öykü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
öykü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27.6.11

Sezen I

"Sezen söylüyordu" ( http://fizy.com/#s/1ahygl )
Hayatımızın her adımında bir yerlerden gelirdi sesi, her cümlemizde bir noktaydı sanki notalarıyla virgüldü nefes alırdık şarkılarında. Damlalarımız için bir eşlikti, beklentilerimizin eşikleriydi sözleri. Onun aşkları anlatırdı bizimkileri, yağmurlar yağar iç çekilir damlalar seyredilirdi yüreğimizin camlarından. Dokunamazdık yağmurlara, dokunmazdık belki de korkardık onları da incitiriz diye. Hayat aşk isteyecek kadar güzelken yaşayacak kadar iyi değildi hiçbir zaman. "Gidiyorum" demek isterdik dert olurdu, dönüşlerse çok karmaşıktı "vazgeçtim" der sıyrılırdık. Geçmişte anılar gelecekte ümitler acıtırdı, zamanları yaşayamazdık. Yaşamadıklarımıza ağlar yaşadıklarımıza hayıflanırdık. Gururlanırdık kağıt parçalarıyla arkamızdan bir rüzgar esti mi gülümserdik. "Hadi gülümse" derdi Sezen biz "bir kedim bile yok"da takılıp kalırdık. Dost derdik en çok çünkü içimizi kemirenleri onlara dayanıp sirkelerdik sonra onlar da çekilince arkamızdan tüm suçu hayata atardık. "Üç tane üçte yetmez beş tane" demez hep bir taneyle yetinirim yeter ki benim olsun derdik ama hiç bizim olmazdı istediklerimiz. Haksızlıktı her yaşadığımız, biz hep doğru yoldan giderken belediye yolları kazar biz de beklemez başka yollara sapardık. "Masum değiliz hiçbirimiz" der affederdik ayağımızın girdiği çukurları, üzerimize sıçrayan çamurlar yıllarca geçmezdi.

22.4.11

yeniden

Bulutların aralandığı bir gökyüzü görmeyeli uzun zaman olmuştu. Isıtmasa bile gün ışığı aydınlatıyordu burukluğunu, gün yüzü görünce dağılıyordu hüznü, gülümsüyordu anlamsızca esen rüzgara karşı sarılırken mavi şalına. Yerinde duramıyordu fakat oturduğu deniz kenarında üçüncü çayını isterken kafasında dolanan düşüncelerden kopup, dalgaları öksüz bırakıp kalkamıyordu. Sonunda boynu rüzgara dayanamayıp tutulacağının sinyallerini vermeye başlayınca hesabı ödeyip kalktı. Sahil yolunu adımladıkça derin derin nefes alıyor soğuğu düşünmeden gülümsüyordu. İlerde dalgalarla oynamak isteyen çocukların anneleriyle savaşı vardı istemsizce bir kahkaha patlattı. Yanındaki bankta oturan delikanlıyla gözleri birleşti, gamzeleri karşılaştı, rüzgar önce kelimelerini tanıştırdı sonra muhabbetin kalbe inmesini sağladı. Yol yüründükçe bitmesin istiyorlardı, ilk görüş öncesini sonrasını düşünmeden söylenen ilk sözlerle süslendi bir broş gibi gönüllerinin üstüne yerleşti. Günlerce pırıldayan broş ayaklarını hep o sahil yoluna sürükledi ve bir yağmur altında bilmeden birbirlerini beklediğini sığındıkları otobüs durağında yasladılar sırtlarını heyecanlı bir aşkın boşluğuna.

Havanın geçiş evresiydi tam nisan ayı, bazen tufan eser güneşe hasret kalırsın bazen güneş olur sıcağına hasret kalırsın. Bir aşkın geçiş dönemiydi onlarınki yollar biter hasret kalırdı bazen, bazense sarılırken bir rüzgar eser ayırırdı kalpları birbirinden. Bir tufan gerekirdi belki güneşi bekleyecek kadar ümidi olması için bir aşkın. bir kahkahayla birleşen bakışların buğulanması gerekirdi aşkın paklanması için. Sesleri yükseldi bri gökgürültüsü gibi kapladı göğüslerinin boşluğunu kaburgalarını zorlayan tüm sıkıntı havaya karıştı bir çığlıkla. şüpheler, tereddütler sonu gelmeyen sorulara dönüştü. adımladıkları yol yalnız başına yürününce gözlerinde büyüdü, birbirilerini görmeyi bilinçsizce istedikçe, gözleri aradıkça eşini kendine kızgınlığı büyüdü. hava muhalefetinden dolayı ertelenen mutluluk gemileri gel-gitlerle karaya oturdu, enkazda gezinen iki sevgili birbirini arar dururdu. Enkaz büyük aşk yitik sevgi güçsüzdü ancak iki kalbin çekimi onları bir araya getirebilir ve tüm soruların cevabı olabilirdi; plansız, hesapsız, beklenmedik bir karşılaşma. Hatta denizden uzak başka bir şehirde başka bir kahkahayla aşina kulaklar yüreğini hoplattı delikanlının geçmişin yaralarını sarmışken asıl merhemini buldu acıları. Bir aşk süprizlerin, tufanların, beklentilerin önüne geçebiliyorsa yol alabilirdi bu denizde ve mutluluk gemisi yeniden parlamaya başlayan bir çift kalpte yol almaya başlamıştı bile.

19.2.11

geç kalmışlıklar

Çiçek desenli masa örtüsünü inceleyen bir kız çarpar gözünüze bazen bir cafede çayınızı yudumlarken. Sıkılgandır, kimseyle gözgöze gelmemek için dışarıyı seyreder, belki biraz da heyecanlı fakat meraktan çatladığını göstermek istemez. Cama vuran damlaları dinlerken gülümser, beklenen kişinin başrolde olduğu ufak tefek düşler kurar belki. Kapıyı gözler arada bir, ellerini ısıtır fincanına sarılarak, telefonunu kurcalar eski mesajları ayıklar önemli bir işmiş edasını takınarak.

Omuzları düşmüş, elinde boynu bükük bir çiçekle saçları ıslak bir genç belirir kapıda. Geç kaldığının farkında olsa da çok aceleci değildir, tavrından anlarsınız bu tedirginliğin sinyalidir. Sağ eliyle saçlarını düzeltir, gözlerini masalarda gezindirirken garsonla bir iki laf eder, derin bir nefes alıp ağır adımlarla kıza doğru ilerler, gözlerinde puslu bir gökyüzüne doğru patlamaya hazır havai fişekler.

Mahçup bir gülümseme ile selamlaşırlar önce, kısa bir teşekkür faslından sonra o konuşmanın tek şahidi olacak buket masada yerini alır. Hal hatır sorulur, siparişler verilir, genç gerginliğinin sınırına dayandığında anlarsınız bu masada iki hayat değişecektir. Mimikleri çaresizleşir önce, kelimeler kaçar sanki dilinden, kız o kadar sevecen bakar ki ödü kopar Onu incitmekten. Ertelemekse çaresizliğin asıl nedenirdir zaten.

-Ece, öncelikle teşekkür ederim geldiğin için. Yoğun olduğunu biliyorum fakat uzun zamandır böyle konuşamamıştık, 'baş başa'.

-Haklısın Ekrem. Telefonda, internette ne kadar sık görüşsekte insan 'özlüyor' bu muhabbeti.

-Tabi tabi.

-Sen başka birşey söyleyecek gibiydin buluşalım derken; hayırdır?

-Aslında, evet seninle önemli birşey konuşmak istiyorum.

-Dinliyorum.

(Keşke  kadar kolay olsa; içimde nice zamandır istiflediğim hatta sandıklarda sakladığım herşeyi kelimelere döküp gözlerinin önüne sermek. Gözlerinde gördüğüm o heyecanın hakkını vermek, boynuma atlayıp 'evet' dediğin anın hayallerimdekinden çok daha güzel olacağına inanmak. Erteledikçe attığımız her adımda ayağımız kaydı sanki zaman girdabında, güzel anlar fotoromanları çalındı bizden .)

-Hani hep bahsettiğim New York bürosundaki iş vardı ya!

-Evet, neredeyse bir yıldır cevap beklediğin yer.

-Evet, evet. Bir proje için birkaç aylığına kabul edildim, daha sonrası içinde bu projedeki performansıma bağlı olarak sözleşme yapılabilecekmiş.

-Ne?! Bu, bu çok güzel! Senin adına çok sevindim.

(Sevindim! Neye sevindim? Gidiyorsun yani öyle mi ve beni bunu söylemek, gözüme sokmak için çağırdın öyle mi? Gerçekten 'tebrik ederim!')

-Tam olarak ne kadar kalacağın belli değil yani?

-Malesef.

Siz kendi işinizle ilgilenirken olanlar gözünüzü tekrar çevirdiğinizde masada oturanların değiştiğini sanmanıza yol açar. Çünkü onlar artık duygularının yansıttığı yüz ifadelerinden kaçamayan iki yenik savaşçıdırlar. Beklemek bir savaşta en zor taktiktik, doğru zamanı bilmekse bu stratejinin anahtarıdır. Eğer anahtara sahip değilseniz ne kadar beklerseniz o kadar ağır yaralarla yenilirsiniz.

