiselerin ıslanmasın diye kullanılırmış bi tek,
 yoksa niye dolapta dursun ki hep.
annem çok kızmadı ama küstüm ben şemşiyeye.
hem ben seviyorum ıslanmayı ya da oynamayı suda, kardan adam yapmayı da.
istemiyorum artık şemşiye. o beni saklamadı.
oysa ne güzel şeydi şemşiye...

anladım ki sonunda hiç birşey korumaz bizi yaşamamız gerekenlerden.
hayat bu; ilk sözün "ınga.." sonu "eşşedü ella..."
arasındakilerse imtihan işte elinde olan sadece dua.
şemsiyeler koruyamıyor bizi acılardan, kırgınlıklardan ya da.
ne güzel anlamışım bunu 3 yaşında...

18.9.10

hiç

bilmem tanır mısın beni, 'hiç'im ben; koca bir hiç.

içimden geçip giden herşeyden anılar toplamış hiçbirine ait olamamış biriyim ben.

istekleriyle yaptıkları uyuşmayan, gözlerini kapattığında huzur bulamayanım ben.

şuçlu kim? diye sorarken hep kaçamak cevap verenlerden bir farkım var aslında tek bir suçlunun olmadığını bilecek kadar iyiyim ben.

ben bu hayatı doğru tespitleriyle yanlış yaşayanlardanım ama bir farkım var; ben hep pişman olan tarafım.

pişmanlık sarınca etrafını geçmişle hesaplaşmak alır baya bi zamanını. tek taraflı sorgulamalarda hem yargıçsın hem suçlu hem şikayetçisin hem masum. bu kadar kabalıkken kafanın içi sana yer kalmaz ki. sende 'hiç' olursun yer tutmaz, yok olursun.

hiçlik iyidir bazen her an herşeye dönüşebilir insan. ama dönüşmenin aslını kaybetmek olduğundan şüphelenirim ben.

aslımın tercih edilecek birşey olmadığını düşünsem de aynaya baktığımda özlüyorum çocuk bakışlarımı ben de.

başka birşey olmak ürkütmez beni geri dönüşü olmayan şeyler arasında büyümüş bir kaktüs çiçeğiyim ben.

bir arkadaşım demişti hayatı anlayabiliriz bir kaktüsten, elini direk basarsan üstüne kanatır seni

ama yukarıdan aşşağı yavaşça gezdirirsen dökersin dikenlerini.

ben dikenlerinin kökü içini kanatan bir kaktüsüm yalnış yönlere uzayıp giden.

içindeki çatışmalarda kendini tüketen çöldeki bedeviye kötü şans getiren.

inançlıyım ben. Hakka inanırım! haklı olanın var olduğuna kullar arasında, dinlemezler beni bu çoğunlukla ben olsam da.

'sen demiştin' demezler bana çünkü dinlemezler beni koca bir 'hiç'im ben ya!

hiçlik; içine herşeyi çeken bir girdabın ortasında içi boş bir bavul gibi durmaktır.

can dündar demiş ya 'yalnızlığa alışmalı insan' "bavulları hep dolu olmalı"...

'hiç' olanların doldurdukları bavullar boşalır bir taraftan, gönülleri kabullenmez topladıklarını savurur diğer yandan.

çünkü hayatında yazdır 'hiç' olanın gönlünde kış. yaz uğramaz içine tüyleri diken diken yaşar, kafasının dikine.

gidecek yeri yoktur ki 'hiç' olanın yolculukları hep kafasındadır onun.

