23.12.12

Aksi ile kaim

Saplanıp kalmak bir balçığa, aklında uçsuz bucaksız maviliklerle hemde.
Debelenmenin boşuna olduğunu bilsen ne bilmesen ne...
İnsandaki hayatta kalma güdüsü öyle güçlü ki, düşüncenin önüne geçiyor herhalde.
Sırtımızı, ruhumuzu dayanmamız gereken yeri bile bile düşüyoruz bu hale.

Öfkelenmek manasız olsa da aynadan bile kaçırıyoruz bakışlarımızı,
İçimize işlemiş canımzı acıtandan intikam alma duygusu.
Oysa bizi düşürende, acımızı yüzümüze vuran da yalnız biziz.
Debelenmek bu yüzden boşadır, balçık dediğimiz kendi aklımız.

Zihnimizin en biliçsiz köşelerine hapsettiğimiz karanlıklar,
Kendimize itiraf etmeye yanaşmadığımız; korkularımız.
Oysa dillendiririz her derdimizi, destek ararız iki damlaya,
Yalnızlığımızdan dem vurduğumuz her an yüzleşmektir korkularımızla.

Aynı yanlışa düşmek öğrenmediğinden değil, çözemediğindendir,
Atlatmak yetmek söküp atmalı hayatından tüm balçıkları.
Tüketmek mümkün değil her adımında yenilerini türetir nefis,
Kalp gitti mi nefis kalır geriye, akıl ikisi arasında bocalar durur ömrünce.

Ne gece benzer gündüze, ne kış özler yazı...
Her varlık nasıl zıttıyla kaim ise,
her bataklığa bir mavilik düşer,
Elbet her korkuya karşı bir huzur yaratılmıştır.

Göremediğimiz ikisinin de muhattabı insandır, ikisi de insanda gizlidir.


11.12.12

Garipsenecek Durumlar


Hayat içerisinde insanlar değişmez, çokca dönüşür. Zaman, mekan, insan ve tüm diğer dış değişkenlerin etkilerinin yanında kendi içerisindeki değişkenlerdeki gel-gitler sebebiyle farklılaşır. Git gide annesine, arkadaşına ya da etrafına benzemeye başlasa da özünü yitirmemek adına verdiği kavga sonucunda kendisi ile kendisi arasında kalır.

Yaşınızın, statünüzün başınıza getirdiği hallerde ne kadar acemi iseniz o kadar heyecanlı olursunuz, şaşkın ve açık görüşlü olursunuz. Başka bir açıdan bakarsan insanlar ise büyüklenerek, olayın üstüne atlar, her detayı büyütür ve mesele haline gelen olaylar içindeki insanları boğmaya başlar. Her geleni kendi "büyüklüğünden" bilir ve oldu bittiye getirmeye çalışır. Tabi bunları yaparken her yolda gördüğüne olayı kendi "büyüklüğü" açısından anlatmaktan asla geri durmaz.

***

Bir insanın para kazanması kendini başka bir boyutta üstün görmesine sebep oluyor. Parayı kazandığı işe saygı duymak, ciddiye almak yerine lakayt tavırlarla yalancı bir "samimiyet" maskesi ile tatmin edemedikleri nefislerini besliyorlar. Her iki kelimede bir kullanılan yılışık hitaplar da bunun en aşikar halidir. Başkalarının sahip olduklarıyla o kadar ilgilenmeye başlıyorlar ki haset hücrelerine işliyor. Bunu sakladıklarını sandıkları neşe perdesini her an bürünmekten yorulmuyorlar mı acaba?

***

İnsan toplulukla yaşama ihtiyacı duyar, böyle yaratılmıştır. Tüm dinler insan ve toplum temelli gönderilmiştir. Becilleşip yalnız kendi hayatına dalanlara kendini hatırlatmak boşadır. Kendi hikayelerinde yakın tutacakları insaları bile gölgede bırakma ihtiyacı içerisinde olan bu insanlara mantık, gerçek, sitem işlemez yine kendilerini öne çıkarıp üste çıkmaya çalışırlar, asla yanlışta olduklarını kabul etmezler. Yalnızlık yanlış ya da bir ceza değildir, ihtiyaç duyduğumuz toplum hissini gidermek için bencilleşen insanların hor görmelerine maruz kalmamalıyız. Doğru olduğumuzdan eminsek- ki bunu sorguluyorsak büyük ihtimal öyleyizdir, ama buna güvenip büyüklenmemeliyiz- elbet dünya üzerinde bizim gibileri de mevcuttur.

***

Çaba sarfetiğiniz, değer verdiğiniz insanların size ayıracak, sizin değer verdiklerinize harcanacak zamanları yoksa durup düşünmek gerekir. Aynı şeylerden hoşlanmanız gerekmez bir insanla anlaşabilmeniz hatta onu sevebilmeniz için bile. Gereken şey özveri ve değer vermektir bunlar da asla hayat içerisinde dengede duran şeyler değildir. Siz mutlu etmeye çalıştığınız insanı kendi açınızdan görürseniz yanılırsınız, o da kendi açısından bakarsa yanılır. Empati dediğimiz şey insanlara ne zor geliyor. İnsanların işine burnunu sokmaya bu kadar hevesliyken onları mutlu ederken bile kendilerini düşünüyorlar. İnsanları anlamak en büyük imtihanlardan biridir çünkü hak verdikçe içiniz ezilir ve görüpte dışa vuramadığınız yanlışlar arasında boğulursunuz. Bazı şeyleri anlamsız bırakmak iç dünyanız açısından daha hayırlıdır.