Uzun bir sessizlik sonrası ilk kelime; masum, yumuşak ya da...

-Biliyorum geç kaldım! Söylemeye, yaşamaya, herşeye... Böyle, yaşadığımız şekliyle öyle güzeldi ki, acabalarım hep tereddütte bıraktı beni. Arkadaşlığını kaybetmenin zorluğunu kaldıramayacağımı düşünürken 'sesini duymadığım gün olmasın' derken buldum kendimi. Sana farkettirmeden çıkış saatlerini bekledim, gülüşünü izledim, birkez de bana gül diye dualar ettim. Hayaller kurdum; geçmişte yapamadıklarımız ve gelecek için ama geç kaldım biliyorum, çok geç kaldım. Daha önce davranmış olsaydım! 'Benimle gel' demeyi ne çok istedim. Ben New York'u hep seninle hayal ettim, kendimi de.

-Ne zaman söylemeyi düşünüyordun?

-İki ay önce çıktığımız gezide söyleyecektim fakat araya bir sürü şey girdi. Haftaya konser var bilet almıştım o zaman söyleyecektim ama bu durum dün belli olunca... Ben, tüm gece uyuyamadım, ne kadar sevindiysem o kadar kahroldum ne yapacağımı bilemedim.

-Ne zaman gideceksin?

-İki hafta sonra.

Heyecanla anlattığınız herşey karşısında duvar rolü oynayan biri varsa karşınızda hayatının gidişatı onu şaşırtmıştır. Havalara uçmayı isterken yere çakılma ihtimalini hiç hesaba katmamıştır. Siz tek başınıza günlük yaşantınızdan çaldığınız bir saatin keyfini çıkarırken o kızın yere çakılma sesiyle hafifçe irkilirsiniz. Enkaz çok derinde kalmıştır fakat yaralıların acısı yüzünden belli olmaktadır. Tanık olmamak için başınızı başka yöne çevirsenizde bir de gencin yüzünü incelersiniz çaktırmadan, solgun, suçlu, kaybetmemek için boşa çırpınışların damlaları dizlmiştir anlın kabaran çizgilerine. Hangisine daha çok canınız yanar? Hangisi madur? Arka fondan Sezen tiz tonlarda vurur da vurur; "Masum değiliz hiç birimiz..."

-Benden ne yapmamı bekliyorsun?

-Ece ben ciddiyim! Sana aylardır hergün 'Seni Seviyorum!' diye haykırıyorum aslında dilim dolanıyor bir türlü söyleyemiyorum ama karşında. Hiç anlamadın mı gerçekte? Ben ömrümü seninle geçirmek istiyorum, hep erteledim durdum ama artık tek bir nefes bile sensiz olmaz, biliyorum.

(Ah... Şunları onca romantik anı paylaştığımız o gezide söylemiş olsaydın, korkaklığınla gölgelediğin hisslerine sahip çıksaydın, beni yağmurun şiddetinden boynunu bükmüş bu papatyalar gibi bırakmasaydın ne olurdu? Şimdi buları söylemen, elimi tutmaya çalışman, inanmamı istemen belki hayallerimden bile güzel olurdu. Fakat sen, sen sadece nereye koyacağını bilemediğin duygularınla başedemediğin için burdasın. Hayallerine beni nasıl adapte edeceğini bilmediğin için yalvaran gözlerle bir çözüm bekliyorsun. Seninle gelmemi istemende sadece alışkanlığınından vazgeçemediğinden. İki ay önce mehtabı izlerken 'gel' deseydin ben zaten hazırdım ama şimdi çok zor, çok. Ah... Benim yeşil gözlerine daldığım korkak sevdiğim, keşke gözlerimden akacak damlaları birkez düşünseydin.)

-Ece birşey söyle, 'Bende seviyorum.' desene.

-Neyi değiştirir bu saatten sonra? Sen bunca zaman benden sakladığına göre duygularınla mutlusun zaten, benim karşılık vermem çok önemli değil gibi geldi bana! Sen planını yapmışsın ama benim bu planda bir yerim yok sanırım.

-Ece böyle söyleme, benden seninle bunca zamandır ulaşmaya çalıştığım pozisyon arasında seçim yapmamı mı istiyorsun?

-Hayır Ekrem, hayır. Tabiki gideceksin, çok uzun zamandır çabalıyorsun bunun için, beni tanımdandan bile önce belki. Bana duygularını açmak için bile bu kadar zahmete girmemişsin, tabiki gideceksin. Senden kalmanı istemiyorum ben, 'arkadaşın' olarak çok sevindim, gerçekten.

-Hiç mi sevmedin beni? Hissettiklerim yani ben yanlış mı anladım. Ben aynı duyguları paylaşıyoruz zannetmiştim, sana nasıl açıklarım diye düşünüp durdum dün gece, kızacağını hatta bağıracağınıa hayal ettim, 'ağlama' diyecektim hatta sana. 'Yoluna koyarım herşeyi kavuşuruz en kısa zamanda.' diyecektim. 'Gelmek istersen bir arkadaşımın bürosu var orda onunla konuşuruz' diye geçirmiştim aklımdan.

Birine kendini izah etmek zihniniz, bedeniniz ve duygularınızla bütün halde gösterdiğiniz bir çabadır. Onu ikna etmek için göstereceğiniz çabadan bile fazla efor sarfedersiniz. Geç kalmışsanız söylediğiniz herşey alehinize delil olarak kullanılacaktır. Açıkladığınız her duygu kalbinizde kazılacak derin kuyular için ufak bir çukurdur, anlattığınız her anı geçmişten kaşıyıp kanattığınız bir yaraya dönüşür. Dışarıdan baktığınızda içinizde sakladığınız duyguların kapakları açıldığında ışıldayacağını düşünürsünüz. Parıltıları göz alacak, etrafa mutluluk saçacak olan duygularınız üzerlerine çöken puslu havayla pençeleşemeyecek kadar tazedir. Beklediğiniz etkiyi göremezseniz sizde onlara olan inancınızı yitirirsiniz.

-Bana söyleyecek söz bırakmamışsın zaten. Yapmak istediğim bir sürü şey var şuan ama ne hissettiğimi bilmediğim için nasıl davranacağımı da çıkaramıyorum. Bu sevgi, evet vardı aramızda ama ufak heyecanlarımızdan ibaret tatlı anılar olarak kalacak herhalde.

-Böyle söyleme. Sana bekle diyemem belki ama bekleyeceğini ümid edebilirim değil mi?

-Sana 'gitme' demeye hakkım yok, benim bir hayatım var seninle gelecek halim de yok. Dolayısıyla etme! Paylaşmadığımız onca şeyin yasını tutacak da değilim.

-Belki bir yolunu buluruz ben sık sık geleceğim zaten, hem biz genelde internetten görüşürüz sorun olmaz herhalde. Ece, ben seninle bir ömrü paylaşmak istiyorum bu da bizim dilden dile dolaşacak başlangıç öykümüz olur.

-Bir ömürün yükünü taşımak için önce sevgine sahip çıkmalıydın belki de. Seni suçlamak bir işe yaramaz biliyorum ama elimde bu var şuan.

(Seninle hayal ettiğim milyonlarca öyküden hiçbirine benzemiyor ama bu. Hiçbirinde daha sevdiğini söylemeden terketmemiştin beni. Hiçbirinde yağmura karışmasını istediğim gözyaşlarım zorlamamıştı göz kapaklarımı, hiçbirinde yutkunmamıştım duygularımı. 'Şimdi ne yapacağım?' diye düşünmemiştim hiçbirinde.)

Çaresizce dışarıyı izleyen bir kız çarpar gözünüze oturduğunuz cafelerin birinde, karşısında bir genç vardır omuzları düşmüş, düşünmekten yorgun başını sağ koluyla tutarak kızı seyrediyordur. Son noktayı koymayı ikisi de istemez suskunluk paylaştıkları en güze şeydir, birbirlerinin zihinlerini okur ve söyleyemediklerini düşünerek avunurlar. Bıkkınlıkla sırtını yaslar kız koltuğuna, masanın üstündeki bitap düşmüş çiçeklere sarılmak ister ama yapamaz. İzlendiğinin farkında olsa da, hatta bu hoşuna gitse de, kaçmak ister konulmadan o son nokta. Muğlaklıksa çaresiz zamanlarında sığındığınız bir mağradır, siz bilmezsiniz ama içinde zehirli anlar barındırır. Cesaret sizi koruyabilecek tek zırhtır, sahiplendiğiniz duygulara sarılın ve gerçeğin karşısına çıkın, aldığınız yaralar eninde sonunda iyilerşir ama muğlaklığın zehri sizi bir aşk boyu süründürür.

-İstediğin kadar suçla, haklısın belki de. Karşına çıkıp söyleyebilseydim, böyle dönülmez bir yerde birleşmezdi yollarımız bir çıkış olurdu düzlüğe. Şimdiyse ellerime dökülüyor sanki tüm duygularım, karşında ne yapacağımı bilmez bir halde pat diye içimi boşalttım.

-Hayat bazen hesapladığımızdan hızlı akıyor, bazense geçmek bilmeyecek herhalde.

-Bir şans veremez misin?