O, yani ben, çok severim dağa tırmanmayı boş sokaklarda yürürken.

ben yürürken ıssızdır heryer hayallerime açılır koca bir yer, binalara yansır güneş ışınları ürpertir gün ortasında seher.

hiçbirinin gerçek olmadığını bilerek bunu yapmak 'hiç' eder insanı.

tercihlerini alt alta koyunca ederin sıfır çıkması 'hiç' eder insanı.

bir arpa boyu yol gidememiş olduğu yerde dönmüş durmuş ama ne yolcu olmuş ne yolunu bulmuş ne kalabilmiş ne bir yurdu olmuştur 'hiç' olanın. kafasının içinde çıktığı her yolculuk ona veriri kocaman bir yalancı bir mutluluk.



bilmem tanır mısın beni; 'hiç'im ben...

dışarıdan hayattan transit geçen bir tren gibi dursam da aslında her durakta kasislerle canı çıkan bir eski otobüsüm ben.

herşeyin sonunda omuz silken tarafta benim, ağlayamamanın verdiği boğuklukla yaşayan da.

nazara inanır 'hiç' olan bilir misin? korur kendini sahip olmadığı herşeyini. tahtaya vurur 3 kez, korkuyla gülümser sonra inceler herkesi teker teker. sahip olduğu tek şey yalancı mutluluklarını var olduğu hayalleridir onları yitirmesi gerçekle yüzleşmesidir.

ayna bakar çoğunlukla 'hiç' hissetmemek için kendini. kendi kendine giyinir süslenir gülümser kendine barşımaya çalışır ama nafile.

çok eskilerde bozulmuştur bu pakt, kendiyle çatışmıştır hayat. yansımasıyla anlaşamayan insan gölgesinie sığınır ancak.

'hiç' olmak boş olmayı gerektirmez ama boşluk hissini hiçbir şey geçiremez. ümitleri tükenmese de ümid edilen prens hiç gelmez.

bir kahraman tarafından kurtulmayı beklerken hayatı eşeleyen herşeye yetişen birini görürseniz işte o benim,yani 'hiç'lerden biriyim.

günlük hayatınızda ne kada rçok "hiç" dediğinize bir bakın. aslında beni ne kadar çok anıyorsunuz.

biliyorum içinizde aslında beni çoooook seviyorsunuz.

16.9.10

zaman makinesi

zaman anlaması gün bir kavramdır.
hikayelerin başlangıçları hep zamansızlığı işaret eder.
"bir varmış bir yokmuş" yani bir an sahip olduğunuz şey aynı zamanda en çabuk yitirebileceğiniz şeydir.
"evvel zaman içinde kalbur saman içinde..." yani bir zaman gelir ki develer tellal pireler deve olur ve sen o oyunun içinde bir piyon.

geçmiş bitmiştir ama hafızan onu öyle canlı tutar ki çakılı kalırsın oraya. güçlüsündür belki hala orda ya da saplanırsın acılarına. geri dönmez zaman hiçbir kavşaktan, sayılı her dakkikan. dönüp geriye baktığında ne kdar boşuna olsa da hayıflanman tutamazsık kendini duramazsın yakınmadan. unuttum zannettiklerin bir saniyede karşında durur aynı canlılıkla. aynı his aynı kızgınlıkla dikilirsin geçmişin karşısına. aynı gurur aynı kibirle ya da. ama gerçeğe döndüğünde hatırlamanın boş olduğunu anladığında bir omuz bile silkemezsin hayata.

gelecek yoktur.
hiç olmayacaktır belkide fakat herşey onun uğrunadır hayatta. ilk nefesini hep ikincisini düşünerek harcarsın maratonda. her adımını bitişe göre ayarlarsın. sözlerini bekletirsin belki bir kavgada intikamın soğuk tadını almak için sonunda. vaktin gelmesini beklersin hep sevgi için değerini bildiğini göstermek için kaybetmeyi belkersin bilmesen de.

karanlık bir tünelin ortasındasın iki uçta da aydınlık iki tarafta da düşman yarım yürürsün aklını geride bırakırsan yarım kalırsın sürekli ileriye bakarsan. planlar asla gerçekleşmese de umut verir insana geçmiş her zaman içindedir ama hep merhem olmaz yarana. mantık hırsın tetiğidir her ümit kurşunu biraz daha ilerletir namlua. hırsa kapılıp giderde gez göz arpacıktan cayarsan hayatında akar gider kör kuyuya. hedefe çok bağlanırsan mantığından şaşarsın o zaman kurşun gelir döner dolaşır sana.

zaman!