***

Trip atmak gündelik bir iş haline geldi, özellikle sosyal medya üzerinden üstüne alınan alınsın  mantığıyla yapılanlar. İşin komik kısmı toplum düzeni içerisinde bazı insanların bu ayrıcalığa sahip olması diğerlerinin ise yerleşmiş bir iyi niyet damgası yüzünden yapılan her şeye göğüs germe zorundalığında bırakılması. Sürekli sızlanan, destek ve ilgi  ihityacını duyan tüm bunların üstüne de her şeyin üstesinden yalnız başlarına geldikleri izlenimi ile şaha kalkmış egolarıyla yaşayan insanlar hayat enerjinizi emerler. Sevmeyi, sevgiyi göstermeyi hatta ilgi göstermeyi bile kendilerini merkeze koyup yapmaya çalıştıklarından ters bir tepkiyi kaldıramayıp üzerinize sıçrarlar. İç dengelerini sağlamak için yeniden ona gerçeği gösterdiğiniz için bile trip atarak durumu eski haline getirmeye çalışırlar. Kaçmak mümkün değilse, katlanmak ihtimali hiç yoksa yalnız Allah sabır versin demek kalır.

***

Tüm bunlar ve bunlara benzer durumlar garipsenmesi gereken fakat hayat içerisinde katlandığı(m)ız durumlar. Değiştiremiyoruz malum, bu tip gün içerisinde sinir harbine sokan insanları hayatınızdan temizleyemiyorsak vay halimize. Sabır basamakları dağ gibi aşması öyle basit değil. Allah cümleten yardımcımız olsun.

29.11.12

yıldızlar





Balkon karolarının soğukluğu parmaklarımdan sızıp yüreğime kadar işliyor sanki. Tatlı bir ürperti hissettiğim dudaklarım titremeye başlıyor. Gözlerimden hayranlıkla akan damlanın çenemden tüyleri diken diken olmuş kollarımla çekiştirdiğim pijamama damladığını hissediyorum. Elimi uzatsam dokunacakmışım, kulak kabartsam duyacakmışım gibi buradalar. Tüm yaşanmamış aşklarımın tanıkları; yıldızlar. Senelerdir ne yüreğime bir kıvılcım düştü ne de onlara bakmaya yüzüm oldu.

Şimdi ise uykumdan sıçrayıp onlara koşmamın bir nedeni olmalı, ama yok. Umutsuz bitkin, bitki gibi yaşadığım hayattan çıkıp bu dağ başına gelmemin dışında beni onlara yaklaştıracak hiçbir şey yok hayatımda. Çamların o serinletici kokusu öyle yakından geliyor ki gecenin soğukluğu ile ciğerlerimde buluşuyorlar sanki. Değişiklik herkes içidin iyidir, dört duvar arasında sıkışmış bedenim ve dört lob arasında küflenmiş düşüncelerim için bile.

Otel sahibesinin şüpheci bakışları altında yerleştiğim bu tahtadan otelde bu dördüncü gecem. Dışarı çıkmaya üşendiğim hayatımdan kaçıp uzun yalnız yürüyüşlerle düşünce bataklıklarıma hapsolmuş durumdayım. Çığlık atıp atmamayı bile düşünen beynim tüm reflekslerini kaybetmiş olmalı ki rüya bile göremiyorum. Sabah kahvaltılarında otelin birkaç müşterisiyle birlikte üçüncü sayfa haberlerinin yüksek sesle okunduğu holde yaptığımız kahvaltılarda “Günaydın” deme zahmetine bile girmiyorum. Dışarı çıktığımda bunun nedenleri üzerine uzun uzun düşünerek geri döndüğümde güleryüzlü bir insan olmaya karar verip senaryoyu başa döndürüyorum.

Gece ne kadar karanlık. Yıldızlar beni özlemiş gibi göz kırpıyorlar ya da böyle anlamak işime geliyor.Onlarla bile konuşamayacak kadar içime dalmış durumdayım. Oysa bir tek çığlık her şeyi çözebilir, yani çözse çok mantıklı olur. Evet, hazırım. Şimdi avazım çıktığı kadar gecenin karanlığına doğru bağıracağım. Saate bakma! Sakin yüzünü gökyüzünden çevirme! Ne diye bağıracağım diye düşünme alfabenin ilk harfi çok uygun. İlla düşüneceksen içindeki tüm birikintileri atıyormuşcasına bağıracağını hayal et. Yan odadaki çifti aklına getirme! Birkaç güne burdan gideceksin ve bu insanları bir daha görmeyeceksin. Umursama! Allah aşkına bağır artık! Duvara tekme atsam yararı olur mu ki? Ayağım çıplak ya kırılırsa parmaklarım bu dağ paşında gece yarısı doktor bulunmaz kesin sakat kalırım.

Sanırım soğuktan burnum dondu şimdi yere düşecek. Eminim bir filmin içinde olsam böyle bedbaht haldeki bir karakterin başına muhteşem bir macera gelirdi. Ölesiyle durgun hayatı saçma kazalar ve karşılaşmalar sonucu çok güzel bir kızla kesişirdi. Gerçi bu dağ başında ancak bir dişi kurtla kesişebilir benim yolum onu da tercih etmem açıkcası. Düşüncelerine kendisi karşı çıkabilen nadir insanlardanım ve bunun için bana ödül olarak depresyon tanısını bahşettiler.

Yıldızlar da beni terk ettiğine göre güneşe gülümseme vaktidir. Allah’ım kendimi neşelendirirken bile yapmacık olabiliyorum. Düşüncelerimin çoğunu uygulamaya geçmeyişim beni nefes alan bir canlı halinde tutsa da bazılarını hayata geçirsem yaşamak kelimesine ulaşabilirim. Mesela yaklaşık iki yaşlarında yaşamanın gereklerinden biri olan iletişim kurmak için heyecanla tükürük saçtığımız konuşmak gibi.