-Olmayan bir ilişkiyi yürütmek istiyorsun Ekrem. 'Biz' diye birşey olmadan daha ertelememi istiyorsun her duygumu, hep sonraya aynı senin yaptığın gibi. İkimizinde hayatları var; bak, bir günün neler değiştireceğini  bile hesaplayamıyoruz. Ne beklemek ne süründürmek cevabı değil bu sorunun.

-Seni bırakıp gitmek istemiyorum. Söylemenin en doğrusu olduğunu düşünmüştüm, gideceğimi başkasından öğrenmeni istemedim, bir orta yol buluruz sanmıştım. Arkadaşlça ayrılsak bir umudum olurdu en azından.

-Hala herşeyi ertelemenin peşindesin, bravo!

Kopma anı geldiğinde anlarsınız, artık donuklaşmıştır duygularınız sizden kopup dağılmak isterler. Siz sakince oturdukça onların yükü sizi aşşağılara çeker. Dibi boylamamak için son bir kuvvetle kapanışı yapıp onları serbest bırakmanız gerekir. Fakat bu sandığınızdan daha zordur heleki karşınızda kaybetmek üzere olduğunuz biri varsa.  

-Bu konuşmanın artık bize bir faydası yok. Kurtaramayacağımız duygulardan bahsediyoruz, geçmişte attığım her adımın karşılığında gelmesini beklediğim bu konuşma hiç de bekleidğim gibi gelişmedi. Uzun zamandır hayal ettiği  birşeyin eşiğindesin, sana New York'ta başarılar diliyorum. Gelecek bize ne getirir bilemeyiz belki başka biz zamanda, duygularımız değişmemişse...

-Ece veda etme! Daha iki hafta buradayım bırak sahip olduğumuz zamanın tadını çıkaralım, ne yapacağımıza sonra karar veririz.

-Sonunu göremediğimiz bir kaçamağa tüm duygularımı sığdırmamı istiyorsun benden. Yapamam! İyi yolculuklar... 

Bir cafeye girişte yanınızdan hıza bir kız geçer; daha hesabı ödenmemiş iki bardak çay midesini yakarken almak için can attığı papatyaları masada bıraktığı için kızar kendine, damlayan gözyaşlarının yükünü de sırtına mantosuyla birlikte giyerken. Ardından bakansa yığılıp kalmıştır masaya yüreği sevdiğinin arkasından koşarken. Yağmurda yürürken etrafınızdan geçen ıslak kalpleri farketmezsiniz, onlar görmezlikten gelindikleri için gizlenmektedirler.

*İKİ HAFTA SONRA*

İşe geç kalmamak için koştururken bir kurye eline bir kutu tutuşturdu Ece'nin. Uçağa geç kalma ihtimali olan Ekrem ağacın arkasına saklanmış ısrarla çalan telefonunu yok sayarak Onu izlemekteydi. Kurutulmuş papatyaların yanında bir yüzük ve bir mektup buldu Ece kutuyu açtığında. Kahverengi gözleri ağlamaktan şişmiş fakat yaptığı makyajla bunu gizlemeyi başarmıştır. Elindeki çantaları bir kenara yokdu ve apartman demirlerine yaslanarak mektubu okumaya başladı.

Ece'm;
Ne kadar dil döksem az ve haksız biliyorum. Sevgimi sahiplenmediğimi düşünme ne olur sadece geç kaldım dile getirmekte. Bir anı bekledim, bir günü; sana söylemenin milyonlarca yolu varken ben birini seçemedim işte. Hayallerine kavuşmak hiç bu kadar ağır gelmedi kimseye, şu iki hafta bu anı beklediğim yıllardan çok daha uzun geldi inan. Bu yüzüğü gözlerine bakarak parmağına takacağım anın mükemmel olmasını istemiştim. Şimdi geride bir umudum olsun diye sana gönderiyorum; ister at, istersen sakla ben tüm heyecanımla gelinceye kadar kapına. Çünkü biliyorum kalbin hep benimkinin yanında atacak ve onlar gerçekten buluşunca bu aşk gerçek hikayesine kavuşacak.
Ekrem


16.2.11

sitem

candan erçetin-sitem

Bir hikaye anlatırlar; daha yirmilerine varmamış bir çift hakkında. Onlara çift denemez aslında omuzlarında koca koca vatkalarıyla hayata acemi adımlar atan, aynı ortamda ayrı ayrı kişilerdi aslında. Kişilikleri ise sandıklarından daha kırılgan ve değişkendi.

Lise yıllarında güven bir gülüşün arkasındaki sırda gizlidir, Onlar bu sırrı paylaştıklarına inanan iki acemi öğrenciydi. Kız dershane çıkışlarında üşür erkek Ona ceketini vermezdi ama üşüdüğünü gördükçe Onun da içi titrerdi. Erkek kızın evinin yakınlarında dolaşır ama kıza hiç haber etmezdi, kızsa camdan bakar Onun geçmesini beklerdi. Tenefüslerde hiç fısırdaşmadan paylaştıkları sırla yetinir daha fazlası için zamanını beklerlerdi. Omuz üzerinden ya da kapı aralarından gizliden birbirlerini izler ama bunu adet edinmezlerdi.

Aşk ne kadar kutsalsa yaşadıkları şey o kadar olağandı. Arkadaşlıkları hüzünlü, buruk bir kahkahanın arkasına sığınan kalp kırıklıklarına benzerdi. Onlar birbirlerine aşık olmayı bile başaramamışlardı. Acemiliğin cesareti Onlarda sakinliğe esirdi. "Merhaba. Nasılsın?" demezlerdi birbirlerine, nasıl olduklarını gözlerinden anlayacaklarını sanırlardı belkide. İkisinin uzun kirpikleride yaşlarla ıslansada hiç deymedi birbirine. Birbirlerine sahip olduklarını bilseler de hiç belli etmediler kendilerine.

Özel günleri hiç birarada geçirmediler. Kız sevgisinin üşümesine dayanamayıp bir atkı hediye etse de hiç sarıldığı görülmedi erkeğin boynunda. Biri bahçede biri kütüphanede, birbirlerini arasada gözleri buluşmadılar hiç kantinde. Bir çay ısmarlamadı erkek kıza, kopya çektiklerini saymazsak hiç yazışmadılar aralarında. Gülümsemeleriyle belli ettiler özlemlerini, yalnız onların anladığı bir alfabeyle yazdılar sitemlerini.

Zaman, bazen yarasıdır sevdaların; kurulmamış bir hayalin kapılarına mühür vuran bekçisidir. Zaman hala sizinle sandığınız bir yüreğin akıp gittiğinden haberdardır fakat size hiç belli etmez. Telesekreter yorulmaz 'mesaj bırakın' demekten kız da yorulmadı numarayı çevirmekten. Oysa erkek yorulmuştu belli ki zamanla gülümsemekten. Sahip çıkamadığı herşeyi zamanın girdabında sürüklenmeye mahkum etmiş, arkasını dönebilmişti. Kız yaşayamadıkları herşeyi sakladığı o sırra güvenerek ümidini yitirmedi, sorduğu herkesten aldığı muğlak cevaplarla aylar sonra yolun sonu görebildi.

İdrak! Birleşmeden yalnız kalmış bir kalbin soğukluğunu hücrelerine kadar hissetti. Terkedilmenin paslı kokusu, küflü tadı ve taze tomurcuklanmış bir sevginin kışa yaklanmış haliyle başbaşa kaldı. Asıl sitem gözyaşlarıyla yazılan bir destandı ve yalnızlığın fermanıyla hazırlanmaktaydı. Koca koca vatkalarıyla, gururla çıktığı yolda biranda yükü ağırlaştı, söyleyemediği cümlelerin küstüğü dili sitemle tanıştı. Sessizlik sitemin abecesi sayıldı, gözyaşlarına yolu gösterip yüreğe doğru zamanı adımladı.

Sitem! Başlamayan bir sevginin biçare bırakılan bir yürekle savaşında ilk adımdı. Zaman ilaç mı bilinmez ama öyleyse pek aceleci olduğu söylenemezdi. Kendini sorguladı önce, nedenler tükendiğinde suçlamalara geldi sıra ama liste kabarıklaşmaya başlayınca vazgeçti. 'Acaba' ve 'belki'lere 'keşke'ler eşlik etti, geceleri zihnine zindan etti. Haklı bulmak istedi Onu acısını dindirmek için, yetmedi. Suçlamak kolaydı kızsa umursamamayı seçti. Sessizlik kabullenmenin ağırlığına yoldaş, ümitse baharlara eş; ikisi de sitemden sonra gelen iki kardeş.

Kız güveni sakladığı gülüşünü naftalinlere sarıp kaldırdığında tüm olağan duygular ayazda kaldı. Oysa duygular ancak güven şemsiyesi altında samimidir. Hayatına devam etti elbet, başı dik ama hep peşinden sürükledi varolmayan bir sevdanın yükünü. Ne telefon açtı o aşina olduğu ses, ne karşısına çıktı unutmaya çalıştığı o nefes. Siması bulanıklaştı önce rüyalarında yastığı ıslanmamaya başladığında, yolda dönüp bakmadı Onun adını duyduğunda. Onu anmadı arkadaşlarıyla; kimseyle paylaşmadığından hiçkimse şahit olmadı sahipsiz duygularına.

