şiir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
şiir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6.5.14

Sıkı dostlar; çay ve kelimeler

 
 
Edebiyat, hayatı yansıtan kelimelerden ibaret sayılamaz. O; nefes alan, dönüşen, gelişen ve zamanı kendine uyduran bir yaşayıştır. Nasıl ki insanların yalnızlığı kalabalıkları eleştirmekle çoğalıyorsa edebiyatta yalnızlığa yazılmış kelimeler dolusu çığlıkla büyümektedir.
İnsan kendi yalnızlığını şikayet ederken bile başka bir insana ihtiyaç duyar. Değil mi ki edebiyat insanın bir parçasıymışcasına yürür, o da her daim yanında olacak bir yoldaşa ihtiyaç duyar.

İnsanlar hayatta aldığı yolların her bir adımında doğayı, dünyayı, insanları, davranışları, hisleri ama en çok da kendilerini tahlil ederek, yol kenarlarına kelimeler dikmiştir. Her düşünceyi başka bir his izlemiştir ya da her his kendini ifade etmek için bir düşünce oluşturmuştur. Her halükarda insan iletişim için bulduğu her yolu süslemeyi başarmıştır. Fakat ne zaman ki dilinden süzülen kelimeleri kağıtlara dökerek dost edindi, işte o zaman edebiyat; hayatın çoğu insanın gözünden kaçan öz haline açılan büyülü bir pencere oldu…

İster Orhan Veli gibi günlük ve sert bir yansıtışla, ister Virginia Woolf gibi bir tek duygunun binlerce sayfalık sürükleyici tanımıyla, ister Hemingway’in acımasız gerçekleri yüzünüze çarpan hikayeleriyle, isterse Nazım Hikmet’in dönemleri eleştiren görüşleriyle, İskender Pala’nın tarih ile aşkı kavuşturan kurgularıyla olsun isterse.
Hatta asla okunmayacak yazılarla bile olsa hayat tanımlandıkça; biz edebiyatı, edebiyatta bizi yaşatıyor. Eski dönemlerdeki gibi ani Nisan yağmurlarının yüzümüze an be an dokunuşları gibi hissetmiyoruz kelimeleri artık, sağanak yağmur altında kaçışan insanlar gibiyiz edebiyat karşısında.
Herkes söyleyeceği söze bir kafiye, yazdıklarını okuyacak birkaç göz, duyacak birkaç kulak bulabiliyor… Ama artık, ne duyduklarımız ne de gördüklerimiz eskisi gibi hissettirmiyor bize.
 
 
“…Duymadan özgürlüğü

Devrilmiş ağacın boşluğu gibi

Yağarken

Hançer yağmuru

Zehriyle bunca dönekliğin

Bastırıp ellerini

Kardeş yarası almış yüreğine

O barış kavgası

O güzel kurtuluş için

Öpmeliydim saygıyla seni

Söyleyen ağızlara

Kurşun sıkılan

Yüce gerçekler adına.”
Tüm bunları yazdığım anda kitaplığımın raflarında elimi gezidirirken Turgut Çelik’in Gözlerinde Cağlaceviz Acısı adlı ‘Şiirler’ kitabını açtım ve “Yüce Gerçekler Adına” adlı şiiri ile karşılaştım. Daha önce işaretlediğim bu satırlar ne kadar da pürüzsüzce anlatıyor söylediklerimi…

Ne demiştim, edebiyatta bizler gibi yoldaş ister yanına. Pencere önünde bir masa, cama uzanan kiraz dalları, buğulu ya da açık bir gökyüzü, yakın ya da uzak bir su sesi, kuşların akşam ezanı seremonisi, ucu açılmış birkaç kalem, kapağına vurulup aldığın birkaç defter ve daha neler neler…

İnsan en çok bir işe başlarken güvenmek ister hayata, ‘yanındayım’ dercesine sıcak bir el tutmak ister yolun ilk adımlarında. Bir yazıya başlarken de dumanı üstünde ‘sonu güzel olacak’ diyerek tüten bir çay bardağının sıcaklığını hissetmek ister yanında.