Haberleri sunan kızın stüdyosunu basıp gırtlağına sarıldığımda ben de ünlü olabilirim herhalde. Belki de gece sesleri yetmez gibi kahvaltıda cıvıldayan tatlı yan komşularımı. Şiddet eğilimi gösterebilecek kadar fiziksel yeterliliğim olmaması de güzel bir durum sayılabilir. Farklılık için geldiğim bu dağ başının rutinine alışmış olmak ne büyük saçmalık.

Bu yolu her yürüdüğümde farklı bir şey düşünüyorum ama hepsinin temeli bunca zamandır var olmaya nasıl katlandıkları. Canlı olduklarını ve zamanla bizim gibi yaşlanıp içlerinin çürüdüklerini bilimsel olarak biliyoruz. Rüzgarda sallanan yapraklarıyla iletişim kurduklarına dair kurgusal hikayeleri de katarsak bizim türümüzle benzeştikleri söylenebilir. Her zaman bir orman içinde değil koca bir arsa ortasında yalnız başlarına da yaşayabiliryorlar onlar işte bana en çok benzeyenler. Meyve vermeyen, kimsenin büyümesiyle ilgilenmediği ama bir şekilde ar olan, büyüyen ve belki de sonsuza kadar öyle büyüme devam edecek olan. Çünkü kendi eliyle hiçbir şey yapamıyor, benim durumumda yapmamak ile yapamamak arasında sıkışık yaşıyor.

Bir mucize beklemek çok mu saçma? Etrafımızda bunca mucize her saniye yeniden yaratılırken ve yok edilirken. Kimsenin farketmediği ve farkedilmeye çalışmayan beni görüp, bana gelecek bir mucize olmasını istemek. Hiçbir şey yapmadan beklerken kendinden iğrenecek duruma geldikçe daha çok beklemek. Düşüncelerinden başka hiçbir şeyi olmayan bir adamı kim sever ki?

 

1.11.12

eksik bir şey


Gözlerim derinliklerde birbirini kaybetmiş balıklar gibi korkulu, cesaretli ve yıkılmış bakıyor önümdeki bardağa. Bu masaya oturmayalı aylar oldu, bıraktım ben, tövbe ettim. Nedeni değil ama sebebi o. O; derin gözleriyle ruhumun sahiline hiç dalgası deymeyen, yüreğinin enginliğine ulaşamadan kaybolduğum. Anlam nedir ki? Hayatın anlamından bahsediyorum, yaşamanın manasını çözdüğünüz an öyle bir dönemeçtir ki arkanıza bakmak istemezsiniz. Ben döndüğümde ardımda bakacak bir şeyim bile yoktu.

Onu ilk ben gördüm, ilk ben gülümsedim ona ama göremedim içindeki pürüzsüz, saf maviliği. Anladığımda ise sevgi, uzak bir rüyadan kaçıp daha uzaklara saklanmıştı. Onun gözleri Güven'in ruhuna demirlemişti. Sevgi öyle bir şey ki umut dediğiniz hiç tükenmiyor, sevinçle "evet" dediğinde bile kahrolmak yerine mutlu diye gülümsüyorsunuz. Güven kocaman elleriyle onun narin parmaklarını sarmalarken yanlarında durmak kendine eziyet etmek değil de ne?!

Upuzun bir yolda yürüyor ayaklarım, ben bu masada mıh gibi kalmışım. Rakı beyaz mı, su şeffaf mı? İçsem geçmişteki gibi, kendime mi, ona mı ihanet etmiş olurum? Sebebim bir gülüşüydü, yine öyle mi olur acaba? Düşünüyorum; Güven dönmeseydi ne olmasını bekliyordum? Bir kavga ile aşkından vazgeçecek biri olsa sever miydim onu böyle!

Güven iki aydır yurt dışındaydı, bir kez ağlamadı. Her dertleştiğinde ümitli, anlayışlı ama gururundan asla taviz vermez haldeydi. Her gün aradım, destek oldum, sinemaya götürdüm. Hayatımın en güzel günleriydi, ilk defa ümitlenmeye bu kadar yaklaşmıştım. Belki dediğim bir an "Seni üzmek benim aklımın ucundan geçmezdi." dedim. O ise "Arkadaşlığın çok değerli yanlış anlaşılmasını istemem. Bundan sonra eşimin arkadaşı olarak kalsan daha iyi olur." diye cevap verdi.

Kalbinin nerede olduğunu insan sökerken anlıyor. Öyle bir acıyor ki, kızgın şişle delseler bayılırsın acıdan, bu acı ise her saniyesi katlanmaya değer. Onca acıdan sonra ise yerinde durmasının bir anlamı kalmıyor söküp atıyorsun. Bugün aradım meşgule attı, iş yerinin önündeydim telaşla çıkıyordu. Takip ettim, eve gitti, sürekli telefonuna bakıyordu. Kapıdan çıktığında öyle güzeldi ki, ne derler "bir bahar günü gibi"; toz pembe uzun bir elbise giymişti, saçları omuzlarından havalanan bir güvercin sürüsü gibiydi, rüzgardan savrulan şalı dünyayı sarmalayan bulutlardı sanki.

Arabayı sahile sürdü, inmeden rujunu tazeledi, kalbim artçı depremlerde sarsılan evleri andırıyordu. Yatlara doğru yürüdü, yerlere güller saçılmıştı sanki hepsi benim çalınmış baharımdı. Güven dizlerinin üzerindeydi, af diliyordu belli ki. O dimdik, merhametli, özlem dolu ama mağrur duruyordu karşısında. Cebinden istiridyesi içinde bir inci tanesi çıkardı Güven.