Bu hikaye yazılana kadar sevda, yaşanmayan herşey gibi gönül mezarlığındaki faili meçul bir kimsesizdi. Aynı kiraz dalından sarksalar da çift olamamış kahramanların sahip olduğu sır bu hikayeyi okuyan herkese farklı şekilde aksederek tüm yaşanmamışlıklara ulaşmaktadır.

20.1.11

teslim oluyorum!


labirent çözüyormuşum gibi açtım üzerine bir hırsla uzun cümleler karalanmış mavi kağıdı. oklar konulmuş, kelimelerin üzeri çizilmiş... yazıldıktan sonra tekrar okunmamış belli. harfler benliğinden çıkmış korkudan birbirlerine sarılmış kelimeler. nokta ve virgüller ortadan kaybolmuş ünlemler sarmış her yanı. kim kiminle konuşuyor belli değil; diyaloglar hep tek taraflı. "teslim oluyorum" diyor sık sık karanlıkla arasında bir anlaşma yapmış sanki mükemmelliği onda bulduğundan bahsediyor. yıldızlar diyor "nadide mücevherler gibi" onlardan biri olmak istiyor. suçunun ne olduğunu bilmeden benliğinden yalnız kalbini bir kuytuya saklayıp tüm aydınlıklara yüz çevirip karanlığa teslim oluyor. hesaplaşmaları daha bitmemişken kendiyle karanlığın onu sorguladığından bahsediyor; "sağ çıktığım bütün savaşlara inat dimdik karşısında duruyorum karanlığın". savunacak hiçbir şeyinin olmadığını söylüyor bir gün kurtulma umudu var belli karanlığın kalbine ulaşamayacağını düşünüyor. keskin kısa cümleleri yorgunluğundan bahsediyor, var olmak için verdiği savaştan yakınıyor. siyaha alıştıkça aydınlıklar lacivertten maviliklere sürüklüyor hikayeyi. yıldızlara yaklaşıyor aydınlanıyor savrulmuş benliği. tamamlanmak için dönüp kalbini aradığında karanlığın neden bu kadar mükemmel olduğunu anlıyor. "ben artık benliğimi yitirip ona karıştığımda o mükemmelliği için gerekli olan tek şeyin sahibiydi; kalbimin"

4.11.10

mısır çarşısı

Uzun zamandır uğramadım biliyorum. Anla beni zor sana tekrar tekrar dönmek, her dönemeçte bir parçamı kaybederek. Tüm kaldırım taşları tanır beni bu semtte. Nasıl mı? Sırtımdaki yükün ağırlığından hep ayağımı sürüyerek yürürüm ben her adımımda adını söyleyerek. O yüzden bugün geldiğimde selamladı hepsi beni tek tek. Yine gözümden düşen pişmanlık damlaları suladı onları, yine hüzünlendiler ardımdan, sana giden yollarda yine çelme taktılar ayağıma. Sonu başına benzeyen hikayelerde ne kaybedene ihtiyaç var ne bekleyene. Biz; kahramanı olmayan bir hikayede mahsur kalmış iki sevgili, ne kaçabiliyoruz bu sevdadan ne sevebiliyoruz gönlümüzce.
Biliyorum uzun zaman oldu bu sefer. Her anında bir çentik attı ruhuma bekçiler. Duygularımın bekçileri hani hesaplarımız var ya aşk üzerine işte onların başını bekleyen nefis bekçileri. Alt alta koysam da üst üste tıksam da sığmıyor ömrüme bu sevda. Hasan sırtında tuzla tırmanamamış ya dağa, ardından sevdiği bağlamış ya kendini atkısıylaı ağaca. Onlar gibi ama onlardan ayrıyız. İki ayrı kabilenin gizli sırrıyız birbirimizden gizli ama her anımıza aşinayız.

Zaman mısır çarşısında gezerken burnunda saniyelik tatlar bırakan baharat kokuları gibi geçip gidecek. Benim sana geç gelmelerim ciğerini yakan isot kadar sızlayıp geçecek. Kuru meyvelerin nahoş tadı gibi ağızında dolanacak adım sonra bir bakmışsın su beni dilinden temizleyecek. Kahvenin öğütülüşü gibi zahmet isteyecek yoğun kokusu içine oturacak belki ama içtiğinde için ısınacak. Bittiğide telvesi içine oturacak, tadı ağızında bir damla suyla dağılıp kaybolacak.

Uzun zaman oldu biliyorum. İnan bana gelmek beklemekten daha zordu. Sırlarımı açığa çıkarmaya gelmedim, sana her kaldırım taşının ayağımda açtığı yaralardan sızan kanı göstermeye gelmedim, Hasan'ın mirası sırtımdaki kırk kilo tuzu iade etmeye gelmedim. Sana mısır çarşısını hediye etmeye geldim. Adımı alıp, yaralarıma tuz basmayı kabullenip, bekçilerimi kovmak için iznini almaya geldim. Baharatların birbirine karışmış kokularından arınma, sen öyle güzelsin birtanem. Bin bir çeşit halinle, onlara benzersin. Azad et beni sevdiğim! Bu hikayeye bir kahraman lazım, ikimizi de kurtarmak için. Ben çıkıp gideyim ki sen kurtul, budur tek dileğim.

Geri gelmeyeceğim bu bil. Aşkını sırtında taşıyan bir seyyah olacağım. Resminle değil kokunla tarif edeceğim seni ne Leyla'ya benzeyeceksin ne Züleyha'ya. Üzülme sevdiğim, ağlama! Bu hikayede birimiz eksilmeliyiz, yer açmalıyız kahramana. Bil ki, gelmek beklemekten daha zordu, gitmek hepsinden zor. Anla! Seni kaldırımlara emanet ederken arkama bakmanın ne çok acıttığını. Anla! Mısır çarşılarına artık neden uğrayamadığımı...

1.11.10

bu bir pazartesi yazısı...

Bu bir pazartesi yazısı...
Sendromlardan kurtulmaya karar veren birinin hikayesi...
Üç beş gün tüm hüznünü boşaltan gökte açan parlak güneşle gülümseyen bir kızın hikayesi.
Sürekli 'ne işim var benim burada?' diye diye kendini soğuttu hayattan. Biten tüm ümitlerinin yerini doldurmak için çabalarken yıllarca hiç etrafına bakmadan yaşadı. Şimdi evden uzakta bir ayını geçirdi. Git-gelleri oluyor denizler gibi ama artık şikayetçi değil çünkü denize uzak değil. Karada cılız bir su birikintisi gibi hissediyordu kendini. 'Herkes gitti ben burada kaldım' diye hayıflanıyordu sürekli. Daha iyi anlıyor göğsünün sıkışmalarını şimdi şimdi. Derin derin içine çektiği nefesleri yeni yeni dolduruyor göğüs kafesini. Herşeyi yamalı herşeyi eksik yine yavaş yavaş tamamlayacak herşeyini. Artık bıraktı yerini doldurmayı eski ümitlerinin yeni ümitler yetiştiriyor mavi mavi. Saksı çiçeği aldı evden uzaktaki ilk gününde suyunu eksik etmiyor güneşini de.
Pazartesileri diyete başlama günüdür salı bırakma, pazartesiler kasvet doludur, artık değil. Dışarıda güneş parlıyor kasımın ilk günü, sarı sarı yapraklar var yerlerde. Yıllarca hapsolduğunu hissederek yaşadı şehrinde şimdi bu şehir onu çağırıyor kendi dilinde. Çamlıca'dan bakınca ikindi ezanı vaktinde ne kadar masum bu şehir ne kadar sakin uyumlu ve narin belki de içindeki karmaşayı gizlercesine çekmiş mavileri yeşilleri üstüne. 'Bana benziyor İstanbul' demeye başlıyorum gitgide. Baş ağrılarım geçmiyor hala çatışıyor içimdeki duygular, kararlar. Hani cesaretim nerde? Herşeyi yapabilir gibi hissetsem de içimdeki ağırlığı sürüklüyorum hala her gittiğim yere. Denize dökmek için geldim tüm biriktirdiklerimi oysa ben. Ona zarar vermek için değil onunla çoğalmak için geldim ben. Görmeden sahip olmadan özlediğim denize kavuşmak için geldim ben.

bu bir pazartesi yazısı...
tüm sendromlardan kurtularak gönlünü açan güneşle ısıtarak gülümsemenin başlangıcı. sweet november'ı hatırlayıp hüzünlü gülümsemelerin etrafını sardıkça arınıp güzelliklere inanmanın başlangıcı.
Çatışan herşeye inat yeniden başlangıcın yorgun savaşçılarına armağanı ;)

28.10.10

acaba

Saatler süren baş ağrılarından kurtulamıyor günlerdir. Işıkları söndürüyor, ses çıkarmıyorum. Uzanıyor şöyle dinlenmek için tam dalacakken senli bir rüyaya sıçrıyor sırtında korkunç bir sızıyla. Kalbi unutmaya çalışsa da bedeni unutmuyor bıraktığın izleri. Gözleri yanıyor her açtığında ağlamaktan kızarmış, şiş, daha kırkına gelmeden altlarında oluşan mor halkalarıyla. Senli hayallerinden hala vazgeçmiş değil, döneceğini ümid ediyor belki kim bilir?

