21.8.14

Müslümanca Duruş


Yapay acılar çeken modern zaman Müslümanlığımızın kulağını çeken üstadlardan yoksunuz. Tabiri caiz ise yitik bir nesiliz biz. Nuri Pakdil’in “Klas Duruş”undan nasibimizi alamadık. Rasim Özdenören’in “Müslümanca Yaşamak” kitabını günlerce yanımızda dolaştıramadık. Vampir, büyücü, kurtadam, cadı, hobbit, elf, cüce gibi mistik hikayelerin kurgularında kaybolduk. İlmihal okumak, fıkıh bilgilerini öğrenip bizi içten dışa kuşatan İslamiyetin esaslarını öğrenmek yerine olmayan dünyaların hülyasında gezindik. Yaşadığımız şehrin büyüklerinden dua almak yerine stres atmak için sinemalarda, adrenalin yükselten parklarda zaman geçirdik.

Önüne sınavlar dizilerek dizginleri okula bağlanmış çocuklarız biz. Tabiri caiz ise toplu sınavlar nesliyiz biz. Dinlediğimiz kadarıyla anne babalarımızın çektiği sıkıntıların, tarih kitaplarından okumanın yerine dizilerden izlediğimiz darbeli dönemlerin tozu var yalnız üstümüzde. Kırklı yaşlarındakilerin canhıraş şekilde ettiği şükürlerin yanına ekledikleri “Allah bir daha göstermesin!” dualarını anlayamayız. Klişeleşmiş cümlelere saplanıp kalmışız; sürekli kınıyoruz, kabul edilemez diyoruz, bu kadarı da fazla, bir dur demek lazım diyoruz, demekle kalıyoruz.

Kendimizi donatamadığımız Müslümanlığın televizyon programlarında yaşam felsefesi, iyi niyet formülü olarak yayılmasını izliyoruz. Tabiri caiz ise ekran nesliyiz biz. İçi boş hikayeleri değiştiğimiz menkıbelerin verdiği derslerden sınıfta kaldık. Umudunu bize bağlamış büyüklerimizin kendi hayatlarında ayakta durabilmek için edindiği tüm bilgiler bir tuş uzağımızda ama aklımızda hiç yerleri yok. Cumaları namaza gitmekten, kandillerde mevlüd dinlemekten öteye giden hiçbir ibadetin günlük hayatımızdaki yeri sabit değil. İslamiyet denizinden kovulmuş karada alabora oluyoruz.

Kutsal mekanlarımız müze oluyor, camekanlar arkasından bakıyoruz “kutsal”ımıza. Tabiri caiz ise kültür nesliyiz biz. Kültür turları düzenleniyor Yemen’e, Halep’e, Endülüs’e, Hindistan’a ve işgal altındaki ilk mescidimiz Aksa’ya; Kudüs’e… Gezelim görelim programlarında öğreniyoruz devasa kapıların mermerlerine işlenen duaları. Biz bizi tanımazken yabancı kültürler tanımaya heves ediyoruz. Etrafımızdaki kalabalıklara baka baka geziniyoruz İslamiyetin köklerini saklayan diyarları. Hiç aklımıza gelmiyor özümüzle aramıza çektiğimiz camekanların kutsalımızı korumaktan ziyade bizi uzak tutmaya yaradığı.

Kendini eleştirmek kolay…

Şu yazdıklarımı okuyan herkes hafiften vahlanarak onaylayacaktır. Özeleştirimizi yaptığımıza göre artık hayatımıza geri dönebiliriz. Hiçbir değişiklik yapmaya ihtiyaç duymadan söylene söylene yaşıyoruz. Kendimizi temize çekip sonra da köşeye çekiliyoruz. Oysa apaçık bir yükseliş var dünyada. Ruhları sıkışan zalimlerin bomba olarak etrafa saçtığı bir öfke var. Tohumları, o okumaya erindiğimiz tarih sayfalarında atılmış, Türkiye’yi girdaplara sokup çıkaran, her başını doğrulttuğunda ayağına taş koyan bir öfke. Şimdi önündeki taşları temizlerken kaybolan değil o taşlarla yükselen bir Türkiye var. Hatta başını öyle bir kaldırdı ki artık etrafına bakabiliyor. El uzatılmasını bekleyenlere bakıp başını çevirmek yerine kucak açıyor.

Peki onlarca yıldır yükselen zalimler Müslümanları mazlum hale sokarken kendi girdaplarıyla uğraşan bizler şimdi ne yapıyoruz? Neyi farklı yapıyoruz? Biz, bizden öncekilerin anlattığı yaşanmışlıkların tozundan silkelenmek için çırpınırken, mazlumların kanları sıçrıyor üstümüze. Bizden sonrakilere bıraktığımız şeyin tozdan daha ağır olacağından korkmuyor muyuz? “Hesap günü var!” “Zalimler için yaşasın cehennem!” diye slogan atıyoruz. Yüreğimiz soğuyor mu? İçimizde bizi baltalayan bir his var. Yaşayışımızı hissiyatımıza göre şekillendirmediğimiz için bizi cezalandıran bir ruh var.

Hangimizin başı Gazze’de elinde kendi boyu kadar tüfek olan İsrail askerine çıkışan çocuklar kadar dik? Hangimiz elleri bağlanıp suya atılan Uygur Türkü çocukları kadar cesaretle haykırıyor Müslümanlığını? Hangimiz her an yenisi bulunacak diye korku ve ümidi kursağında bekleten Bosnalılar kadar savunabiliyoruz teslimiyeti? Hangimiz Somali’de bir yudum su için üç gün yürüyen teyze kadar sadığız namazımıza?

Yitik bir nesliz biz tabiri caiz ise...

Görüp ibret almayan, görüp karşı durmayan, görüp feryad etmeyen, görüpte yalnız suçlamakla yetinen yitik bir nesliz. Onurumuzla itiraz etmeyi beceremeyip holiganlığa döküyoruz. Neden? Çünkü biz kendimizi İslamiyetle donatmak yerine bizi sindirmeye çalışanlarla uyumlu olmaya çalıştık. Biz, kendimizi Ehli Sünnet itikadı üzerine yetiştirmek yerine  “dedem hacı” gösterişleriyle yetindik. Biz, kendimizi esen yelden sakınırken zalimler saldırmak için ilim başlığında bahaneler topladı. Toprağımızdan, adetlerimizden, aile düzenimizden, yaşam şartlarımızdan yani şah damarımızdan etti bizi. Onca kurgulanmış, çoğu umduklarından daha yüksek başarı sağlamış zehirlere rağmen, hala içimizde sürüklenip gitmeye direnen bir his var. İşte biz yitikliğimizden sıyrılırsak, ancak bu hisle sıyrılacağız. Ancak aklımıza yatmayan düzenin dışına çıkabildiğimiz an, suretimizdeki çarpıklığın farkına varacağız.