İnci nasıl oluşur bilir misin? Nisan yağmurlarından bir damla girer istiridyenin içine ve öyle bir acı verirki ona, acısını dindirmek için bir salgı salgılar, bunların birleşimi inciyi oluşturur. Ne kadar acı çektiyse o kadar pürzsüz bir inci oluşur. Ellerindeki istiridye bendim, ben olmak isterdim. Şimdi bu bardağı içmeye karşı gösterdiğim cesareti karşında öyle dizlerim üzerine çökmek için gösterebilseydim. Şimdi omuzlarından teninin kokusuna doyan ben olabilseydim.

Aşkı bana sen öğrettin, Güven'i severken. Bulmadan kaybetmenin acısında kavrulduğumu görsen, gözünden düşecek damla hatrına gözlerimi feda edecek kadar çok sevdim seni. Eksik bir şey olacak hayatımda hep, her şeyim eksik kalacak, aşkı bilmenin yetmediğini ispatlar gibi. Şu bardağa sarılmadan acısının bile tadına vararak kazıyorum seni ruhuma.

15.9.12

eşik

Uzaklardan ıslık çalan rüzagar dişlerimi tıkırdatıyorsa eylül gelmiş demektir diye düşündü saçlarını ensesinde toplarken. Cama doğru yürürken bağladığı sabahlığına sıkıca sarındı, gün batımını süzerken gözleri perde aralığından. Işıkları açmak külfet gibiydi odanın loşluğunda gökyüzünün düşüncelerini okuyabiliryorken hala. Üç gündür çıkmadığı evden bunalmıştı, oysa onu asıl bunaltan dışarıdaki durumlardı. Apartman kapısının önünde dizlerini göğsüne doğru çekip oturmuş birini gördü. Şüphe ve gerginlikle yüzünü görmeye çalışırken cama doğru baktı bitkin delikanlı. Telaşla perdeyi çekti, aynada sabahlığına bakıp eline ilk geçirdiği hırkayı üzerine giydi. Saçını açıp tekrar toplarken kendi kendine söylenmeye devam etti. Apartman önüne çıkmak için bile ayakkabı seçmek zorunda olmasına sinirlendi, ayakları dolana dolana inerken trabzanlara vurup şıkırdayan anahtarın sesi yankılanıyordu.

Camda onu görmek tüm günü orda geçirmesine değerdi, ah bir de gülümsemiş olsaydı. Apartman önünde park etmiş jipin dikiz aynasında saçlarını düzeltmeye çalıştı, gözlerini ovaladı. Kazağını aşağı doğru çekiştirirken heyecanı ile birlikte solan az önce oturduğu eşikteki bir demet papatyaya baktı. Onları verip vermemekte kararsızken papatyaları ne kadar çok sevdiğini aklından geçirdi, zaten verebilecek başka bir şeyi de yoktu. Ona neler söylemek istediğini ancak papatyalar dillendirebilirdi, içinden teker teker kelimeleri sıraya dizdi Onu görünce dağılacaklarını bile bile.

Gelmesini bu kadar beklemişken nedenini sormanın ne kadar saçma olduğunu bilse de yine de soracaktı. Çünkü söylemek ve duymak bilmenin su yüzüne çıkmış halidir. Apartman kapısını açmadan derin bir nefes aldı, kendi haline güldü cam kapıdaki yansıması arasından gördüğü yüze içli içli bakarken. Arkasına bastığı ayakkabılarını sürükleye sürükleye elinde solmuş bir demet papatyayla bekleyen bitkin delikanlının yanına gitti. "Ne kadar zamandır burdasın?" ilk cümle olmayacak kadar çiğ kalmıştı ama sorulmuştu bir kere. Telefonuna bakmadığı için gelmiş olduğunu tahmin edebilirdi ama şaşkınlık anları her türlü destekleyici soruya muhtaçtır. Bu baygın tatlı bakışlara yüreğinin muhtaç olduğu gibi.

Neden ilk düşündüğü şey "böyle üşüyecek" olmuştu ki, O sabahtan beri bu taşlıkta bir kez camdan baksın diye beklerken, her apartmandan çıkana adını söyleyip daire numarasını sorarken dişleri birbirine vurmuştu oysa. Utangaç utangaç bakması beklemenin her anını silip yerine mutluluk bahşetmiyor olsa neler söylerdi kim bilir. "Üzmüşler seni." diyebildi sadece gerisini bir dağa yaslanıpta efsanesini anlatır gibi büyük bir iştahla içini döken sevdiğinin diline bıraktı. Sıra ona geldiğinde neler söylemesi gerektiğini düşünüyor ve heyecanla atan kalbini dizginlemeye çalışıyordu dolu dizgin sözleriyle dünyayı süsleyen sesler içerisinde.

Bilmediğini düşünerek tartışmanın, Ona yapılan haksızlığın, anlayışsız insanların acıttığı tüm düşüncelerini dillendirmiş rahatlamıştı. Oysa hepsi tek bir sözle yatışır, uzaklaşırdı. Taşlıkta dipdibe otururken içi ürpermesine rağmen gıkını çıkarmıyordu aklı kucağındaki papatyalardaydı. "Bana mı onlar?" dedi cesaretlendirmek için delikanlıyı. Sıra Ondaydı buraya kadar gelip saatlerce beklediyse belki de duymak istediklerinin sırası gelmiştir diye düşündü.