14.9.10

adı, adı hasandı.

adı, adı hasandı. çarpık bacaklı kara kura bir oğlan çocuğu daha 10-12 yaşı.



adı, adı hasandı nedense hiç ağlamazdı. utanırdı aynaya bakmaktan çünkü ıslahevinden yeni çıkmıştı. gözleri ellerinden daha karaydı yüreği bedeninden daha hapis. parmaklıklar önünden kalkınca kendi boşluğunda tıkılı kaldı. hasandı adı ne kadar dayak yediyse hiç uslanmadı. tuvalette temizledi adam da ama hiç hırsızlık yapmadı. hiç tek çocuk olmadı hep çoğul gezerdi ama yalnız yaşadı. ne kadar kaygan olsa da zemin hep ayakta kaldı, düşerken bile düşmanının gözüne baktı.



adı, adı hasandı. yokluğunu varlığında yaşadı paraya elini sürmeden adam seçti su içti. volta attı ama hiç boşa adım atmadı. çok da konuşmazdı derler ardından. okumazmışta, duydukları yetermiş ona, yetinirmiş o ne kadar yaşadıysa o kadardır hayat aslında. felsefe dediğin beş para etmez çünkü hayat nefes aldığın kadardı dermiş. adı hasandı işte. öylesine bir çocuk yitip giden arka mahallelerin birinde. kimse okumayacak diye hiç yazılmadı bu hikaye. kimse merak etmedi hasan şimdi nerede diye. öldü sandılar ama o zaten doğmamıştı bile. doğmak bir annenin sıcak kucağını bilmekle, bir gün yüzü görmekle. hasan hiç doğmamıştı o yüzden hiç mezarı olmadı.



adı, adı hasandı. kimse onu aramadı ama kimse onu unutamadı. hasan 15 yaşında bir bakkala çıraktı belinde sustalısı kimsenin canını yakmadı. demiştim ya hiç hırsızlık yapmadı çünkü para eline hiç deymedi. sokaklardaki kalabalıkta bir çift göz aradı son nefesini bekleyen tedirgin bir çift göz. ekmek verdiği her eli ezbere bilirdi hasan ona ekmek veren her eli öperdi. ihanetin kol gezdiği sokaklarda adalete inancını yitirmiş bir madur gibiydi. aynaya hiç bakmadı ömründe o yüzden hiç görmedi kendi gözlerindeki tedirginliği.



hasandı adı. hiç kafa kağıdı olmadı o yüzden hiç askere çağırılmadı. o bakkaldan çıkıp gittiği gün 20 yaşındaydı ve etrafı kalabalıktı. sevgiyle sadakati ayıran bir çizgide sevdasına hiç yer bulamadı. ince bir çizgide geçen ömrünü bir sevdayla ucundan yakmayı göze alamayacak kadar korkaktı. zaten gözlerine hiç bakmadı çünkü yalnızken kendini sevmek intihardan farksızdı. fakat sevdalanmak belindeki sustalıyı kalbinde saplı yaşamaktı.



adı, adı hasandı. sevdasına bu dünyada hiç yer bulamadı. kalbi sevda için çok küçük cesareti fazlaydı. karış karış gezdi keni dünyasını derin derin soludu hayatını. sonunda birgün sevdasının gözüde buldu aynasını. kirli ellerini uzatamadı çekemedi aynayı yüzünden. aynı yere bakan iki tedirgin gözle namlunun ucunda sallandı bir süre. kara kura bir oğlandı hasan hiç soyadı olmadı ekmek aldığı elleri ailesi saydı gizliden gizliye. sadık kaldı boşluğundaki karanlığın gizine. kovan yere düştüğünde kısacık hayatıyla oracığa gömüldü etrafındaki kalabalıkla birlikte.



adı, adı hasandı. hayatına sevdayı sığdıramadan bir hikayesi olmadan gitti bu dünyadan. ihaneti kendineydi bir tek, adaletsizliği kendine. çok konuşmadı derler ardından. konuşurlar bazen yalnız yaşadı kalabalık öldü diye. kimse merak etmedi hasan şimdi nerede. paraya deymeyen kapkara elleriyle hiç asılmadı şu dünyanın feleğine. ayağı kaydığında ilk defa bakıyordu sevdiğinin gözlerine. hasandı adı kimsesizliğiyle sevdası bu kadardı. kimseye anlatılmadı ve onu kimse untumadı...