Hesap günü yalnızca zalimler için dehşetli değil. Biz Müslümanların onlardan çok daha fazla korkması gerekiyor. Biz “bilmiyordum” diyemeyeceğiz, “bana kimse öğretmedi” diye yakınamayacağız. Elimizin altında her şey, gözümüzün önünde. Zalimle karşılaşanların imtihanı çok çetin olduğu halde onlar İslamiyetten vazgeçmezken, zulme uğrayan Müslüman kardeşini gören bizler imtihanımızı nasıl vereceğiz? Onlar “Bizim için üzülmeyin! Nefesimizin sonuna kadar Hakkı söyleyeceğiz, ölürsek de şehit olarak Rabbimize kavuşacağız!” derken, “hacı dede”lerimiz lal olmuş dillerimizi yanmaktan kurtaracak mı hesap günü?
 
 
 
 

Peki ya “Müslümanca Duruş” ne demek?  Bize Türk adetleriyle harmanlanarak aktarılmış, ayıp olur diye öğretilmiş, günü atlatmak için okutulmuş her İslami bilginin özüne dönmek demek. Yani aslımızla suretimizi kavuşturmak demek. Edebiyatımızın gözler dolduran, yürekleri sızlatan yürekli şairi Mehmet Akif’in, hasreti acıtan, her cümlesi güç katan kalemi Necip Fazıl’ın ahını yerde bırakmamak demek. Akif İnan’ın dizelerinden Kudüs’e uzanan eli tutmak demek.  Selahaddin Eyyübi’nin, Abdülhamit Han Hazretleri’nin mirasını sahiplenmek demek. İçten dışa ömrümüzün her nefesini kuşatan İslamiyetle sarmalanmak demek.

Önce her adımda Bismillahirrahmanirrahim demeyi öğreneceğiz yeniden. Abdestin farzlarından başlayacağız fıkıh bilgilerini öğrenmeye. Yunus Emre’nin ilahilerindeki manayı onlarca sene dümdüz kestiği odunlardan öğreneceğiz. Bir hadisi şerifin müjdesine  kavuşabilmek için bedeninin yaşını dinlemeyip İstanbul surlarına dayanan Eyüp Sultan Hazretleri’nin şevkini bulacağız içimizde. Bey ve Şira yani alışveriş bilgilerindeki İslami inceliği katacağız her işimize. Kerahat vakti mahmurluğundan, sabah namazını kaçırmaktan, İslami değerleri hiçe sayan işleri övmekten, gıybet etmekten, yemeği pişirirken Liilafi okumayı unutmaktan, komşu hakkını umursamamaktan, her işe omuz çekmekten kurtulacağız.

Sonra en başta bizi baltalayan, aklımızı kurcalayan her şeye tekrar bakacağız. Zaten arındığımız zehir berrak sudaki balçık gibi kendini gösterecektir. Olduğumuz yerden ona bağırmak, onu suçlamak yerine gireceğiz suya. Tüm Müslümanlık bu balçıktan arınana kadar temizlemeye, temizleyene el vermeye, suyu berrak tutmaya devam edeceğiz. Kalbimizle buğz ettiğimiz, sloganlar atıp evimize döndüğümüz, söylenip söylenip değiştirmediğimiz her şeyin karşısına dikileceğiz.

Kendimizle yüzleşebilirsek Gazze’de elindeki bayram harçlığıyla şehadete kavuşan çocuğun yüzüne bakmaya cesaretimiz olur. Kendimizle yüzleşebilirsek açlıkla sınanan beldelerde çocuklarına orucu öğretmeye çalışan annelerin sırtında bir el de biz olabiliriz. Kendimizle yüzleşirsek bizimle uyumlu görünüp sonra çarpık fikirlerini empoze eden, “hoşgörü”yü bize öğretmeye kalkanlara karşı durabiliriz. Müslümanca Duruş’u ancak kendimizle yüzleşirsek sahiplenebiliriz. Eleştirdiğimiz benliğimizle sindiğimiz duvarların ardından değil karşısına dikilerek hesap sorarsak ancak Müslümanca Duruş sahibi olabiliriz.

Dünyadaki Müslümanlara el uzatmak ancak onların işgal altındaki vakarlı duruşlarını aynı şekilde cevaplayabilirsek mümkün. Yoksa Arap Baharı ile Rabia meydanından özgürlük için nöbet tutan Mısırlı kardeşlerimizin düştüğü zindanları yıkamayız. Yoksa Hanzala’nın enkazlardan sıyrılmış bir geleceği olacağına düşünemeyiz. Yoksa yoksul halklara yardım ederek ancak yoksulluklarını sürdürmelerini sağlamış oluruz. Yoksa Elhamdülillah Müslümanım derken, Müslümanlığı ezmeye çalışanlara karşı duramadım da demiş oluruz. Yoksa mizanda günahlarımız tartılırken, Allah muhafaza, bir yetimin gözyaşı ile zalimlerin zümresine yazılır adımız.

Kusurlu olan insandır, İslamiyet değil. Fakat Müslüman kusurlarını secde ile örter, sadaka ile saklar. Müslüman baştan başa edeptir. Edep perdesi yırtılmışların vahşet fotoğraflarına bakabilmesi, üçüncü sayfa haberlerini rahatça okuyabilmesi, katletmeyi, hırsızlığı, iftirayı hoşgörmesinde abes bir şey yoktur. Müslüman dediğinizin bunlardan gönlü incinir. Gönlü incinmiş Müslüman da ancak Hz. Ömer gibi hiddetle karşı durur. Müslümanca Duruş sahabe efendilerimizin halleriyle hallenmekle olur. Biz yitik bir nesiliz, ancak kulağımız çekilip te biz kendimizle yüzleşince İslam coğrafyası huzur bulur. Hesap günü boynumuzu eğip mazlum kalmak istemiyorsak, bugün mazlum olan Müslüman kardeşimizin yanında Müslümanca Duruş sergilemeliyiz. Yoksa vay halimize…
 
İrem Özal
Turuncu Dergisi Ağustos 2014
 

1.7.14

Buruk bir Hatıra; BOSNA



Her sokak köşesi hayatın içinde bir dönemeç sanki. gerektiğini haykırıyor bize.  Önünüze tahtadan bir kapı da açılabilir gıcırdayarak, camekan binaların eşiğinden de adım atabilirsiniz. Ama herhalükarda kalbinizi burkan hatıralar arasında yaşamaya alışırsınız. Onca zamandır gitmek istediğim Bosna sonunda buyur etti beni topraklarına. Yokuşları, taşlık sokakları, bol bol akarsuyu ve köprüsüyle, karı yağmuru ve güneşiyle her halini serdi önümüze. Evimden ayrı ama yurduma yakın hissettim şehirlerini adımlarken. 