"Unut onu!" diyemiyorum bile, dilim varmıyor benim bile gözümün önünden gitmiyor. Onu anlayamasam bile ben ne çektiğimi biliyorum. Tüm kemiklerimi kırmışlar gibi ağrıyor bedenim, her adım attığımda sanki sana çıkıyor tüm dönemeçlerim. Elinde pasta tabağı çıkacaksın sanki karşıma "Bir tadına baksana!" diyeceksin. Yatarken soluma dönemiyorum, eskiden resminin durduğu şifonyerde şimdi kasvetli bir saat var. Tıklıyor süreklisensiz geçen dakikaları kakar gibi başıma. Dalyan gibi oğlumun yanında sırma saçlı kızım diye severdim ya seni, nasıl kabullenirim çekip gidişini. Gitmekle herşey düzeldi mi? Gitmesen düzelir miydi ki?

Oğlum gözlerini kapıyor sürekli derin düşüncelere dalıyor sanıyorum ama hep aynı yerde takılıyor. Bazen adını sayıklıyor, rüyasında bile sinirlenip çırpınmaya başlıyor. Sırt üstü yatamıyor acısı batıyor canına düşünemiyor seni tek başına. Burada soğudu havalar, bir kazak giydiremiyorum sırtına seni düşünüyor "Ya O da üşüyorsa!" Beni üzmemek için oturuyor masaya gözleri hep senin tabağında. Benimse düğüm düğüm lokmalar bağazımda, sana biriktiriyorum sanki her lokmamı. Her sözümü sakınıyorum, sen gelince anlatıcam diye toparlıyorum tüm laflarımı. Odana giriyorum ara sıra acımı yokluyorum duruyor mu diye yerinde hala. "Affet!" diye gelirsen kapıma ne yaparım diye düşünüyorum.

Hayata devam etmek ne kadar zor senden kopanlar ardından. Eminim çok düşünmüşsündür bunu, hatta uzaklardan izliyor bile olabilirsin bizi. Ya da ben öyle olmasını ümid ediyorumdur belki. Uzun zaman geçti gidişinin üstünden dünya dönüyormuş sen dönmeden. Aldım karşıma oğlumu "Unut!" dedim bu sefer.
"Nasıl?" dedi. "Öyle bir yere gitmem lazım ki orada güneş olmasın. Öyle bir yer olmalı ki adında Onun harfleri geçmesin. Öyle bir yer ki hiç keman sesi duyulmasın ya da kimse dans etmesin. Kimsenin Onu hatırlatmayacağı bir yeri nasıl bulabilirim ki? Onun gidişinin ardından gitmek Onu aramaktan farksız. Burada yaşamak Onu beklemekden ibaret. Lalelerin bitmediği bir ülkeye gitmem lazım kokusunu hatırlamamam için. Saçlarını unutmak için kutuplardaki gibi hep gece olmalı. Sesini unutmak için hiç bir kız çocuğunun konuşmaması gerek mesela.Gözlerini unutmak için toprağı hiç görmemem gerek. Nasıl unutayım anne? Sana beni unutmanı söyleseler unutabilir misin? Hiç oyuncak bir ayının olmadığı bir kasaba biliyor musun? Balonların uçmadığı, hiç kaydırağın olmadığı bir yer düşün. Gelişi bile Onun gidişini unutturamaz anne, gelişi bile."

Büyük acıların size geleceğini garip bir şekilde hissedersiniz. O da hissetmişti, o gece seninle uyumak istemişti. "Koca kız oldum baba!" diyerek istememiştin. Tüm duvarlarda resmin var artık, çok ünlüsün buralarda ünlü olmak için çıkıp gittiğin bu kasabada. Herkes seni arıyor sense hala hangi hayalinin peşindesin acaba?

21.10.10

siyah duvar

hava beklediğinden sıcak, otobüsün ufacık camından sızan havayı derin derin içine çekiyor. eli kolu dolu belli ki bir yerde yetişecek birsürü işi var. tam da otobüse binilecek saat ha! tıklım tıklım akraba olduk resmen hanım ablayla. iner inmez ilk iş ceketi çıkarıyor elinde taşınacak bir yük daha. düşünceli halinden anlıyorsun omuzlarında taşıdığı yük bile kafasındaki sorular kadar ağır gelmiyor ona değil ki elindeki üç beş kitabı dert etsin kendine. otobüsten berbaer indiği çifti arıyor gözleri baya öndeler ondan yanındaydılar iki dakika önce oysaki. onların mı acelesi var yoksa ben mi yürümüyorum diye düşünüyor. tuğlalarla örülü uzun bir yol yürüdüğü, girintili çıkıntılı tuğlaları inceliyor yapacaklarını sıraya koyar gibi kafasını sallıyor arada bir ama aslında hiç birşey düşünmüyor. düşüncelerini bile kendine bağlayamıyor. önünden geçtiği dışındaki oymalara hayran olduğumuz içi boş köhne diye tabir ettiğimiz yapılara benzetiyor kendini. geçmişi iyon usulü sütünlarını oluşturuyor. oyma başlıklı kapıları var yüreğinin üzerinde milyonlarca kilit asılı olan. saat kuleleri var dönüm noktalarında durmuş ne kadar süslü olsa da onu korkutan. bahçe duvarları var yürüdüğü yolun sağ tarafındaki gibi boyu dağları aşan simsiyah taştan kalın duvarları var. duvarların ardındaki bahçeyi o bile göremiyor. sanki onları birbir sayar gibi itinayla tuğlaların üzerine basa basa ilerliyor. yanındaki çift öpüşe koklaşa yolun aydınlık kısmına geçtiler bile o hala köhne binaları düşünüyor. kendini birçok şeye benzetse de hiçliği kendini sürekli yenilemeye çalışmasıyla eş tuttuğundan ya da bunun işin iyi yanı olarak gördüğünden daha çok tercih ediyor. öz geçmişi kalabalık yükü ağır yüreği ağır hayatın eşiğinde duvarları kalın basamakları dik bir adam. yürüdüğü yolu sevmeye başlıyor. gerçi sevmenin ne demek olduğuna verdiği anlam onu yine rahatsız ediyor evirip çevirdiği her bir kelime her kullanışında çözdüğü bir bulmacayı baştan karıştırmak gibi geliyor ona. sonbaharın habercisi sarı yapraklar var tuğlaların üzerine çıkardıkları hışırtı hoşuna gidiyor. tüm bağlarını kopartmış rengini bile değiştirmiş sisteme uyumsağlasa bile hala kişiliğini koruyan bir yaprak işte o da bir hiç şuanda. siyah uzun geniş büyük duvarın üzerinde tek bir çizik yok sanki. tüm duvarlarda gördüğü afişler grafittiler neden bu duvarda yok bu bile onun bu farklılığı sevebilme ihtimalini güçlendiriyor. oymalı duvarları olan hayranlıkla seyrettiğimiz sonra terk ettiğimiz o büyük yapıların bu siyah duvardan farkı ne? onlara duyduğumuz sevgi olağansa duvarı sevmek neden bir sorun oluşturuyor ki düşününce? elindeki boşetlere uğraşıyor herhan tüm düşünceleri yere saçılacakmış gibi gittikçe yavaşlayan bir tempoyla yürüyor. yanından geçip gidenlerin hayata dair kazandıkları dakikaları hesaplarsa kendi kayıbı daha çok artıyor. ayağından geldiği ölçüde O dayürüyor işte onu fişekleyecek bir nedeni yok belki. hem açıklama yapmak zorunda mı herkese? durmak istese de duramıyor yol ilerledikçe o da ilerliyor gelişi güzel kararlar veriyor yolun bitiminde. siyah duvarın tuğladan kaldırımların etrafından kalkmasıyla ona hiçliğini hatırlatan sarı yapraklardan arındığında sistemin içinde sağdan ya da soldan gitmenin gideceğin yere varmak sonucuna ulaştığın takdirde bir önemi olmadığını düşünerek arıyor adımlarını. hatası işte burda zaten. sola dönüşün akışkan olduğu kavşakta yaya geçitinin önünden geçmeye çalışmak karşıya. şimdi tüm düşünceleri yere saşıldı işte. elinde tuttuğu ceketini biri kaptı kaçtı, trafik bir yandan felç bir yandan akmaya devam etti hayat gibi. elinde taşıdığı tüm kitaplara aldığı notların onun için anlamını yitirmesi onun sisteme yanlış hattan uyum sağlamaya çalışmasıyla aynı ana denk geldi. omuzundaki yükte kafasında tuttamadığı herşeyle beraber asvalta serildi. renklendirilmiş bir düşünce sergisi gibi hayretle izlerdiler etraftakiler duyulana kadar sirenler. hayatı çözmeye çalışırken sevgiyi anlamlandırmanın siyah bir duvarla eş tutulabileceğini düşünecek kadar karamsarlaşmıştı ama sevgiyi hala düşünebildiğine göre hala umut vardı...