13.9.10

bişi dicem!

sevgili beni okumayan internet alemi,
diyecek öyle çok şeyim var ki.
çok uzun zamandır dillerde olan ramazan ayını anlımızın akıyla atalttık.
ilk haftasında hastaydım ikinci haftasında büyükbabam vefat etti sonrasında dünya basketbol şampiyonası denk geldi. ben bu ramazandan hiç birşey anlamdım. Allaha şükür erdik bayrama. ziyatretler yapıldı kahvaltılara misafir alındı ve sonunda aylardık dillerimizden düşmeyen referandumu da atlattık. aynı gün dünya ikincisi olduk.

benim hayatımın bu koşuşturmacası bundan öncesine dayanıyor aslında sevgili okumayanlar. aylardan nisan ben inglizcesini verememiş bir mezun adayı olarak stajıma başladım çeşitli ingilizce sınavları ve ales üzerinde de mülakatlarla boğuşarak ağustosa erdim. ne stajdan ne girdiğim sınavlardan birşey anladım. birer puanla beni süründüren okulumda değişen müfredat ve bölümümüzde boşalan kadro sonucu yaşadığımız sıkıntı da cabası.
ramazan ayının koşuşturmacası arasında hala ingilizceyle boğuşmanın yanında istanbul'da bir koşuşturma içinde kazandığım yüksek lisansın kayıdının yaklaşması ve ailemin beni göndermek istememesi gibi düşünce bunalımlarıda yaşadım.

aylardır diyorum ki ekim bir gelse...
ekimin bu kadar güzel bir ay olabileceğini düşünmemiştim.
hayatının bir düzene girdiği yeni başlangıç stresinin üzerinden atıldığı ama heyecanının devam ettiği sevimli bir ay ekim.
şimdi bu kadar sıkıntı sonucunda erdiğimiz noktada ben kararsız ve boşluktayım. cânım okulum hala çıkışımı vermedi. istanbul'da kalacak yerim hala yok. babamın bana son dakka golü atarak izin vermemesi muhtemel. falan filan.

bunca derdin arasında beni sevindiren ufak birşey var sevgili okumayanlarım. facebook hesabıma eklediğim yazıların arkadaşlarım tarafından beğenilmesi. benim ömrüm boyunca istediğim kitap çıkarma arzumun ayrı ayrı habersizce ateşlenmesini sağlamaya çalışmaları. kendime olan güvenimle aramdaki sorunları halledip kalemime güvenmeye başlamam ve bu işe el atmam gerekiyor. hayatın bir ucundan tutmazsam nerede olursam olayım içim kuruyacak biliyorum.

bişi dicem!
sevgili okumayanlarım, kitap çıkarmaktaki tek korkum kütüphanelere bile giremeyecek 3-4 kitapçının raflarında milyonlarca mavi kaplı kitapdan biri olarak kalacak rastgele bir iki sözcük olarak kalmak istemiyorum. ama o raflar arasında göz gezdiren birinin içini açtığı zaman gülümseyen veya bir damla yaş döken bir anına tanıklık etmek istiyorum.
ben çocukluğumdan beri ne istediğimden hep emin oldum ama hiç elde edemedim. şuçlusu da ben bulundum herhalde. bu yaşıma geldikten sonra tekrar katlanmak, boyun eğmek istemiyorum o yüzden herşeye karar vermek daha zor. herşey kolay olmalıydı oysaki artık ama daha da zor.

ben daha çook bişiler dicem beni okumamaya devam edin!