İlk adresimiz Umut Tüneliydi. Kuşatma altındaki Saraybosna’da bir tek nefes daha alabilmenin umudu olan 800 metrelik tünelin ucu BM’in kontrolündeki havaalanına çıkıyormuş. 1996’da müzeye çevrilen ve sadece 20 metrelik kısmı açık olan tünel, hala o civarda yaşayan bir teyzenin evini vakfetmesiyle iki ucundan 4 ay 4 günde gizlice kazılmış. Saraybosna düşerse Boşnaklar teslim olur düşüncesiyle 1993’den 1995'e kadar susmayan bomba ve mermi sesleriyle kuşatılmış. Tünelin planları ve kullanılan malzemelerin de bulunduğu  müze tarihi unutmamamız gerektiğini haykırıyor bize.



Saraybosna’nın Eski Şehir denilen kısmına doğru yol alırken çevredeki uzun uzun binaların üstünde savaştan kalma kurşun izleri selamlıyor bizleri. Camekanlı alışveriş merkezleri ve plazalar şehrin tarihinden soyutlanmadan yükseliyor sıra sıra. Her köşebaşında bir etrafı çevrili, kırık dökük bir yapı, bir diğerinde ise şehitler için dikilmiş bir anıt var. Önünden tramvay geçen geniş bir meydanın ortasında meşhur sebil çok eski zamanlara açılan bir kapı gibi beliriyor önünüzde. Tahta kepenkli küçüklü büyüklü dükkanlar dolu kocaman bir açık hava çarşısında buluyorsunuz kendinizi; Baş Çarşı’da. Dükkanlar arasında meşhur markaları da tek kapılık, içine iki kişinin sığmayacağı hediyelik eşya satanları da görmek mümkün. Medyanın girişinde bir Türk bakkalı bile bulunuyor. Pastaneler, kafeler, nargileciler, kebapçılar ve tabii ki Boşnak Böreği lokantaları… Saç böreği diyor ordakiler üzerine bizim yoğurt onların ayran dedeiği kıvamda bir sosla sıcak sıcak yeniyor. Bir porsiyonu baya doyurur iki kişiyi. Patateslisi en lezzetlisi benden söylemesi.

Çarşının taş döşemelerinden Sırplar ve Boşnakların olduğu sokaklar ayırt edilebiliyormuş. Ayrışma artık yok dense hatta öyle yaşanmaya çalışılsa bile hafızalarda taptaze. İstanbul’daki Mısır Çarşısı bezneri bir bedesten var çarşının ortasında. Aynı taş yapılanma hatta neredeyse içerideki dükkanlarda satılanlar bile aynı; tişörtler, fularlar, gümüş işlemeler, hediyelikler. Üç kapısı var bedestenin sizi çarşının farklı sokaklarına çıkartan. Sokaklar ferah dükkanların hepsinde başka bir tat var, kimi deri el işlemeleri kimi taze dövülmüş Boşnak kahvesi satıyor. Hatta Semerkand kitapevinin temsilciliğiyle bile karşılaşabilirsiniz. Küçük kafelerde kişiye özel cezvesiyle servis edilen Boşnak kahvesini denemeyi unutmayın, çay isterken Türk çayı diye belirtin. Şeker yerine bal kullanıyorlar bizim damak tadımıza pek uygun değil ama yine de denemedim demeyin. Nargileleri Türkiye’dekilerden daha ağırmış öyle dediler.

Baş Çarşı içerisinden Ferhadiye caddesine doğru yürüdükçe bir Mimar Sinan eseri olan Gazi Hüsev Bey Camii ve Külliyesiyle karşılaşıyorsunuz. Avlusunda kocaman şadırvanı ve uzun ana girişiyle ile görkemli bir giriş sağlıyor size tek katlı cami. Bayanlar girişi Hüsrev Bey’in türbesi tarafında, caminin içi tahta döşemelerinden dolayı her adımınızda sizi takip eden bir ses var. Tavan süslemeleri ve aydınlatmaları çok sade bu yüzden olduğundan daha ferah hissettiriyor. Caminin duvarında iki çeşmeden durmaksızın su akıyor. Konya’dan turla gelen teyzelerin anlattığı rivayete göre sağdakinden içersen oralı biriyle evleniyormuşsun, soldakinden içersen tekrar Saraybosna’ya geliyormuşsun. “Bak ben yine geldim.” diye garantisini bile verdiler. Caddenin karşı tarafındaki külliyenin ana duvarları hala taştan fakat iç kısımları yenilenip cam cepheli modern bir kütüphaneye çevrilmiş. Hemen caminin yanında çarşının orta yerini belirlermişçesine  bir saat kulesi yükseliyor.

Avrupa’nın Kudüs’ü denilen Saraybosna’da üç dinin merkezleri hep yan yana bulunuyor. Ferhadiye caddesinde İsa’nın Kalbi Katedrali ve Ortadoks kilisesinden biraz sonra caddeye adını veren Ferhad Bey Camii bulunuyor. Uzunluğu ve dükkan çeşitliliğiyle İstiklal caddesini andıran Ferhadiye’de Svaroski’den OXXO’ya kadar tüm markalar mevcut. Adını caddenin sonundaki meydanda bulunan 2. Dünya Savaşı şehitlerini anmak için yakılan sönmeyen barış ateşinden alan Vatra özellikle tatlıları ve uygun fiyatlarıyla Türklerin tercihiymiş.

Saraybosna’nın en yüreğinize dokunan kısmı tabi ki Alija İzetbegoviç’in mezarı ve Bosna şehitleri mezarlığı. Başçarşıya sırtınızı verip dik bir yokuş tırmanıyorsunuz. Beyaz beyaz mezar taşları ile dolu kocaman bir meydan, hepsinin üstünde Eş Şehid yazıyor. Çoğunun yanında taze çiçekler var, kiminin üzerine tesbih asılmış rengarenk. Hepsinin ortasında gümüş kubbeli sade bir mezar var; Alija’nın anıt mezarı. 1990 yılında Özerk Cumhuriyet olan Bosna-Hersek’te Demokratik Eylem Partisi’ni kuran Alija seçimi kazanarak Cumurbaşkanı olmuştu. 1992’de işe Bağımsızlığını ilan eden Bosna-Hersek’te Sırplar Müslümanlara karşı savaş açarak sayısı 250.000’i bulan ölümlere, 1 milyonu aşan göçlere sebep olan katliama başladılar. Tüm dünyanın karşılarına dikildiği sırada ayakta kalmaya çalışan Boşnakların Cumhurbaşkanı Alija 1995 yılında dayatılan Dayton Anlaşmasını imzalamak zorunda kaldı. Tüm bu sıkıntılı süreçte halkı için çırpınan, müslümanların bilinçlenmesinin, birlikteliğinin ve direnişin sembolü haline gelen Alija 2003 yılında vefat etti. Alija’nın anıt mezarı yanından yükselen yokuşta TİKA Vakfının binası bulunuyor, keşke daha fazla yanınızda olabilseydik dercesine. Yokuşun tamamını tırmanıyoruz kalan son nefeslerimizle. Eskiden bu tepeden olan Sarı Kale’den birkaç taş parçası kalmış sadece. Gün batıyor Saraybosna üzerinden; biz “önümüzde apaçık bir gerçek olan ölüm, karşımızda her gün yeniden başlayan imtihanımız yaşam. Kıyamete kadar yan yana duracaklar birbirlerini unutturmadan.” diye düşüncelere dalarken şehir yavaş yavaş yeniden aydınlanıyor gece için.