19.10.10

Kaza ve Kader

eskiden hergün çıktığım yokuşlardan birinin başlangıcındayım
yer azcık kaygan çisildeyen yağmurun etkiyle
ayağım gaza yükleniyor yokuşun dikliğiyle orantılı
önümde gri bir araba direksyonu sola kırıyor yanmadan sinyal lambası
elim tüm gücüyle kornaya basıyor ayağım aynı oranda frene
kadın dönmüş bana bakıyor çekilsene yoldan be!
sağ farımla sol arka kapısını işaretliyorum gri arabanın
içimde ard arda gelen yanlışlıklarla büyüyen bir öfke
ne oldu bugün böyle!

*****

uyandım sabah mahmur bir pazar işte...
http://sularkralicesi.blogspot.com/2010/09/mahmur-bir-pazar.html
güzel ve uzun bir kahvaltı yaptım ailemle
yağmur serpiştiriyor dışarıda kuru memleketler için büyük nimet
ufacık bir ara bile iyi geliyor insana onca hengame arasında
uzaklaşmak en doğru açıyı seçtiriyor size
hayata bakarken eğilip bükülmüyorsun böylece
bir fotoğraf çerçevesine yıllar sonra baktığında
gerçekten mutlu olduğu görmek için yapay gülüşler yerine
*****

derin bir nefes çektim içime
"sinyal versene!" diye bağırıyorum "ben verdiğimi sanıyordum" diyor
ee hani nerde sarı ışık hani nerde ben mi görmedim acep
yanımızdan arabalar geçiyor başıma bir iki damla yağmur düşüyor
kadının yanındaki adam ellerini kavuşturmuş sanki film izliyor
tamam çok heyecana gerek yok ama bu sakinlik beni çıldırtıyor
derin bir nefes daha
ancak oksijen temizler beynimin kıvrımlarını ki düşünebileyim rahatça
*****

sanal alemin yapaylığında gezinirken ben
evde bir koşturmaca var öğleye doğru
telefon çalıyor babam giymiş koyu renkleri babannem vahlıyor
Rabbim yanına almış birisini ardında kalanların canı yanmış
bizimkiler ardından dua etmeye gidiyor
kardeşim hazırlanıyor öğrenci milletinin koşuşturmacası bitmiyor
ıslanmasın yavrucak durağa kadar bırakalım bari
sonra da alışveriş yapıcaz akşama ekmek kalmamış evde
ayakkabılarını giymiş bekliyorlar kapı önünde
arabanın anahtarı yokki hiçbir yerde

*****

bir zincir gibi örülüyor olaylar birkaç dakika içinde
düşünmeye başlıyorum bugündeki terslik ne?
çok bir hasar yok biraz göçük biraz mavi boya gri üzerine
"ben durursunuz sanmıştım" diyor kadın
"e ben frene bastım ama yokuş yukarı hızlanmıştım"
el freni geliyor aklıma neden çekmedim ki o anda?
adam hala süzüyor hasar tespit memuru gibi olayları
yorum yok mimik yok kadın şaşkınlıktan konuşamıyor bile
dedim ben bir yanlışlık var bugünde!

*****

bulamadık anahtarı bir türlü herhalde babam aldı yanlışlıkla
'garajdaki arabayla gidelim' dedim babama kızarak bir taraftan da
kardeşim dedi ki 'gerek yok abla' 'ne olcak ki' dedim 'döneriz 5 dakikaya'
bu arada biraz içerlemiştim babama aceleciliği var üstümde onunda
çıktık evden ufaklık dedi ki 'anayoldan git abla'
dedim ki ' bırakırım arkadan ben seni takılmayalım ışığa'
neyse bıraktık onu otobüs durağına
caddeden gitmeyeyim dedim döneyim şu yokuştan araya

*****

birkaç ay öncesine kadar hergün tırmandığım yokuşta
önümde bir araba sinyal vermeden kırdı direksyonu sola
tüm mahallede yankılandı benim kornanın sesi ama sonuç değişmedi
arabalar şahsen tanıştı biranda renklerinden hediye verdiler birer parça
biraz sinir biraz stres kafamda onca hesapla helalleştik sonunda
*****

devam ettik yola hesaplar dönüyor kafamda
kardeşim diyor ki 'belki nazardı şükür atlattık bu kadarla'
'belki sadaka vermeyi aksattık bu ara şükrünü edemedik hakkıyla eda'
baktım, baktım bu kadar açık bir silsile olabilir ancak karşımda
önce tüm hırsımı kendi kendime söylene söylene babamdan çıkardım
'beni sinirlendirmeseydi, araba arahtarlarını karıştırmasaydı' dedim
sonra 'niye ana yoldan gitmiyorsun derdin ne! ' diye kendime kızdım
bunların hepsi ufak tefek dönemeçlerdi geriye doğru baktığımda
günler önce bir muhabbette söylediğim bir cümle çaktı zihnimde
'ne zaman kaza yaptığımı gördün ki!' demiştim birine
dilinin kurbanı derler böylelerine

Allah müslümanın sözünü doğrular
Kader ne kadar genel yazıldıysa da kafana düşecek birşey varsa düşer
bunun kaya mı toz mu olacağını senin almelin belirler
Kaza kaderinin yolunda birkaç uyarıdır sana
Rabbim sevdiği kuluna böyle bulunur ikazda
umarım bizde dersimizi çıkarır sevdiği kullarından oluruz

apple sahibi Steve Jobs'un Standford mezuniyet konuşmasında söylediği gibi
'ancak geriye bakarak noktaları birleştirebilirsiniz, ileriye bakarak bu mümkün olmaz'
http://www.dailymotion.com/video/x9vsuu_steve-jobs-ac-kal-budala-kal_people

p.s. olaylar tümüyle benim başıma gelmiş olup gerçektir ve 10.10.10 gününde yaşanmıştır...

26.9.10

ay ve kutup yıldızının hikayesi

                     
 ayın güneşe sevdasını bilmeyen yoktur. tüm ışığını güneşe hasretliğinden alır ay.
ona hasreti ne kadar artarsa o kadar parlar geceleri. biz onun her şeklini görsekte o kendini saklar yalnız güneşe. dönüp bakmaz ona bir kere olsun güneşse. yanmanın ne demek olduğunu merak eder ay gizliden gizliye. neden kaçtığını sorar içten içe. oysa o yanmaya çoktan hazırdır bile bile.

kutup yıldızı milyonlarcasından yalnızca biridir özünde ama aslında ondan en çok etkileneni.
aya kendini beğendirebilmek onunda tek derdi. ağladıkça parıldar onun da yüreği. ne kadar soğuk olduğunu düşünür onun yerine üşür. dünya üzerinde görüldüğü her anı aslında onun gerçeğe dönüşen düşüdür.

akşam vakti güneş renklendirirken göğü ezanlar yükselirken semaya görünür yavaş yavaş ayın puslu yüzeyi. sizler arasında devam eder kovalamacasına güneşini. oysa hissedemez yanı başında yanan ateşi.
kutup yıldızı hep kuzeyi gösterir insanlara yoldaş olur ya. yüzünü dönemez bir kez olsun kendi pusulasına;aya.

diğer yıldızlar aşktan uzak, sönük, mat kalsalar da bu yetmez ayın kutup yıldızına bakmasına.
karada gündöndünün güneşe aşkı anlatılır ya göğün gündöndüsü de aydır aslında. içten içe soğur hayattan umutsuzca. gündöndünün dibindeki sarmaşıktır bu hikayede kutup yıldızı da. koşarak yakalayası gelir ayın güneşe her bakışında. aşkın kovalamacası hiç bitmek tükenmek bilmez. sevenin sevilmesi öyle pek sık görülmez. ama aşkın kendisine değer vermek ,aşkın özünü görmek ,aşığın boyu borcudur sevenine.

gökyüzü ne kadar büyükse kutup yıldızı o kadar küçüktür ayın gözünde.
kutup yıldızı ulaşamaz aya ne kadar hızlı ilerlesede, ne de ay güneşe.
güneş sıcağından vazgeçip dönmez yüzünü aya beklemez onu bir saniye de olsa.
düzeni böyledir aşkın ne kovalayanı biter ne kaçanı. bulmakta zordur aşkın özünü arayanı.
aşklar başlar biter ya günümüzde kıyamet denilen zaman gerek bu aşkın bitmesine.
insanların misal alması gereken; tüm bu düzenin aşk üzerine olduğunu bilmektir ezelde.

20.9.10

Şemşiye- 3yaşındaki İrem anlatıyor


şemşiye ne güzel şey...
regarenk bi kere.
panda şeklinde benimki kulakları bile var sallanıyorlar ben döndürdükçe.

şemşiye ne güzel şey...
ama ben yağmuru da çok seviyorum karı da.
annem izin vermiyor babam gelmeden oynamama, hazırlanıp bekliyorum camda.
hava kararıyor yavaşça babam görünüyor kapıda.
hemen yapışıyorum bacaklarına "hadi baba, hadi kar kaçacak"
aslında kar bir yer kaçmaz biliyorum ama ya giderse?
beremi bağlıyor annem sıkı sıkı atkımı da.
pandaya benzedim bende kocamanım baksana.