 Papatyaları ne kadar çok sevdiğini söylemiştin bir keresinde seni neşelendirirler diye düşündüm diyebildi. Daha fazlasını söylemek istiyordu paptayalara ne kadar çok benzediğini mesela, narinliğini, canlılığını, beyaz tenine uyum sağlamak için her rengin yarıştığını söylemek istiyordu. Telefonunu açmayınca seni çok merak ettim, ayrılacağını söylediler, aramadık insan bırakmadım adresini buldum, yanında olmak istedim, aslında ben hep yanında olmak isterdim dedi. Mahçup bir gülümesmeyle karşılanan sözleri cesaret verdi yüreğine. Burda senin pencereye çıkmanı beklerken aslında bir ömür gelmeni beklediğimi düşündüm. Ne gün batımları geçti yüzünü daha tanımıyorken hepsi adım adım, damla damla seni biriktirdi sanki bana. Uzun zamandır söylemek istediklerim var sana ama korktum güneşimin batıp bir daha doğmayacağından, doğan güneşi beklerken sözlerimden esen rüzgarların seni benden uzaklaştıracağından diyebildi. Daha bir kere gözlerine doya doya bakmadan hem de, çünkü korkmak sevginin üstüne titremekti .

İçimi titreten rüzgarlar söylenmeyen sözlerdendi asıl, beni üzen senin yanında kalamamaktı belki söylenen sözlerin ağırlığındansa diye düşünürken papatyalarına sımsıkı sarılmıştı. Mahçup mahçup ayakkabılarını izleyen delikanlıyı süzerken bir şeyler söylemesi gerektiğini hissetmiş olacak ki "Beklemek en çok bana zor, her an gözüm ufukta bir lakırdı aramaktan yüzümü kalbime çeviremedim." dedi ne söylediğini kendi bile bilmeden. Gözlerini yumdu sözleri dağılıp gizlice Onun kalbine sızsın başka kimse duymasın istedi. Gizlenmektir belki de sevmek sevdiğinin kalbinde gömülü bir define olmaktır.

Eğik boynunu havalara çıkaran, siğnesine buz gibi eylül ayazını ilmek ilmek işleyen bir cümle duymuştu ki tüm ilanlardan daha açık, daha berrak bir sevgiyi yüklüydü. Artık tutamazdı gönlünden diline gelenleri, dağınıkta olsalar rüzgara karışıp cihanda nam salmalıydı sevgi. Dökülen yapraklar itelenmeden bir yaşlı çiftin bastonuyla duymalıydı korkudan kuytulara gizlenmiş bir sevginin haykırşlarını. "Doya doya gözlerine baksam bir ömür, hiç kış görmese yüzünde açmakta olan gül. Cihan güzelliğin özünü sende görür, çünkü bahar yalnız bir gülüşünle mümkündür." söylemek istedikleri böyle bir şeylerdi. Çoğu böyle söylenemese de şair olmak her aşığın kalbinde yatan gizli bir hazinedir.

24.8.12

hiç nedensiz

Gitmişti O. Seneler yüznü silmişken hatıralarından bile, tek bir gülümseme rüyalarına dahil etti Onun sıcaklığını. Neden? Yanmamış bir çıraydı, Onun bıraktığı külden arta kalan. Neden en ufak bir sıcalıkta O çıkıyordu hatıralardan?

Gözlerini arayan bir göz var; yeşilliğe baktıkça yeşillenmiş, bir damla suyu olsa gelip ellerine verirmiş gibi derin derin bakan bir göz. Onunkilere hiç benzemeyen omuzları var diyor; sakin ve sevecen. Neden? Güvenilmez, yalçın, kurak bir dağ idi Onun omuzları. Neden bu serin huzurda O geliyor anılardan?

 Muzip bir rüzgar gibi dolanıyor etrafında sözleri, söyleyerek değil sezdirerek yüreğini saran tatlı iltifatları. Neden? Onun sevmeyi lütuf sayan kaçamak laflarını andırmıyorken hiç;  neden sevilmeye bu kadar yakınken Onun uzak duruşları çıkıyor karşısına?

Olmayan bir ilk hikayesinden, olmayan bir kahramanın sevgisinden, olmayan bir sevginin, olmayan sıcaklığı kesiyor önünü. Seneler önce kapıları daha çalınmadan talan edilmiş yüreğine yerleşmeden terk etmiş biri O. Aylar sonra yerinde bulamadığı sevinçleriyle anladı gidişini, hiç var olmayışını aslında. Beklemedim diyor Onu, hem de hiç, yani Onun gelmediği gibi; hiç. Hatırlamadığını, düşünmediğini söylüyor. Hiç nedensiz yüreğini ısıtan bir bakışta rüyalarına giren Onu, hiç tanımadığını, tanıyamadığını söylüyor.

Şimdi, diyar diyar gizli saklı yeşillikleri gezdiren; tatlı rüzgarların arasında kalmış bu yüreğin orta yerinde, hiç nedensiz tutmuşturulmamış bir çıranın bıraktığı kül yığını peyda olmuşken; ne yapmalı da inanmalı aşkın varlığına ?




31.5.12

düğüm


İki kişinin hayatı, iki işin gidişatı, iki düşüncenin kuyruğu birbirine dolanır. Kimini kopmasın diye sıkmak istersin, kimi açılsın diyedir tüm çaban, kimini öyle sıkmışsındır ki kopar, kimini gevşek bıraktığından açılır. En kararsız kaldığın yer; boğazına düğümlenen sözcüklerin ve onların ipine sarılı duyguların ile ne yapacağındır. Alışmak, çabalamak, düşünmek hiç biri bu düğümlerin varlığını sonlandırmaz ya da güçlendirmez.