Bosna’da ikinci günümüz istikamet Mostar. Yollar yemyeşil dağlarla kaplı ve hepsinin yanından sular akıyor. Bosna’nın masal şehrinin her yanı taş yapı kaplı, şehrin ortasından geçen nehrin üstünde iki yakaya da hakim duran köprü her zaman ilgi odağı. Köprü etrafında yürümek biraz zor, etrafınızı saran hediyelik eşya dükkanlarının her birinden buyur edici bir ses sizi çağırıyor. Antep bakırcılar çarşısında duyduğum sesin aynısı yankılanıyor bir dükkanda. Hemen içeri daldım ki koskoca bir tepsiye Kanuni’nin kardeşi Hatice Sultan’ın portresini işliyor bir amca. Hemen muhabbete koyulduk; el işçiliği gerektiren her meslek gibi o da “Bir tek ben kaldım, benden sonra bu sanatı yapan kimse kalmayacak.” diye hayıflanıyor. İlk sorduğu soru tabi ki “Türk müsünüz?” evet deyince de başlıyor anlatmaya; “Türkler burada 500 senedir var. Savaşta tüm camilerimizi yıktılar hepsini yeniden yapıyoruz. Onlar kocaman kilise kuleleri dikseler ne fayda bizim için her zaman en üstte ay ve yıldız var.” Allahısmarladık diye uğurlarken “Yine gelin buraya yazın çok güzel olur.” eklemeyi ihmal etmiyor. Akın akın şehrin güzelliğini görmeye gelen turistlerle dolu sokakları Mostar’ın. Şehrin her sokağı bu köprüye çıkıyor, köprü dik, çıkması da inmesi de zor. İki tarafından da deli rüzgarlar esiyor görüp geçirdiği tarihi unutmayıp dimdik kalması gerektiğini hatırlatırcasına. 1566’da yapılmış köprü karşılaştığı onca saldırı sonrasında 2005 yılında sapasağlam Dünya Mirası listesine eklendi.

Bir sonraki durağımız Blagaj. Alperenler Tekkesi’nin başını beklediği Buna Nehri kıyısında sıcacık mercimek çorbası ve taze nehir balığının tadına bakmayı ihmal etmedik tabii ki. Daha sonra uğradığımız sessiz sakin sanatkarların ilham aldığı kasaba Poçitel, taşlarla örülü kentin kalesi eteklerinde İbrahim Paşa Camii önündeki kavakla Osmanlı izlerinin nöbet tutuyor. Ertesi gün yağmur eşliğinde yol aldığımız Travnik ise su etrafına kurulu bir başka kenti Bosna-Hersek’in. 15.yüzyılda yapılmış Osmanlı Kalesinden baktığınızda her bir minarenin ucundan bir diğeri yükselmekte. Kanuni Sultan Süleyman’ın yaptırdığı dikdörtgen yapılı, rengarenk işlemeli camii ve zamanında şehrin vezirler şehri olarak bilinmesini sağlayan medrese şehrin görülmesi gereken mekanlarından. Tüm gördüklerimize sırtımızı yaslayıp dönüyoruz yine Saraybosna’ya.

Kısacık zamanda mesken tuttuğumuz Saraybosna’nın sokaklarını adımlarken karşınıza tarih kitabında fırlamış birçok yapı çıkabiliyor. Latin Köprüsü’nü Saraybosna’nın ortasından geçen Milijacka Nehri üzerindeki diğer köprülerden ayıran şey 1. Dünya Savaşını başlatılan suikastın gerçekleştiği yer olması. Bir diğer farklı köprü ise nehrin karşısında bulunan sanat okuluna geçişi sağlayan okul öğrencilerinin tasarımı modern köprü. Saraybosna Milli Kütüphanesi biz oradayken kapalıydı; 1992 yılında savaş sırasında yakıldıktan sonra geçirdiği yenilemelerin ardından -biz döndükten birkaç hafta sonra- 9 Mayısta görkemli bir ışık gösterisiyle yeniden açıldı. Binanın 19.yüzyılın başlarındaki yapımından itibaren tarihini anlatan ışık şovunu bulup izlemenizi tavsiye ederim. Anne ve Çocuk anıtı tam alışveriş merkezinin karşısında yer alıyor. Savaş sırasında öldürülen çocukların isimlerinin yazılı olduğu silindir şeklindeki levhalarda sanki bizlere durmaksızın devam eden hayat içerisinde onların da bir zamanlar var olduğunu unutmamamızı haykırıyor.

Bosna bana unuttuğumuz birçok şeyi hatırlattı. Yolda yürürken dahi selam vermeyi, Allahaısmarladık demeden ayrılmamayı, hayat dolu her köşede bir acının da bulunduğunu unutmamayı, tamir etmenin yenilemek olmadığını, birlikte yaşarken güvende olmanın ne kadar büyük nimet olduğunu, anlaşmanın yalnızca dille mümkün olmadığını, gülümsemenin birçok kalbin anahtarı olduğunu, savunmanın savaşmak olmadığını, kaçmanın değil karşı durmanın insanlığı canlandıracağını… Biz döndükten hemen sonra bir toplu mezar daha bulundu Bosna’da. Naaşının dahi bulunmadığı onlarca sene vefat eden yakınlarının yasını hayatlarına ilmek ilmek işlemiş onlarca insan geldi gözümün önüne. Bize rehberlik yapan Lejla ve kardeşi Şeyla’nın ailesi herkes sığınacak yer ararken ülkesini savunmak için Bosna’ya geri dönmüş. Lejla bize anıtları anlatırken ailesinin hala o günleri konuşmak istemediğinden söz etmişti, asla unutmadıklarını da ekleyerek. Bosna İslam aleminin parmağına bağladığı kırmızı bir ip olmalı. 2014 Soçi olimpiyatlarına ev sahipliği yapan Bosna’nın gelişmesi dünyada elimizi uzatmamız gereken tüm müslümanları hatırlatmalı bizlere. Tekrarını asla yaşamamak için Alija’ya kulak vermeliyiz; “Hiçkimse intikam peşinde koşmamalı, sadece adaleti aramalıdır. Çünkü intikam sonu olmayan kötülüklerin de kapısını açar. Geçmişi unutmayın ama onunla da yaşamayın.”