şemşiye ne güzel şey...
annem çıkıyor dışarı elinde şemşiye lapa lapa düşüyor karlar üstüne...
"bende bakıcam indirsene anne"
yağmur yağdı geçenlerde benim arabamında şemşiyesi var.
yağmur ne güzel tıkırdıyor onun üstünde. dinleye dinleye uyudum bende.
annem çok ıslanmıştı ama şemşiye onu korumadı mı yoksa?
biz ıslanmayalım diye o ıslanıyor ne komik.
mezurayı(metre) kestim diye kızdı annem bana bugün.
saklandım bende açık bıraktıkları şemşiyenin arkasına.
sandım ki annem bulamaz beni orada, korur beni şemşiye.
şemşiye ne güzel şeydi aslında...
görünmez oldum sanmıştım içine kıvrılıp ağlamıştım.
annemi karşımda görünce anladım şemşiye sadece gökyüzü içinmiş.
yukardan düşenlerden saklarmış seni elbiselerin ıslanmasın diye kullanılırmış bi tek,
 yoksa niye dolapta dursun ki hep.
annem çok kızmadı ama küstüm ben şemşiyeye.
hem ben seviyorum ıslanmayı ya da oynamayı suda, kardan adam yapmayı da.
istemiyorum artık şemşiye. o beni saklamadı.
oysa ne güzel şeydi şemşiye...

anladım ki sonunda hiç birşey korumaz bizi yaşamamız gerekenlerden.
hayat bu; ilk sözün "ınga.." sonu "eşşedü ella..."
arasındakilerse imtihan işte elinde olan sadece dua.
şemsiyeler koruyamıyor bizi acılardan, kırgınlıklardan ya da.
ne güzel anlamışım bunu 3 yaşında...

18.9.10

hiç

bilmem tanır mısın beni, 'hiç'im ben; koca bir hiç.

içimden geçip giden herşeyden anılar toplamış hiçbirine ait olamamış biriyim ben.

istekleriyle yaptıkları uyuşmayan, gözlerini kapattığında huzur bulamayanım ben.

şuçlu kim? diye sorarken hep kaçamak cevap verenlerden bir farkım var aslında tek bir suçlunun olmadığını bilecek kadar iyiyim ben.

ben bu hayatı doğru tespitleriyle yanlış yaşayanlardanım ama bir farkım var; ben hep pişman olan tarafım.

pişmanlık sarınca etrafını geçmişle hesaplaşmak alır baya bi zamanını. tek taraflı sorgulamalarda hem yargıçsın hem suçlu hem şikayetçisin hem masum. bu kadar kabalıkken kafanın içi sana yer kalmaz ki. sende 'hiç' olursun yer tutmaz, yok olursun.

hiçlik iyidir bazen her an herşeye dönüşebilir insan. ama dönüşmenin aslını kaybetmek olduğundan şüphelenirim ben.

aslımın tercih edilecek birşey olmadığını düşünsem de aynaya baktığımda özlüyorum çocuk bakışlarımı ben de.

başka birşey olmak ürkütmez beni geri dönüşü olmayan şeyler arasında büyümüş bir kaktüs çiçeğiyim ben.

bir arkadaşım demişti hayatı anlayabiliriz bir kaktüsten, elini direk basarsan üstüne kanatır seni

ama yukarıdan aşşağı yavaşça gezdirirsen dökersin dikenlerini.

ben dikenlerinin kökü içini kanatan bir kaktüsüm yalnış yönlere uzayıp giden.

içindeki çatışmalarda kendini tüketen çöldeki bedeviye kötü şans getiren.

inançlıyım ben. Hakka inanırım! haklı olanın var olduğuna kullar arasında, dinlemezler beni bu çoğunlukla ben olsam da.

'sen demiştin' demezler bana çünkü dinlemezler beni koca bir 'hiç'im ben ya!

hiçlik; içine herşeyi çeken bir girdabın ortasında içi boş bir bavul gibi durmaktır.

can dündar demiş ya 'yalnızlığa alışmalı insan' "bavulları hep dolu olmalı"...

'hiç' olanların doldurdukları bavullar boşalır bir taraftan, gönülleri kabullenmez topladıklarını savurur diğer yandan.

çünkü hayatında yazdır 'hiç' olanın gönlünde kış. yaz uğramaz içine tüyleri diken diken yaşar, kafasının dikine.

gidecek yeri yoktur ki 'hiç' olanın yolculukları hep kafasındadır onun.

O, yani ben, çok severim dağa tırmanmayı boş sokaklarda yürürken.

ben yürürken ıssızdır heryer hayallerime açılır koca bir yer, binalara yansır güneş ışınları ürpertir gün ortasında seher.

hiçbirinin gerçek olmadığını bilerek bunu yapmak 'hiç' eder insanı.

tercihlerini alt alta koyunca ederin sıfır çıkması 'hiç' eder insanı.

bir arpa boyu yol gidememiş olduğu yerde dönmüş durmuş ama ne yolcu olmuş ne yolunu bulmuş ne kalabilmiş ne bir yurdu olmuştur 'hiç' olanın. kafasının içinde çıktığı her yolculuk ona veriri kocaman bir yalancı bir mutluluk.



bilmem tanır mısın beni; 'hiç'im ben...

dışarıdan hayattan transit geçen bir tren gibi dursam da aslında her durakta kasislerle canı çıkan bir eski otobüsüm ben.

herşeyin sonunda omuz silken tarafta benim, ağlayamamanın verdiği boğuklukla yaşayan da.

nazara inanır 'hiç' olan bilir misin? korur kendini sahip olmadığı herşeyini. tahtaya vurur 3 kez, korkuyla gülümser sonra inceler herkesi teker teker. sahip olduğu tek şey yalancı mutluluklarını var olduğu hayalleridir onları yitirmesi gerçekle yüzleşmesidir.

ayna bakar çoğunlukla 'hiç' hissetmemek için kendini. kendi kendine giyinir süslenir gülümser kendine barşımaya çalışır ama nafile.

çok eskilerde bozulmuştur bu pakt, kendiyle çatışmıştır hayat. yansımasıyla anlaşamayan insan gölgesinie sığınır ancak.

'hiç' olmak boş olmayı gerektirmez ama boşluk hissini hiçbir şey geçiremez. ümitleri tükenmese de ümid edilen prens hiç gelmez.

bir kahraman tarafından kurtulmayı beklerken hayatı eşeleyen herşeye yetişen birini görürseniz işte o benim,yani 'hiç'lerden biriyim.

günlük hayatınızda ne kada rçok "hiç" dediğinize bir bakın. aslında beni ne kadar çok anıyorsunuz.

biliyorum içinizde aslında beni çoooook seviyorsunuz.

14.9.10

adı, adı hasandı.

adı, adı hasandı. çarpık bacaklı kara kura bir oğlan çocuğu daha 10-12 yaşı.



adı, adı hasandı nedense hiç ağlamazdı. utanırdı aynaya bakmaktan çünkü ıslahevinden yeni çıkmıştı. gözleri ellerinden daha karaydı yüreği bedeninden daha hapis. parmaklıklar önünden kalkınca kendi boşluğunda tıkılı kaldı. hasandı adı ne kadar dayak yediyse hiç uslanmadı. tuvalette temizledi adam da ama hiç hırsızlık yapmadı. hiç tek çocuk olmadı hep çoğul gezerdi ama yalnız yaşadı. ne kadar kaygan olsa da zemin hep ayakta kaldı, düşerken bile düşmanının gözüne baktı.



adı, adı hasandı. yokluğunu varlığında yaşadı paraya elini sürmeden adam seçti su içti. volta attı ama hiç boşa adım atmadı. çok da konuşmazdı derler ardından. okumazmışta, duydukları yetermiş ona, yetinirmiş o ne kadar yaşadıysa o kadardır hayat aslında. felsefe dediğin beş para etmez çünkü hayat nefes aldığın kadardı dermiş. adı hasandı işte. öylesine bir çocuk yitip giden arka mahallelerin birinde. kimse okumayacak diye hiç yazılmadı bu hikaye. kimse merak etmedi hasan şimdi nerede diye. öldü sandılar ama o zaten doğmamıştı bile. doğmak bir annenin sıcak kucağını bilmekle, bir gün yüzü görmekle. hasan hiç doğmamıştı o yüzden hiç mezarı olmadı.



adı, adı hasandı. kimse onu aramadı ama kimse onu unutamadı. hasan 15 yaşında bir bakkala çıraktı belinde sustalısı kimsenin canını yakmadı. demiştim ya hiç hırsızlık yapmadı çünkü para eline hiç deymedi. sokaklardaki kalabalıkta bir çift göz aradı son nefesini bekleyen tedirgin bir çift göz. ekmek verdiği her eli ezbere bilirdi hasan ona ekmek veren her eli öperdi. ihanetin kol gezdiği sokaklarda adalete inancını yitirmiş bir madur gibiydi. aynaya hiç bakmadı ömründe o yüzden hiç görmedi kendi gözlerindeki tedirginliği.



hasandı adı. hiç kafa kağıdı olmadı o yüzden hiç askere çağırılmadı. o bakkaldan çıkıp gittiği gün 20 yaşındaydı ve etrafı kalabalıktı. sevgiyle sadakati ayıran bir çizgide sevdasına hiç yer bulamadı. ince bir çizgide geçen ömrünü bir sevdayla ucundan yakmayı göze alamayacak kadar korkaktı. zaten gözlerine hiç bakmadı çünkü yalnızken kendini sevmek intihardan farksızdı. fakat sevdalanmak belindeki sustalıyı kalbinde saplı yaşamaktı.