9.9.10

keşke herşey özlemek kadar kolay olsa

keşke herşey özlemek kadar kolay olsa.
mavi gözlerini özlüyorum büyükbaba. sensiz ilk bayram bu. hatıraların gelince aklıma damlalara engel olamıyorum artık. sen gideli beri hiç yazmadım hakkında, hastalığın boyunca ya da. kelimelerin bittiği noktaya gelmek benim için çok ağır. aklımdan geçenleri aktardığım an dağılıp kaybolacaklarmış gibi geliyor. mürekkebin üzerine düşen gözyaşımın yazılanı silip acımı silmediği gibi. "iyi ki" diyorum "iyi ki anlımdan öpmüşsün, iyi ki dizine yatmışım, iyi ki seni güldürmüşüm, iyi ki..." ardından hep iyi şeyler diyoruz, iyi şeyler diliyoruz. seni çok özlesekte senin mutlu olduğunu hayal ediyoruz. bazen hala ordaymışsın giib geliyor. balkondan dışarıyı seyrediyormuşsun gibi. nilsu seni arıyormuş eve girince, resmini öpüyormuş daha 1buçuk yaşında. muhtemelern seni elinden tutup gezdirdiğini hatırlamayacak bile. ben 22 yaşındayım. ben hatırlıyorum benim elimden tutup parka götürdüğünü. ben hatırlıyorum horlayışını, gülüşünü. hangisi daha zor bilmiyorum ama özlüyorum.

keşke herşey özlemek kadar kolay olsa.
ben sularkralicesi'yim ya. keşke herşey su gibi akıp gitse bir kere de. ben tırnaklarımla kazıyarak yol açıyorum kendime her seferinde. yaralayarak kendimi. tüm sonuçlarım tükendi sanki. yarım yamalak kaldım işte. geçmişten mutlu değilim gelecekten umud etmek şuan için çok erken. artık bazı şeylerin yanıtını bilmek istiyroum. kendimi savunmak değil bir kere de desteklenmek isityorum. kabullenmek değil tercih etmek istiyorum. ama... amalar hiç bitimiyor. keşkeler birgünler çünküler amalar... bağlaçlarla yaşıyoruz sanki. bunu bir düşünmeli.

keşke herşey özlemek kadar kolay olsa.
yastığıma sarılıp geçmişi hatırlamak resimlerle gülmek ağlamak ve sonunda gerçeğe dönünce sanki dilini bilmediğin bir ülkeye düşmek gibi. elindekinin değerini bilmen onu kaybetmeyeceğin anlamına gelmiyor. bayramlar ne kadar geçmişi çağrıştırsa da olmuyor işte olmuyor....

8.9.10

biliyor musun?

Biliyor musun? Doğru; ben anlatmazsam nereden bileceksin! Sen gittikten sonra güneş doğdu mu? Yağmur bu şehri sulara boğdu mu? Ardında bıraktıkların seni bana sordu mu? Ben anlatmazsam nereden bileceksin! Dinlemek ister misin gerçekten, hayat nasıldı sen çekip gitmişken?