Fotoğraflar ve Yazı
İrem Özal
Turuncu Dergisi Mayıs 2014

Fotoğraflara dair notlar:
Kapak fotoğrafı; Blagaj Alperenler Tekkesi
İlk fotoğraf: Mostar Köprüsü
İkinci fotoğraf: Travnik Sultan Süleyman Camii
Üçüncü fotoğraf: Saraybosna ve Mostar arasındaki yolu çevreleyen dağlar ve akarsulardan
Dördüncü fotoğraf: 1- Saraybosna sebili 2-Mostar'daki bakır ustası 3-Alija İzetbegoviç'in Anıt Mezarı
Beşinci fotoğraf: Travnik'teki 15.yy Osmanlı kalesinin pencerelerinden







6.5.14

Sıkı dostlar; çay ve kelimeler

 
 
Edebiyat, hayatı yansıtan kelimelerden ibaret sayılamaz. O; nefes alan, dönüşen, gelişen ve zamanı kendine uyduran bir yaşayıştır. Nasıl ki insanların yalnızlığı kalabalıkları eleştirmekle çoğalıyorsa edebiyatta yalnızlığa yazılmış kelimeler dolusu çığlıkla büyümektedir.
İnsan kendi yalnızlığını şikayet ederken bile başka bir insana ihtiyaç duyar. Değil mi ki edebiyat insanın bir parçasıymışcasına yürür, o da her daim yanında olacak bir yoldaşa ihtiyaç duyar.

İnsanlar hayatta aldığı yolların her bir adımında doğayı, dünyayı, insanları, davranışları, hisleri ama en çok da kendilerini tahlil ederek, yol kenarlarına kelimeler dikmiştir. Her düşünceyi başka bir his izlemiştir ya da her his kendini ifade etmek için bir düşünce oluşturmuştur. Her halükarda insan iletişim için bulduğu her yolu süslemeyi başarmıştır. Fakat ne zaman ki dilinden süzülen kelimeleri kağıtlara dökerek dost edindi, işte o zaman edebiyat; hayatın çoğu insanın gözünden kaçan öz haline açılan büyülü bir pencere oldu…

İster Orhan Veli gibi günlük ve sert bir yansıtışla, ister Virginia Woolf gibi bir tek duygunun binlerce sayfalık sürükleyici tanımıyla, ister Hemingway’in acımasız gerçekleri yüzünüze çarpan hikayeleriyle, isterse Nazım Hikmet’in dönemleri eleştiren görüşleriyle, İskender Pala’nın tarih ile aşkı kavuşturan kurgularıyla olsun isterse.
Hatta asla okunmayacak yazılarla bile olsa hayat tanımlandıkça; biz edebiyatı, edebiyatta bizi yaşatıyor. Eski dönemlerdeki gibi ani Nisan yağmurlarının yüzümüze an be an dokunuşları gibi hissetmiyoruz kelimeleri artık, sağanak yağmur altında kaçışan insanlar gibiyiz edebiyat karşısında.
Herkes söyleyeceği söze bir kafiye, yazdıklarını okuyacak birkaç göz, duyacak birkaç kulak bulabiliyor… Ama artık, ne duyduklarımız ne de gördüklerimiz eskisi gibi hissettirmiyor bize.
 
 
“…Duymadan özgürlüğü

Devrilmiş ağacın boşluğu gibi

Yağarken

Hançer yağmuru

Zehriyle bunca dönekliğin

Bastırıp ellerini

Kardeş yarası almış yüreğine

O barış kavgası

O güzel kurtuluş için

Öpmeliydim saygıyla seni

Söyleyen ağızlara

Kurşun sıkılan

Yüce gerçekler adına.”
Tüm bunları yazdığım anda kitaplığımın raflarında elimi gezidirirken Turgut Çelik’in Gözlerinde Cağlaceviz Acısı adlı ‘Şiirler’ kitabını açtım ve “Yüce Gerçekler Adına” adlı şiiri ile karşılaştım. Daha önce işaretlediğim bu satırlar ne kadar da pürüzsüzce anlatıyor söylediklerimi…

Ne demiştim, edebiyatta bizler gibi yoldaş ister yanına. Pencere önünde bir masa, cama uzanan kiraz dalları, buğulu ya da açık bir gökyüzü, yakın ya da uzak bir su sesi, kuşların akşam ezanı seremonisi, ucu açılmış birkaç kalem, kapağına vurulup aldığın birkaç defter ve daha neler neler…

İnsan en çok bir işe başlarken güvenmek ister hayata, ‘yanındayım’ dercesine sıcak bir el tutmak ister yolun ilk adımlarında. Bir yazıya başlarken de dumanı üstünde ‘sonu güzel olacak’ diyerek tüten bir çay bardağının sıcaklığını hissetmek ister yanında.


Çay; yalnızca bizim kültürümüzde değil her çeşidiyle,her tür toplulukta kendine has bir yer edinmeyi başarmıştır. Bizdeki yeri çok daha halktan, çok daha hayati olsa da kahvenin hayatımızdaki tüm önemli ve keyifli köşelerini kapmasından dolayı biraz tartışmalıdır yeri. Öyle ki kahve
sevmeyenin damak tadından şüphe edilmektedir fakat çayı sevip sevmemeyi sorgulayan yoktur. Çünkü bizde yeni taşınılmış dört duvar bile eğer perdesi takılı ve çaydanlığın altı kaynıyorsa; orası evdir.

Aşık Veysel’in olduğu söylenen şu söz de tüm bu tespitleri haklı çıkartıyor;
 
 
 
“Benim sana verebileceğim çok bir şey yok aslında…

Çay var içersen,

Ben var seversen,

Yol var gidersen…”
 
 
Kelimelerin elini sımsıkı tutup onlarca kitabın sponsorluğunu yapan da çaydır. Yanında tatlı ya da tuzluyla, sabah kahvaltıda ya da gecenin yarısında, büyüğünden küçüğüne, kalabalığından yalnızına, çay kelimelerimiz gibi her daim yanımızdadır. Seçtiğimiz bardaktan koyu ya da açık içtiğimize, içiş şeklimizden kaç bardak içtiğimize kadar her haliyle bizi yansıtır çay.

Üzerine bu kadar yük yüklemek haksızlık belki ama dost dediğiniz de her türlü yükünüzü taşıyan değil midir? Edebiyat, dolambaçlı yollardan, başkasının ağızından ya da dümdüz hiç gocunmadan sırlarımızı döktüğümüzdür. Çay ise tüm bunları anlatırken elimizden tutup bizi cesaretlendiren dostumuz.