Bağları koparmak bir sinir, bıkkınlık ya da heyecan anında mümkündür fakat düşüncelerinin kötürüm olması daha sonraki hayatını da engelleyecektir. Düşüncelerden arınmak ise hislerinin boşalacağı bir dönüm noktasıdır. Ne kadar zapettiysen o kadar coşmuş olan duygularının düğümleri bir gülle gibi çarpaçaktır hayatının duvarlarına. Bu safer yıkıntı altında kalan hem hislerin hem düşüncelerin olacaktır. Ayrı ayrı birbirine bağladığın bu iki unsur aslında içten içe birbirine bağlıdır.

Düğümlendiğin, düğümlediğin her şeyin nedeni yalnızlığındır. Kabullensen de kabullenmesen de yalnız olduğunun gerçeğidir her hareketinde destek almak isteyen uzuvların. Kendi desteğini kendi oluşturan bir mekanizmadır bilinç. Kapıları, bacası, rengarenk pencereleri de olsa bir yapıdır; dört duvara sahip. İçerisi ne kadar genişse o kadar çok düğüm vardır, içeri ne kadar çok giren varsa içeride gizli bir yapı daha barındırır. Kendini dengede tutmak içindir kurduğumuz bağlar.

Deniz kısıyında en uçtan kollarımızı açarak yürüdüğümüz heyecanlı anlar gibidir yaşamak. Kimsenin bizi tutmasını istemeyiz, bizi gözetmesini, dengelemesini, yalnız kendimiz olmak isteriz; koca bir enginle baş başa, ayaklarımız yerde, kollarımız havada ve gözümüz ufka bakarken. Fakat düşmekte istemeyiz, geri çekilmekte. Dengede olmak isteriz.

Kıyı bittiğinde ise yaşadığımızın sevincini haykırarak attığımız kahkahayı paylaşacak birini arar gözlerimiz etrafta; "Gördün mü?" deyip sarılmak isteriz. Hem yalnız hem birlikte olmak isteriz. Sarılacak kimsemiz olmadığında ise içimizdeki düğümleri tazeleriz. Güçleniriz düşüncelerimizi hislerimizle bağdaştırdığımızda, haklı olduğumuzu görmek isteriz yaptığımız çıkarımlarda. Bilmek isteriz, bildiğimizin onaylanmasını isteriz, sevmek isteriz, sevdiğimizin bilinmesini isteriz.

Nasıl ki tüm düzeni birbirine bağlı yaratmış Yaradan, bizim de içimizde bir düzen var sürekli yeniden var olan, dışımızda bir düzen var dönüştükçe yeniden şekil alan. Biz her dışarı adım attığımızda bilmeliyiz ki içimizde binlerce düğüm var bizi bağlayan, arkamızda düğümlerimizi tutan eller var sallanan.

28.5.12

kırmızı

Hayatı gönlümüzün rengiyle gördüğümüzde ancak anlamı olur bakmanın denize...

Ben dünyayı mavi görürken nedendir bilmem hergün batan güneşin kızıllığı yakar canımı. Terk edilmedim bir gün batımında ya da yalan söylemedim beklediğim gecenin semasına. Birini kaybettim gerçi bir gün batımından hemen önce. Onun aldığı son nefes gökkubbede dolaşırken kızıldı dünyanın rengi. Mavi gözlü, yüreği çocuk bir adam gözlerini yummuştu bir kızıllıkta, ardında bıraktığı tüm yükler ve yanında götürdüğü tüm güzelliklerle.

Oysa ondan çok önce kırmızı yakmış olmalı canımı ben daha çocuktum gün batımında pencereleri buğularken nefesim. Elimdeki ilk kağıt kesiğinde döktüğüm gözyaşına karışan kırmızı sızı yer etmiştir belki yüreğimde. Belki büyüdüğümden kardeşime kalan bir kırmızı elbisenin askısında takılı kalan çocukluğum sızlıyordur. Kırmızı bir balon kuyruğuna takılmış olabilir "gönlümün kırık ucu". 

Kırmızı; seni kendine çağırır, peşinden koşturup yorar seni. tüm çabalarıma rağmen ucunu yakalayamadığım tüm fırsatlar saklıdır kırmızıda. Bülbülün kanıdır efsaneye göre gülün rengi; ne kadar koyu ise bir gülün kırmızısı o kadar çok sevmiştir bülbül onu. Çok sevilmektir belki her kırmızıdan beklediğim ve beklediğimi bulamadığım. Kırmızı aşktır diyenler yüzündendir belki kırgınlığım. Küskünlüğümün nedeni belki kırmızı ateş gibi ısıtacağına gün baterken gece ile ayazı getirmesidir.

Oysa ben geceyi severim mavininen koyu halidir gece. Kırmızı iki mavi arasındaki karar çizgisidir. Kararlarım ne kadar iyi olsa da onlara ulaşmanın zorluğundan kırmızı çizgilere uzak dururum ben. Yalnızca kısa bir anken büyüler, alır götürür, korkutur, sarmalar beni kırmızı hergünün geceye kavuşma anında. Belki de ben kavuşamadığımdan burkulur içim kırmızıya her baktığımda...

9.4.12

rahmet (hikaye vol.4)

Sevmiyorum böyle havaları! Öncesi içine işler insanın her ışıltısıyla yayılır sevinç tohumları etrafa. Sonra korkutur seni üstüne gelen gölgeler, gece oldu sanırsın yüreğinin şehrinde. Suya erişmek için duaya çıkan çiçeklerin rahmetidir gelecek olan, umut tomurcukları seslenir içinde. Sema bu kadar üstüne gelirken hüzünle nasıl akar sevgi nehri bir gönülden bir gönüle. Uzaklar yakınken bir gözkapağı gölgesinde yakınları sis kaplar muğlaklıklar ülkesinde. Bahar gelecekti hani? Onca yumuşak yüzlü beyazlıkların ardından vaadedilen cemre düşecekti; havaya, toprağa, suya...