Çay; yalnızca bizim kültürümüzde değil her çeşidiyle,her tür toplulukta kendine has bir yer edinmeyi başarmıştır. Bizdeki yeri çok daha halktan, çok daha hayati olsa da kahvenin hayatımızdaki tüm önemli ve keyifli köşelerini kapmasından dolayı biraz tartışmalıdır yeri. Öyle ki kahve
sevmeyenin damak tadından şüphe edilmektedir fakat çayı sevip sevmemeyi sorgulayan yoktur. Çünkü bizde yeni taşınılmış dört duvar bile eğer perdesi takılı ve çaydanlığın altı kaynıyorsa; orası evdir.

Aşık Veysel’in olduğu söylenen şu söz de tüm bu tespitleri haklı çıkartıyor;
 
 
 
“Benim sana verebileceğim çok bir şey yok aslında…

Çay var içersen,

Ben var seversen,

Yol var gidersen…”
 
 
Kelimelerin elini sımsıkı tutup onlarca kitabın sponsorluğunu yapan da çaydır. Yanında tatlı ya da tuzluyla, sabah kahvaltıda ya da gecenin yarısında, büyüğünden küçüğüne, kalabalığından yalnızına, çay kelimelerimiz gibi her daim yanımızdadır. Seçtiğimiz bardaktan koyu ya da açık içtiğimize, içiş şeklimizden kaç bardak içtiğimize kadar her haliyle bizi yansıtır çay.

Üzerine bu kadar yük yüklemek haksızlık belki ama dost dediğiniz de her türlü yükünüzü taşıyan değil midir? Edebiyat, dolambaçlı yollardan, başkasının ağızından ya da dümdüz hiç gocunmadan sırlarımızı döktüğümüzdür. Çay ise tüm bunları anlatırken elimizden tutup bizi cesaretlendiren dostumuz.

Çay bize bu kadar yakınken günlük hayatımızı paylaştığımız teknolojik dünyanın bundan etkilenmemesi düşünülemez tabii ki. “Çay edebiyatı” diye bir şey mevcut mesela.
Çaya Püsküvüt Banan Adam mahlaslı bir arkadaşımın seçimlerden etkilenerek kurduğu Çay Partisi bile var. Basit hayatları fantastik kurguyla birleştirerek bizlerin yerine hayatı sorgulayan Leyla ile Mecnun adlı dizide yaptıkları “Çayın kalabalıkla arası iyidir. Kahve yalnızlık ister.” tanımı gibi çaya dair bir çok güzelleme var internette.

Kısacası kendimizi ifade ettiğimiz her yerde çay kendini gösteriyor. Kelimeler de onun kokusunu takip edip kendilerini açığa çıkartmayı başarıyor.
Ne kadar yaygın kullansak da kelimelerimizi azalttıkça yalnızlaşıyoruz, ne kadar çay içersek içelim yazmadıkça hafiflemiyor yalnızlığımız. İfade edemediğimiz onlarca his, düşünce, tespit öylece birikiyor içimizde. Sesli düşünmekten bile çekiniyoruz, kuşku ve korku içindeyiz kelimelerimizi paylaşacağımız her an. Oysa edebiyat güvenmek demektir, nisan yağmurunda huzurla yürümek, gözümüzü kapatıp rüzgarı hissetmek, damlaların yeryüzüyle kavuşmasını dinlemektir. Kendimizi güvende hissetmeden söylediklerimizin hiçbiri bizi yalnızlığımızdan azad etmeyecek. Güvende hissetmekse ancak bir bardak çayın sıcaklığını hissederek ilk cümlesini yazmakta tereddüt ettiğimiz sayfa başlarındaki cesaretle mümkün olacak. Bunun için ise önce bizimle her anımızı paylaşan kelimeler ve çayın dostluğunu anlamamız gerek.

Hiçbirimizin tam olarak anlamadığı, anlar gibi yapsa dahi anlaşamadığı ama her halükarda esintisine kapıldığıderin kelimeler var hayatımızda;

Cahit Zarifoğlu’nun kelimeleri gibi.
 