Çay bize bu kadar yakınken günlük hayatımızı paylaştığımız teknolojik dünyanın bundan etkilenmemesi düşünülemez tabii ki. “Çay edebiyatı” diye bir şey mevcut mesela.
Çaya Püsküvüt Banan Adam mahlaslı bir arkadaşımın seçimlerden etkilenerek kurduğu Çay Partisi bile var. Basit hayatları fantastik kurguyla birleştirerek bizlerin yerine hayatı sorgulayan Leyla ile Mecnun adlı dizide yaptıkları “Çayın kalabalıkla arası iyidir. Kahve yalnızlık ister.” tanımı gibi çaya dair bir çok güzelleme var internette.

Kısacası kendimizi ifade ettiğimiz her yerde çay kendini gösteriyor. Kelimeler de onun kokusunu takip edip kendilerini açığa çıkartmayı başarıyor.
Ne kadar yaygın kullansak da kelimelerimizi azalttıkça yalnızlaşıyoruz, ne kadar çay içersek içelim yazmadıkça hafiflemiyor yalnızlığımız. İfade edemediğimiz onlarca his, düşünce, tespit öylece birikiyor içimizde. Sesli düşünmekten bile çekiniyoruz, kuşku ve korku içindeyiz kelimelerimizi paylaşacağımız her an. Oysa edebiyat güvenmek demektir, nisan yağmurunda huzurla yürümek, gözümüzü kapatıp rüzgarı hissetmek, damlaların yeryüzüyle kavuşmasını dinlemektir. Kendimizi güvende hissetmeden söylediklerimizin hiçbiri bizi yalnızlığımızdan azad etmeyecek. Güvende hissetmekse ancak bir bardak çayın sıcaklığını hissederek ilk cümlesini yazmakta tereddüt ettiğimiz sayfa başlarındaki cesaretle mümkün olacak. Bunun için ise önce bizimle her anımızı paylaşan kelimeler ve çayın dostluğunu anlamamız gerek.

Hiçbirimizin tam olarak anlamadığı, anlar gibi yapsa dahi anlaşamadığı ama her halükarda esintisine kapıldığıderin kelimeler var hayatımızda;

Cahit Zarifoğlu’nun kelimeleri gibi.
 
“…

Deniz yüce bir soluk denizidir-rotalar denizin kendisindedir

Kaptan sancakta bir tek an yaşamak yoluna

Bütün bir ömür ağartmıştır
 
…”

Hiçbirimiz belki onun kelimeleri gibi aklımıza sızıp yüreğimizi sızlatan sözler yazamayacağız, belki yazdıklarımızın hiçbiri onun en anlaşılmaz, en sade ya da gizli kalmış kelimeleri kadar bile okunmayacak ama yazmak Onun bize anlattığı “Zarif” dünyanın ufak esintilerine ulaşmamızı sağlayacak…

İşte o esintilere ulaşmak için bir bardak çayın yanına ekleyin kelimelerinizi, üzerine binlerce tanım yüklenen ‘anlatmak’ elbet sizin hislerinizi de taşıyacak dostlar edinmiştir…
 
                                                                                                                   Yazı ve Fotoğraf
                                                                                                                     İrem Özal
                                                                                                          Turuncu Dergisi Nisan 2014

23.4.14

Pırasa Kokusu

 
 
Sırtında yüklü kitaplar, elinde ufacık bir giysi çantası. İki günlük bir konferansa gelmiş

gibiydi otogara indiğinde. Senelerdir her türlü ailevi telaşesine ev sahipliği yapan bu mekan

onu yadırgamıştı sanki. Hissettiği şeye özlem denir miydi? Özleseydi daha önce gelmez

miydi? Kalabalığın arasına karışıp soruların yolda bir yerde kaybolmasını umuyordu.

Memlekete gelmek için her öğrencinin çektiği yolculuk derdini kitaplarına taşıtmış, yolculuğun

tadına varmıştı tüm gece. Günün ilk ışıkları şehirlerarası yolları uzaktan uzağa seyreden

tarlaları aydınlatmaya başladığında, boynunun tutulmasına neden olan on beş dakikalık

uykusundan yeni uyanmıştı.

Otobüsün içi kahve kokmaya başladığında evine yaklaşmakta olduğunu anladı. Zoraki

gidişlerden biriydi onunki. Eve uğramayalı iki ayı geçmişti; vizedir, ödevdir, arkadaşlarla

planlardır derken evin sıcaklığını cep telefonu cızırtılarından ibaret görmeye başlamıştı.

Kızgınlığın arkasına gizlediği kırgınlığın acısını bağırarak gösteren babasının “Cumartesi

günü kahvaltı masasında ol!” demesiyle düşmüştü yollara.

Bu şehrin toplu taşıma sorunlarından yıldığına dair birçok söz geçti aklından. Hemen

ardından mahallelerindeki fırın geldi gözünün önüne; çocukluğunda ramazan pidesi için

sırada beklediği, her aldığı ekmeğin başını tırtıklayarak eve yürüdüğü pos bıyıklı Ahmet

amcanın fırını. Oğlu Celil ile birlite az top koşturmamışlardı arka mahalle takımına karşı.

Annesinin çamurlu formasını yıkarken onun heyecanla anlattığı maç hikayelerini büyük bir

sevinçle dinleyişi geldi gözünün önüne. “Şimdi erkenden kalkmış bana biber kızartması yapıyordur.”

dedi elinde olmadan seslice.

Ahmet amcanın fırınından ekmek alırken Celil’in ne yaptığını sordu, telefon numarasını

aldı. Kardeşine sürpriz yapmak için bakkala girdi. Küçükken hiç anlaşamadığı bakkalın kızı

Yasemin’i kasada görünce şaşırdı. Ufacık kızıl saçlı bir kızda tezgahın arkasında sakin sakin

onları seyrediyordu. Eve yürürken hayatın gariplikleri üzerine kafa yorarak babası ile karşılaşacağı

anı düşünmekten kaçınıyordu.

Annesinin biber kızartmalarını komşulara dağıtan kız kardeşiyle merdivenlerde karşılaştı.

Elindeki tabakları zıplarken neredeyse düşürecekti. Kapıda oğlunu gören annesinin gözleri

doldu. Sert bakışlı babası ise oğlunu hasretle sarılmasıyla derin bir nefes aldı. Onların masasında

başı yenmiş ekmek yerini alırken tüm apartman hanelerinde “Fadime’nin oğlu geliyormuş.”

cümlesi eşliğinde biber kızartması yeniyordu.

Kahvaltı sonrası çay faslı bittikten sonra babası ile birlikte büyükleri ziyarete gitti.

Bayramlıklarını giyip bekleyen dedesi ve ninesi sanki aylardır aramayan o değilmişçesine

sevgi doluydu. Onlar için aylarca övünç kaynağı olarak anlatılacak hikayeler bırakırken, onlarda

cebine birbirlerinden gizli harçlık sıkıştırmaya uğraşıyorlardı. Geldiğini duyan telefon açıyordu;

halalar, amcalar, teyzeler, dayılar, kuzenler derken akşamı etmişlerdi.