Hani mavi gözlerin var ya senin, gökyüzü hiç mavi olmadı bir daha. Rüzgar hiç tatlı tatlı esmedi senin sevdiğin gibi. Hiç sahanda yumurta yapmadım, yatağın sağına hiç kıvrılmadım. Televizyon izlerken uyuya kalmadım, üstümü hep kendim örttüm. Çayı hep iki kişilik demledim ama sevdiğin çiçekli fincanları hiç kullanmadım. Terliklerimi ortalıkta bıraktım kimsenin ayağına takılmadı. Köpeği yürüyüşe çıkardım her akşam, dönüşte dondurma isteyen olmadı. Galiba herkes seni sordu bana ama ben kimseyi duymadım. Sesler anlamsızlaşmıştı artık sen şarkı söylemiyordun tüm evren sesini yitirmişti. Tüm İstanbul’lular gibi sırtımı verdim denize kızdığını bile bile. Komşulara gülümsedim hatta alışveriş yaptım Sevinç teyzeye. Sırtımı sıvazladı, gözlerinden yaş süzüldü. Parkta Engin’e rastladım gölgeyle oynadılar sana sarılırmış gibi sarıldı bana sonra neden bilmiyorum. Havalar hep kapalıydı ama hiç yağmur yağmadı iyi ki yoktun buralarda. Dayanılmaz sıcaklar geldi iyi ki yoktun buralarda. Kar bastırdı geçenlerde melekler konmadı bu sefer pencereye iyi ki yoktun. Kimse kardan adam yapmadı sen yoksun diye. Hemen kürüdüler yollardaki karları korkma! Hiç kaza olmadı. Sen gittikten sonra buraları hiç afet vurmadı Allah’tan. Çünkü kimse daha senin gidişini atlatamadı. Saçların gibi sarı değilmiş artık başaklar haberlerde alt yazı geçtiler. Leylaklar da tükenmiş artık kimse yetiştiremezmiş çünkü tohumların sırrını çalmışlar. Artık açılmayacakmış o çok sevdiğin fuarlar. Kitaplar sadece internetten sipariş edilebilecekmiş hepsi depolarda çürüyecekmiş iyi ki yoktun. Sen gittikten sonra kareli gömleğimi hiç giymedim. Çoraplarımın teklerini hiç kaybetmedim. Ekmeğin ağzını açık bırakmadım. Işıkları kapatmayı unutmadım. Hiç sinemaya gitmedim yalnız gitmeyi sevmediğimden değil hiç güzel film gelmedi iyi ki yoktun. Arkadaşlarımla görüştüm, kamp yaptım. Bir türlü bitiremediğim kitap vardı ya inanmayacaksın ama bitirdim. Bahçede domates yetiştirmeye başladım. Ama hava şartlarından dolayı hep yeşil kalıyorlar. Bundan pek hoşlanmayacaksın ama bol bol futbol oynadım, sağ bileğimi üç ay önce sakatladım hala sızlıyor. Ama asıl sızlayan ne biliyor musun? Doğru nereden bileceksin, buralara hiç uğraşmıyorsun ki.

Asıl sızlayan şey geçmişle şuan arasına sıkışmış olan kalbim. Sen gittikten sonra nefes alıp vermek zor olmadı; yürümek, yemek yemek, gülümsemek. Hiç biri zor değildi. Zor olan uyumaktı o yatağa yalnız girmek. Zor olan ağlamaktı senin üzüleceğini bilerek. Zor olan senin toprağın altında olduğunu bilerek toprağın üstünde kalabilmekti. Belki bu yazdıklarımın hepsi var oldu belki de hiç biri. İşin asıl sen gittikten sonra olanlar hiç ilgilendirmiyor beni. Sırf sen istedin diye nefes alıyorum, hayat seninle beraber yumdu gözlerini. Renkler seninle berber silindi. Artık kim ispatlayabilir ki gökyüzü mavi mi değil mi? Toprak seninle sevgi doldu artık dünyaya gelen herhangi bir bebek nasıl gülebilir ki? Artık leylaklar bitmiyor toprakta çünkü tüm güzellikler seninle dünyayı terk etti. Bulutların şekilleri bile aynı artık kimse merak etmiyor bulutlarım şeklini. Artık Leman Sam şarkı söylemiyor, artık hiçbir yerde caz dinlenmiyor. Artık yaşamak her insanın taşıması gereken bir yük sadece. Artık dünya duracağı günü bekliyor.

Bunların hepsi yalan olsa da tek gerçek var hayatım; sen yoksun. Seni özlemek nasıldır biliyor musun? Ben yeni öğrendim, iyi ki yoksun yoksa çok üzülürdün. Bisiklete binip yokuş aşağı gidememek gibi her yer yokuş sanki. Hani o sevdiğin şekerlemeler var ya onları tüm marketlerde arayıp bulamamak gibi. Senden ayrı kalmak kışı özlemek gibi o çok severek aldığın kazağı hiç giyemeyeceğini bilerek dolapta bekletip her gün denemek gibi. Televizyonda beklediğin bir filmi yayınlamamaları gibi. Günün her anını sayıp geceyi getirememek gibi. Hani senin her şeye bulduğun çözümlerden yoksun yaşamak gibi. Aşkım buna da bir çözüm bulmalısın. Sensiz nasıl yaşanır biliyor musun?