Su erken davrandı cemreden galiba... Hasret gidermesi bitmemiş daha bu dünyayla... Nasıl ki biz hasreti aşka dahil sayan şarkılarla coşturuyoruz gönlümüzü, nasıl ki sesi oluyor sevdanın yolların tortusu, nasıl ki sen; ey yollardan gelen! Açtın kollarını bana hüzünle, umutla... Söz verişlerin var ya hani gülümsemenin kırık ucu gamzelerinin imzasıyla. İçimde yığılmış yorgun cümleleri hakettiğini söyleyen kitapların sayfaları yol oluyor sana. Hasret sevmelerden önce yerleşir yürünen yollara ki gelen rahmeti karşılamakta gecikmesin hisler festivali...

Rahmet; sevdayı beklerken dudak büküp hiçliğe akıttığımız iki damlaydı sevdiğim. "Beklemekse en korkunç haliydi yaşamanın"... Bu yağmurlar eşlik ederken bana gelişini mi haber veriyorlar yoksa...

20.3.12

bahar (hikaye vol.3)

devamı...


Oysa bahar her şeyin başlangıcıdır...

Hikayeler baharın çiçeklerinden alır giib ilhamı tomurcuklanırlar havanın sıcağına uyup ışıldayan yüreklerin üzerinde. Yolculuklar düşüncelerin varoluş aynalarıdır ve varoluşlar hiç sonbahar görmeyen çiçeklerdir. Dört teker üzerinde taşıdığı dünyalardan bihaber gökyüzüne giderken davetsiz misafir olan gazlar bir kızın umutları kanatlanıp o semada uçar.

-Ne güzel süpriz bu böyle.

Beklenmedik şeyler ya aklımıza gelmiştir ya ümitlerimizin arasına sıkışmıştır ya da göz yumduğumuz gerçekleri getirmektedirler. İyi ya da kötü olması bir sonuçtur ani olması ise sizi maskelerinizden arındırır. Süprizler kendimizi ararken bize en büyük ipuçlarını getirmektedirler.

-Seni görmek umduğumdan daha güzel.

Hisler var oldukları gibi dillendirilmemeliler o yüzden bir akıl ile aynı bedendedirler. Dil ile kalem iki kalp arasındaki perdelerin aralanacağı o güzel yolculuğun muavinleridir. Tekil sevdanızın patikasından sizi sevgi yoluna çıkarmakla görevlilerdir.

18.2.12

kuru (hikaye vol.2)


Devamı...

Aynada ruhumun aksi olsaydı, bahar dallarını görürdüm yarısı kapalı gözlerim yerine. Oysa bu soğuk beni kendime getiriyor, susuzluğunu rüyalarında dindiren gönlümün sıcağını da katıp önüne rüzgar bedenimi savuruyor. Hınzır bir gülümsemeyle yüzümde sabırsızlığım ve çekindiğim sonlar aklımı kurcalıyor. "Gibi gibi gibiyim..." diyem MFÖ tüm cümlelerimde sanki içimde tanımlanmamış tüm duygular benzetmelerin gölgesine sığınarak yaşıyor. İmrenmek hayal etmeye, o hayallere tutunmaya yetmiyor. Kimsede olan kendime istediğim gibi değil çünkü ben kuraklığımı dindirecek gözlerin yolunu adımlıyorum. Suyu bilmeyen bir yüreğin keşif yolculuğu bu.

Mecnun aştığı çöllerin aşiasıydı, Leyla'sının gözlerine olmadığı kadar aşina. Bende içimdeki kuraklığın aşinasıyım hem de bir serap bile görmeyecek kadar aşina. Düşünelerim ne kadar ayıksa gönlüm o kadar kayıptı yalan sevdalara kapıp bu yüzden hep kapalıydı. Deli rüzgarların şehrinden ufka bakardım geceleri, günün yerle buluştuğu çizgide arardım sevginin mavisini. Tüm renklerden arınan bir göğün sarındığı sevgiliyi, geceyi izlerdim. Gıpta ederdim semaya böyle güzel kavuşmalara sahip olduğu için. Vuslat dediğin hasretin eseridir. Hani üstüne küfürler yağdırılan, dağların kapattığı, günleri uzattığı söylenilen yolların eseri hasretin. Şimdi ben hasreti olmayan bir yolun yolcusuyum çünkü suyu bilmeden kuraklığı öğrenmiş bir gönlün yükünü taşıyorum.

Ellerim çimen kokuyor, kafamı yasaladığım cammış rüyayla aramdaki tek engel şimdi yine baharı meşhur diyarlardayım. Ayaklarım hala ıslak, su hala uzak...

devam edecek...





7.2.12

Islak (hikaye vol.1)

Ayaklarım ıslak, sırtımı vermişim çimlere gözlerim kapalı bir rüyanın içerisinde uyuyorum sanki. Ayak ucumda bir nehir suyu daha gelmemiş ama benim ayaklarım ıslak onun sıçrattığı hayattan besbelli. Güneş tepemde yakmadan ısıtıyor düşlerimi, yalnızlığımın koruyucusu gibi oysa etrafım gönlümün güzellikleriyle dolup taşmış gibi. Gidipte veda etmemiş birini bekliyormuşum gibi hülyalara dalmışım gözlerim hala kapalı ama bir peri görmüş misali gülümüsyorum. Yüreğim benden önce ayaklanmış nehir yolunu adımlıyor telaşesi var bir an önce beklediğine kavuşmak istiyor "oysa beklemek en kerkunç halidir yaşamanın" diyen fuzuli'ye uyuyor. Oysa benim ömrümün imtihanıdır beklemek, yolumu adımlarken bile bir sonrası için beklerim sabrederek.