adı, adı hasandı. sevdasına bu dünyada hiç yer bulamadı. kalbi sevda için çok küçük cesareti fazlaydı. karış karış gezdi keni dünyasını derin derin soludu hayatını. sonunda birgün sevdasının gözüde buldu aynasını. kirli ellerini uzatamadı çekemedi aynayı yüzünden. aynı yere bakan iki tedirgin gözle namlunun ucunda sallandı bir süre. kara kura bir oğlandı hasan hiç soyadı olmadı ekmek aldığı elleri ailesi saydı gizliden gizliye. sadık kaldı boşluğundaki karanlığın gizine. kovan yere düştüğünde kısacık hayatıyla oracığa gömüldü etrafındaki kalabalıkla birlikte.



adı, adı hasandı. hayatına sevdayı sığdıramadan bir hikayesi olmadan gitti bu dünyadan. ihaneti kendineydi bir tek, adaletsizliği kendine. çok konuşmadı derler ardından. konuşurlar bazen yalnız yaşadı kalabalık öldü diye. kimse merak etmedi hasan şimdi nerede. paraya deymeyen kapkara elleriyle hiç asılmadı şu dünyanın feleğine. ayağı kaydığında ilk defa bakıyordu sevdiğinin gözlerine. hasandı adı kimsesizliğiyle sevdası bu kadardı. kimseye anlatılmadı ve onu kimse untumadı...

8.9.10

biliyor musun?

Biliyor musun? Doğru; ben anlatmazsam nereden bileceksin! Sen gittikten sonra güneş doğdu mu? Yağmur bu şehri sulara boğdu mu? Ardında bıraktıkların seni bana sordu mu? Ben anlatmazsam nereden bileceksin! Dinlemek ister misin gerçekten, hayat nasıldı sen çekip gitmişken?

Hani mavi gözlerin var ya senin, gökyüzü hiç mavi olmadı bir daha. Rüzgar hiç tatlı tatlı esmedi senin sevdiğin gibi. Hiç sahanda yumurta yapmadım, yatağın sağına hiç kıvrılmadım. Televizyon izlerken uyuya kalmadım, üstümü hep kendim örttüm. Çayı hep iki kişilik demledim ama sevdiğin çiçekli fincanları hiç kullanmadım. Terliklerimi ortalıkta bıraktım kimsenin ayağına takılmadı. Köpeği yürüyüşe çıkardım her akşam, dönüşte dondurma isteyen olmadı. Galiba herkes seni sordu bana ama ben kimseyi duymadım. Sesler anlamsızlaşmıştı artık sen şarkı söylemiyordun tüm evren sesini yitirmişti. Tüm İstanbul’lular gibi sırtımı verdim denize kızdığını bile bile. Komşulara gülümsedim hatta alışveriş yaptım Sevinç teyzeye. Sırtımı sıvazladı, gözlerinden yaş süzüldü. Parkta Engin’e rastladım gölgeyle oynadılar sana sarılırmış gibi sarıldı bana sonra neden bilmiyorum. Havalar hep kapalıydı ama hiç yağmur yağmadı iyi ki yoktun buralarda. Dayanılmaz sıcaklar geldi iyi ki yoktun buralarda. Kar bastırdı geçenlerde melekler konmadı bu sefer pencereye iyi ki yoktun. Kimse kardan adam yapmadı sen yoksun diye. Hemen kürüdüler yollardaki karları korkma! Hiç kaza olmadı. Sen gittikten sonra buraları hiç afet vurmadı Allah’tan. Çünkü kimse daha senin gidişini atlatamadı. Saçların gibi sarı değilmiş artık başaklar haberlerde alt yazı geçtiler. Leylaklar da tükenmiş artık kimse yetiştiremezmiş çünkü tohumların sırrını çalmışlar. Artık açılmayacakmış o çok sevdiğin fuarlar. Kitaplar sadece internetten sipariş edilebilecekmiş hepsi depolarda çürüyecekmiş iyi ki yoktun. Sen gittikten sonra kareli gömleğimi hiç giymedim. Çoraplarımın teklerini hiç kaybetmedim. Ekmeğin ağzını açık bırakmadım. Işıkları kapatmayı unutmadım. Hiç sinemaya gitmedim yalnız gitmeyi sevmediğimden değil hiç güzel film gelmedi iyi ki yoktun. Arkadaşlarımla görüştüm, kamp yaptım. Bir türlü bitiremediğim kitap vardı ya inanmayacaksın ama bitirdim. Bahçede domates yetiştirmeye başladım. Ama hava şartlarından dolayı hep yeşil kalıyorlar. Bundan pek hoşlanmayacaksın ama bol bol futbol oynadım, sağ bileğimi üç ay önce sakatladım hala sızlıyor. Ama asıl sızlayan ne biliyor musun? Doğru nereden bileceksin, buralara hiç uğraşmıyorsun ki.

Asıl sızlayan şey geçmişle şuan arasına sıkışmış olan kalbim. Sen gittikten sonra nefes alıp vermek zor olmadı; yürümek, yemek yemek, gülümsemek. Hiç biri zor değildi. Zor olan uyumaktı o yatağa yalnız girmek. Zor olan ağlamaktı senin üzüleceğini bilerek. Zor olan senin toprağın altında olduğunu bilerek toprağın üstünde kalabilmekti. Belki bu yazdıklarımın hepsi var oldu belki de hiç biri. İşin asıl sen gittikten sonra olanlar hiç ilgilendirmiyor beni. Sırf sen istedin diye nefes alıyorum, hayat seninle beraber yumdu gözlerini. Renkler seninle berber silindi. Artık kim ispatlayabilir ki gökyüzü mavi mi değil mi? Toprak seninle sevgi doldu artık dünyaya gelen herhangi bir bebek nasıl gülebilir ki? Artık leylaklar bitmiyor toprakta çünkü tüm güzellikler seninle dünyayı terk etti. Bulutların şekilleri bile aynı artık kimse merak etmiyor bulutlarım şeklini. Artık Leman Sam şarkı söylemiyor, artık hiçbir yerde caz dinlenmiyor. Artık yaşamak her insanın taşıması gereken bir yük sadece. Artık dünya duracağı günü bekliyor.

Bunların hepsi yalan olsa da tek gerçek var hayatım; sen yoksun. Seni özlemek nasıldır biliyor musun? Ben yeni öğrendim, iyi ki yoksun yoksa çok üzülürdün. Bisiklete binip yokuş aşağı gidememek gibi her yer yokuş sanki. Hani o sevdiğin şekerlemeler var ya onları tüm marketlerde arayıp bulamamak gibi. Senden ayrı kalmak kışı özlemek gibi o çok severek aldığın kazağı hiç giyemeyeceğini bilerek dolapta bekletip her gün denemek gibi. Televizyonda beklediğin bir filmi yayınlamamaları gibi. Günün her anını sayıp geceyi getirememek gibi. Hani senin her şeye bulduğun çözümlerden yoksun yaşamak gibi. Aşkım buna da bir çözüm bulmalısın. Sensiz nasıl yaşanır biliyor musun?

14.8.10

siyah beyaz

siyah beyaz fotoğraflardan kalma hüzünleri aşılıyor gece ruhuma.
Yaşar'ın buğulu sesine karışıyor bunaltıcı sıcağın arasından sıyrılıp gelen hava.
derin bir nefesle, yoldayım işte. hayallerimde kapılar açılıyor bir bir sana.
ne kadar hissetsem de yazamıyorum işte kesiliyor soluğum yolun ortasında.
parmaklarım dolanıyor birbirine, düşünceler yolumu kesiyor,
kelimelerimi çalıyor yankesiciler; dilsiz, sevgisiz ufak bir çocuk oluyorum.
yitiyorum karanlıkalar ortasında, eriyorum cümle sonlarında,
yokluğum farkedilmiyor okuyanım olmadığından.
ufacık bir ışığa muhtaç bir sefil oluyorum siyahın beyazla savaşında.
gecenin en mükemmel anında tükeniyor gücüm,
ta en başından savaşın tarafı değil ama mağlubuyum.
geçmişten koparken sıyrılamıyorsun hatıraların yükünden,
beyninde gezinen binlerce düşünce sorgulamadan yargılıyor seni,
kelimelerin çalındığından dilsizsin, söz hakkın yok bu mahkemede senin!
infazın gün gibi ortada, sonun doğru ışıksız dar kuyuların dibinde müebbete,
oysa hayallerinde açılan kapılardan sızan sisti seni sürükleyen bu denize.
o aşık olduğun uzak denizlerdi seni koparıp atan, buydu değil mi sana en çok koyan?
gerçekleşmeyen bir hayalin peşini bırakmaktı en ağırı yüklerin,
asıl buydu acıtan; esiri olmak sürekli içinde yanıp duran ateşin.

gecenin sana yaptığına bir bak;
yokluğun içinde kaybolmuş dilsiz bir çocuksun.
siyahla beyazın kavgasında taraf olmadan mağlubsun,
tüm bu hararetin arasından sıyrılıp geçen esintiye vurgunsun.
seni yutan denizi bulmak için adımlıyorsun karış karış hayallerini,
el yordamıyla, tam bir kör gibi arıyorsun kaybolmuş seni...