Hem sevinçten hem mahcubiyetten yüzü kızarmıştı. Babasının söylemek istedikleri vardı

elbette ama onun bu haline pek dokunmak istemiyordu herhalde. Kafasının bir tarafı kendiyle

hesaplaşıyor bir tarafı ise hala bu duygulardan sıyrılmaya gayret ediyordu. Yol boyunca

baba oğul pek konuşmadan yürüdüler. Apartmanın önüne geldiklerinde sadece yatmak istiyordu,

bu tempo ona fazla kalabalık gelmişti. Pırasa kokusu sarmış merdivenleri…

Kimi sevmez, hatta kimine yolunu değiştirtir bu koku ama onun için pırasa; anne evidir.

Her annenin evladının saçını okşaması gibidir damak tadını bilmesi. Annesi yine yüreğini

okşamıştı evladının.

Onca sabretmenin, zahmetin karşılığını bir tebessümle, bir eline sağlık demesiyle verebileceğini

bilmek evladın en büyük rahatlığıdır. O da bu rahatlığın arkasına sığınıp akşam

yemeğine kadar odasına çekildi.

Durmadan gelip kapıyı tıklatan kız kardeşiyle şakalaştı, üniversite hayatından onu heveslendirecek

detayları seçip anlattı. Sofraya çağırmak için gelen annesi ise onları öyle saadet

içinde görünce ikisini de öpmekten kendini alamadı. Fırsattan istifade o da annesine gönlünce

sarıldı; pırasa kokulu annesine, anne evinin ne demek olduğunu bıkmadan yeniden yeniden

hatırlattığı için binlerce teşekkür edercesine sarıldı…

          İrem Özal
Turuncu Dergisi Mart 2014

10.4.14

Kuşku

Elmacık kemiklerim sızlıyor; güneşin ışıltısına gizlenmiş sert rüzgarlara gülümsemekten. 

Hayat böyle bir şey demişti birileri sen iyi düşündükçe o daima kötüye gider. Yolunda giden her şey iyi değildir sonuçta, bazen kesişsin istersin yollar ya da -cesaretin olmasa da- başka yolları düşlersin gizliden. Hatta paylaşmak istersin nereye gittiğini bilmediğin büyülü bir yolculuğu. 

Mutluluk sana sağlamaz bunları. Stabil olan her şey kuşkuya gebedir. Kuşku kemirgen ve hızlı ilerleyen bir histir; kokusunu aldığı her şeye saldırır. Kendinden gizlediğin rüyaların ise en sevdiği kısımdır.

Standarta alıştığın anda kuşkuları kovmak için her şeyi yaparsın. En gizli hazinen olan hayallerin; yokluklarını en geç anladığın ama anladığında ise kuşkulanmakta geç kaldığın parçandır. 

Güneşin ardından hislerini dört bir yana savuran rüzgara göğüs germektir alışmak. Ne sıcağı sahiplenirsin ne soğuğa katlanabilirsin. Elmacık kemiklerin mimiklerini taşımaktan yorgun düşmüştür.

İşte aydınlık ama esintili bir günün tüm hikayesi budur...

İrem Özal
Her ay Turuncu Dergisi nde yazılarım ve fotoğraflarımla sizlerleyim....

4.3.14

Karma



Dünyada karşılıksız yapılan her şeyin mükafatı sizi elbet gelip bulur. Çok romantik bir beklenti olarak görebilirsiniz bunu. Hatta belki de öyledir. Fakat insan yaşadıkça törpüleniyor, törpülendikçe dünyanın öbür ucundaki, hatta etrafındaki insanı görmezden gelip hayata omuz çekiyor. Geri dönüş alamadığı her tepkisini elinin altına gelmeyecek yerlere saklıyor, tekrar yaralanmamak ya da elini uzattığında boş kalmaması için.

Dünya hali bu; siz uzanan ellere koşmak için uğraşırken, sizin uzattığınız ele dönüp bakmayanlarla dolu. Kendine yediremiyor, haksızlık, mantıksızlık, riyakarlık olarak tanımlıyor insan tüm bunları. İdrak edemiyor tabi, baktığında ona mükemmel güzellikte gelen şeyin başkası için hiçbir şey ifade etmeyebileceğini.

Oysa hayat böyle bir şey. Ortak yaşantılarımıza herkes kendi penceresinden bakıyor ve hepsinin gördüğü dünya farklı, gördüğü benzer olsa da anlamlandırmaları tamamen ayrı. Ortak değerlerimiz diyoruz, yardım etmek, misafir perverlik, düşene el uzatmak, hatanın karşısında olmak, namusun dokunulmazlığı, adaletsizliğin, haksızlığın karşısında durmak… Ortak bir insanlığın olduğuna inanmanın mümkün olduğu zamanları geçtik mi yoksa?

Hayata bireysel bakıyoruz madem, kişiler üzerinden konuşalım, hem de en yakınlarından ailelerinden başlayarak. Kendi hayatını ailesi üzerinden kuran babaların çocukları babalarının sözüyle çatışan, ilişkilerini tamamen kesmiş ya da tamamen ona boyun eğmiş koca adamlara döndü. Şimdi bu adamların çocukları aile kuruyor. Hepsi kendi babasına yaptığını ya da yapmadığını bir şekilde çocuklarından görüyor. Bir menkıbe de oğlu tarafından dövülen  babanın dediği gibi “Dokunmayın! Ben de babamı aynı yerde dövmüştüm.”

Günümüzde Tarkan’ın bir zamanlar çıkardığı albüm ismi olan “Karma”, kozmoz ya da evrene ilettiğiniz pozitif duygular olarak adlandırılan bu döngü, hiçbir sözün kaybolmadığı muhteşem yaratılmış düzenin bir yansıması. İyilik ya da kötülük her ne çıkmışsa elinizden, dilinizdeni yüreğinizden, elbet gelip bulur sizi. Sizin tahammül gösterdiğiniz, gönlünüzü açtığınız, çelme taktığınız, hakkını yediğiniz kişiden karşılık olarak gelmese de, hiç beklemediğiniz bir anda hiç beklemediğiniz biriyle bulur sizi.

Her yaşadığımızın sebebini kendi yansımamızda aramamız gerekir. Biz bir taş atmazsak suya suyun durgunluğunu rüzgardan yani Allah’ü Teala’nın iradesinden başka hiçbir şey dalgalandıramaz. Tabi bizim durgunluğuyla huzur bulduğumuz suyun, dalgalı halinden daha çok faydalanacağımız aklımıza gelmez. Oysa her hareket bizi hayatımızda bir yerlere taşır, iyi ya da kötü. Asıl olay taşındığımız yerdeki suyu nasıl karşıladığımızdadır. Bizim insan olarak görevimiz temas ettiğimiz suyun berrak kalmasını sağlamaktır.