Gökyüzünü bir ses kaplıyor su geliyor sansamda bir kasvet sarıyor etrafımı uyanmak istemesem de dürtüyor göz kapaklarımı kulağımdaki ses. "Molamız otuz dakikadır lütfen değerli eşyalarınızı aracımızda bırakmayınız!"

Yollar en stabil anıdır hayatın, onlar akar ve sen sabırla akışlarını izlersin. Ne koşup hızlandırabilir ne tutup yavaşlatabilirsin. Yollar var oldukları gibidir, seni de seninle yüzleştirir. Otobüsten indiğimde içimi titreten ayaz burnumda ciğerlerime inip tüm hücrelerimi ayıltmaya çalışırken gönlümü rüyada bırakmıştım ben. Heyecanla çıktığım bu yol hayra erişsin istiyorum, güzel bir gülüş birleşsin sevgimle ayaklarımı ıslatan nehrin suları sarsın etrafımı ömrümce...

devamı sonra...

16.1.12

elinin tersi




Bir andır!
Özlemin, öfkenin, sevginin, hüznün ve mutluluğun iç organlarınızdan dışınızdaki tüm ruh hücrelerinize kadar sizi sardığı bir andır!
Koyduğunun hedefler, tüm çabanız, düşünceleriniz, mantığınız, hesaplamalarınız, ihtiyatlı davranışlarınızın bir kenara çekilip yol verdiği bir andır!
Bastırılmış ya da varlığından haberiniz dahi olmayan karmaşalarınız su yüzüne çıkmak için beklediği lodosun gökyüzüne hakim olduğu bir andır!
Bir başlangıç, bitiş, dönemeç gibi gözükse de karar vermek için peşinde sürüklediği ağırlıklardan yüreğini kurtarmak için çırpındığın bir andır!
Geleceğe bakarak sindirdiğin tüm geçmişin üzerine eklemek istediklerinden vazgeçmene ramak kalan, dişlerini sıkmaktan ağrıtan bir andır!
Sevinçten sıçrayıp, çığlık atmak için etrafı kolladığın, birine sarılmak için bile adam seçtiğin, sevdiğin şeylerin farkına vardığın bir andır!
Asla konuşmam zannettiğin şeyleri paylaştığın, duyduğun, gözlerin kurudu zannederken bir şelale keşfettiğin, bunca zaman neden aramadım dediğin bir andır!

Tüm bu anlarda elinin tersini gösterip hayata okkalı bir Osmanlı tokadı yapıştıramıyorsan,
Söylenenleri elinin tersiyle itip kocaman bir kahkaha atamıyorsan,
Dudağını büzülmesini elinin tersiyle itip gözlerinin buğulusunu dindiremiyorsan,
Kurduğun tüm düşüncelerin elinin tersini gösterdin diye yıkılacağını düşünüyorsan,
Sineye çektiklerini elinin tersiyle itip şöyle içine sinen bir laf sokuşturamıyorsan,
Sevdiğin yanında olsun diye kırgınlığı elinin tersiyle itip ısrarla arayamıyorsan,
Paylaşmak istediklerinin dizildiği manav listesini elinin tersiyle itip aklına ilk geleni söyleyemiyorsan,
Nerde o bir an!
Zaten yaşamak dediğin o bir an!
İbret alacağın, gönlünün sana hakim olduğu o bir an!
Kendini elinin tersiyle itip kendin olmayı başardığın yalnızca o bir an!

8.1.12

yetinmeyi bilir misin?




Bize verilenden fazlası değil midir gözlerimizi diktiğimiz?
Oysa ne kadar rahattır durduğumuz yer gönlümüzün sıkılganlığı olmasa.
İstediğimizle olduğumuz kişi bir değilken bulunduğumuz yer tek sorun gibi gelir.
Kendi sınırlarımızdan çıkamadığımızadandır şehirleri terkedişlerimiz.
Yetinemeyiz hayatın bize biçtiği rol ile, daha fazlası yüreğimizin mi nefsimizin mi isteğidir?
Bilemeyiz...

Nefeslerimiz boğazımızda boğum boğumken,
Gökyüzü üzerimize çökmekteyken,
Yer bir bataklık gibi bizi içine çekerken,
Gözlerimizi kapattığımızda görürüz gerçeği,
Ayıkken bir kabustayızdır sanki.

Şanslar, fırsatlar, kovaladığımız parlak anılar, ulaşamadığımız hayallerimizdir.
Hayal etmek bile bir yetenek olmuş kafamızda dolaşan binlerce kurgu arasında.
Mantık çerçevesine sığdırdığımız pembe bulutların rengi değişir olmuş.
Suyun hırçınlığına kızarız iskeleleri yıkar ona ulaşmamızı engeller diye,
Oysa asıl biz onun yerini daraltırız yüreğimizden uzaklaştırarak.

Dün gece gördüğüm rüya bile suya ait olduğumu söylerken bana,
Hayatımın geçtiği karaya nasıl set çekeceğimi,
Yüreğim yalnız suya bağlıyken tüm diğer bağlarımdan nasıl uzak kalacağımı,
Kararlarımı başıboş bırakmışken bunca zaman onları nasıl sahipleneceğimi,
Hayal etmeyi tekrar nasıl öğreneceğimi,
Söyleyebilecek olan var mı?

Tüm bu karmaşanın hayatımdaki güzellik olduğunu anlamak ise bana has sanıyorum...
En büyük hayalim bir vatoz olmak... Pürüzsüz, sevecen, narin, suya ait...