Metaforlar hayatımızın bir parçası olmuş olsa da hala karışık gelebiliyor bizlere. Demek istediğim temas ettiğimiz insanları, yerleri veya durumları bulandırmamak hatta oraya baharı getirmektir iyilik. Bunu yapan başka bir yerde başka biri tarafından elbette başka bir baharla karşılanacaktır. Buna dair inancını yitirmemek günümüzde çok zor, senelerce en yakın dostundan ihanete uğramışların hikayelerini okuyarak etrafımıza duvarlar ördük, isteyerek ya da istemeyerek.


Umut kaybolmaz, yalnızca saklanır. uçan balonlar gibi ucunu tutacak minik eller bekler. Biz kadınların görevi o minik ellere umutlarına sahip çıkmayı öğretmektir. İnsan fıtratında hiçbir şey beklentisiz değildir, fakat önemli olan karşılığı sabırla doğru yerden beklemektir. Hayat bir silsiledir çünkü. Merdiven basamakları gibi sürekli yukarı çıkar bir üstteki basamağın daha sağlam olduğunu umarak. İyiliğe dair umudumuzu çocukluk fotoğraflarımızdan bugünümüze taşıyabilmek dileğiyle…

                                                                                                   İrem Özal
                                                                                     Turuncu Dergisi Şubat 2014 

21.1.14

İnsanlıktan çıkan "insan"

Anlaşılacak gibi olmayan şeyleri yaşamaya ne kadar da alıştık. Ne kadar saçma şeyleri olağan kabul edip yolumuza devam edebiliyoruz. Hatta yollarımız tutulmuş olsa bile bilmiyorum nasıl ama öylece dikilebiliyoruz. Artık hayatımıza kastedenlere karşı direnmeyi geç nefesimizi kesmeye çalıştıklarında çırpınmayacağız neredeyse.

"Unutursak kalbimiz kurusun!" diye diye kuruttuğumuz kalbimizi cayır cayır yakıyorlar bana mısın demiyoruz. Gözlerimizden süzülmeye utanan yaşlarımız çare olmuyor canlandırmaya kalbimizdeki merhameti. Aklımız zaten tutukluk yapan son teknoloji arabalar misali her söze bir kaçamak yol bulurken zulümle karşılaşınca bir iki tekleyip ilk sapağa çeviriyor yüzünü.

Görmemek mümkün değil de bakmayarak sıyırılabileceğimizi sanıyoruz. Hayat insanca yaşamadan da sürüp gidiyor. Sorgulamalar cevapsız kalsa da dert etmeyen zihinlerimizin çok daha önemli sorunları var artık. Kendimize dert edindiğimiz her hissimizi kurcalarken bozduk insanlığımızı sanırım. Kendiyle yüzleşmeye zamanı olmayan, ailesi ve toplumla birlikte yaşayan eski insanların kurduğu düzeni baltalaya baltalaya çarpık, eğik toplumsal kalıplara sahip olduk.

Değersiz yaşanamayacağından üstünde tepindiğimiz kültür ayağımıza takılınca onu kırık dökük haliyle hatırlamaya ve yaşamaya kalktık. Televizyonda olunca maharet, alkış ve amalarla dolu ayrıştırma cümleleri, yakınınız olunca hakaret, dışlama ve hoşgörüsüzlük diz boyu.

Dünya biz aşımızla uğraşırken samanların altına su yolları döşeyenlerin birbirine çarpan çıkarlarının sesleriyle inliyor. Komplo teorilerinden görünmez olan yıldızlar artık geceleri aydınlatmıyor. Balıkçık martılara simitle beslenmeyi öğretip rızıklarını çaldıktan sonra, balıkları da tükettik. Sonra yemeğimize saldıran aç hayvanları katletmeye, evlerimizi basan böcekleri ilaçlayıp soylarını tüketmeye başladık. Kenelerle beslenen kuşları uzaklaştırınca keneler insanlara musallat oldu yine doğayı suçladık.

Bu dünya, her bir mahlukat, ilim, edebiyat, edep, din... insan için yaratılmışken insanlıktan çıkan biz olduk. Barbarlar, zalimler, ego ve nefis bağımlılarına küfreden çene savaşçılarından ibaret bir türüz artık. Tartışma programlarında bir kelimenin tanımı için saç baş yolduran yüksek eğitimli küfürbazlardan tutun, halkı temsil hakkı için onca sene çabalayıp tüm milletin gözü önünde yumruk sallayan mevki sahibi insanlara teslim ettik her şeyi.

Biz bunlarla oyalanaduralım her gün nefsimizle giriştiğimiz savaş gün yüzüne çıkıp işkence ile insanın insanı kırdığı bir katliama dönüştü. Tarihin her döneminde çıkan barbarlar; yakıp, yıkmak, sömürmek, acıtmak, yıldırmak ve sahip olmayı her daim dik tuttukları başlarıyla sergiler halde yine karşımıza çıktılar. Bosna, Filistin, Afganistan ve niceleri önümüzdeyken Mısır ve Suriye'de yine burun buruna geldik ama önlerine set çekemedik.

"Olan olmuştur. olacak olan da olmuştur." Fakat tevekkül ancak gereği yapıldıktan sonra gerekli bir teslim oluştur. Seyyid Fehim Arvasi Hazretleri'nin Abdülhamid Hanın hükümdeki Osmanlı toprakları Kars, Erzurum, Ardahan işgal edilip Bulgar ve Ruslar tarafından talan edilirken şehid olmak için izin isteyen talebesi Abdülhakimi Arvasi Hazretlerie dediği gibi "Şehitlik Allah için gerekli olduğu zaman ölmektir. Lüzumlu olmadığında bile bile ölüme gitmek Allahü Teala muhafaza etsin, intihar olur. Zor zamanda ölümü seçmek, kolayı seçmektir. Aslolan hayatta kalarak mücadeleye devam etmektir, son ana kadar." Doğudan batıya içi yanan, kaybeden, cihad eden, hicret eden her bir insan için ayrıca canı yanan Abdülhamid Han da, günümüze kadar gelip kıyamete kadar ilmi ve edebiyle cihanın yolunu aydınlatacak Abdülhakim Hazretleri de içten içe ölüp ölüp dirilirken olacak olanlar ümidiyle ayakta kaldılar.

Şimdi biz aciz kullar olarak ümit var olmak zorundayken, savaş altında kendini koruyacak cesareti bırakın sarınacak bir battaniyesi bile kalmayan Müslüman kardeşlerimiz için, dua edip olacak olanların ümidine sarılmaktan, rızkımıza karışmış olan o Müslüman kardeşlerimizin hakkını göndererek onları yüreğimizle sarmaktan başka ne yapabilirsek her şeyi yapmalı değil miyiz?