“…

Deniz yüce bir soluk denizidir-rotalar denizin kendisindedir

Kaptan sancakta bir tek an yaşamak yoluna

Bütün bir ömür ağartmıştır
 
…”

Hiçbirimiz belki onun kelimeleri gibi aklımıza sızıp yüreğimizi sızlatan sözler yazamayacağız, belki yazdıklarımızın hiçbiri onun en anlaşılmaz, en sade ya da gizli kalmış kelimeleri kadar bile okunmayacak ama yazmak Onun bize anlattığı “Zarif” dünyanın ufak esintilerine ulaşmamızı sağlayacak…

İşte o esintilere ulaşmak için bir bardak çayın yanına ekleyin kelimelerinizi, üzerine binlerce tanım yüklenen ‘anlatmak’ elbet sizin hislerinizi de taşıyacak dostlar edinmiştir…
 
                                                                                                                   Yazı ve Fotoğraf
                                                                                                                     İrem Özal
                                                                                                          Turuncu Dergisi Nisan 2014

22.10.11

kaldı



gecenin sessizliği örttü üstümü
düşüncelerim ayazda kaldı
sen dalgalanırken semalarda
bahar sana hayran kaldı

gün hasretliğimin ışıltısıyla parlarken
burun sızlatan taze kokulardan yoksun
derin iç çekişlere mahkum
dağ başlarında kavrulan bir yürek kaldı

kapılar açılmazken maziye
pencerelerden sızan umut vardı
adımlarken zamanın tünellerini
nefeslerim sensiz kaldı

sarındığım tüm hislerimden arındım
anadan üryan çarpıştım yokluğunla
sıyrıldığım benlikle yüzleşemedim
aynalar sandık lekesine mahkum kaldı

gelmeyen otoüslerin durağında
eski bir semti sayıklıyorum
tabelaların küf kokusunda
güzelliğini aramak bana kaldı


16.9.11

umut

Beyaz bir sayfayla yapılacakları sayar ya şair, dilimize dolanmıştır hani ilk cümlesinden gerisini bilmeyiz; işte öyle bir şey umutlarınızdan çıkacakları tahmin etmeye çalışmak. İlk dizesinden gerisini hatırlamadığınız her şeyin olası olduğu bir şiirdir; umut. Küçük harflerle yazılan iddiasız fakat heyecanlı lafların donattığı karalama kağıtlarda yeşerir önce üzerilerine düşen damlaların tesiriyle. Gözlerinde aşikar olduğunu bile bile ellerine bulaşan kalem karası gibi saklanır çekmecelerde hatta zarflanıp sıkıştırılır bir köşeye. İmzasız ve tarihsiz bir duygunun peşine takılmış buruşuk bir kağıt parçasıdır artık gözlerinizi kapattığınızda gördüğünüz manzara. Zamanla unutmaya başlayacağınız yeşilliklerle dolu düşünce tarlalarınız hayatın akışından gizlenirken zihninizin bir köşesinde yitmeye başlayacaktır. Her içiniz yandığında gözünüzü kapatıp o çayırlara dönmek isteseniz de çiziktirdiğiniz hayallerinizden çok uzaktır ardık düşünceleriniz. Umut; ilk dizesinden ibaret bir şiiridir artık, buruşuk bir parça kağıtta hapistir. Yıllar geçer belki bulursunuz bir temizlikte ellerinize kurşun boyası bezeyen hayallerinizi. Üzerinde tarih yoktur fakat kelimeler hatırlatır size zamanın hissettirdiklerini; anımsarsınız ufak bir gülümsemeyle geçmişte kurduğunuz hayali dünyayı. Kötü bir kafiyesi olsa bile sahiplendiğiniz için seversiniz o kelimelerin dizilişini, geçmişe bakmak belki acıtmaz artık içinizi. Umut; çekmecelerde saklanmış olsa bile bir kere dökülmüşse gönlünüzden yaşayacaktır daima sizinle bir şiir ahengiyle...

4.8.11

kelimeler

kelimeler kapıları aralayan ufak esintiler gibiler
içinzdeki tüm duyguları tetikler, sizi sürüklerler
merakınıza yenik düşersiniz yaşarken
gülümsemek der biri gidersiniz peşinden

kelimeler kapıları yüzünüze çarpan esintiler gibiler
heveslenip adım atacağınız an sizi engellerler
yeşermesine izin verdiğiniz tüm duygulardan
illallah edinceye kadar bıkmazlar kovalamaktan

18.7.11

sonsuza kadar

sonsuza kadar        18.7.11

akşam ezanı  iki yakadan yükselir
bir yakadan Allah bir yakadan Ekber
köprünün ışıkları yanar birer birer
deniz... denizin ortasında bir beşer
hayatın ortasına düşmüş gibi şaşar
denize bir ufak tebessüm atar
acır da kapmaz martılar
bırakır süzülsün sonsuza kadar...

26.6.11

yetmezmiş

ne yollar ne de yıllar yetmezmiş anlamaya
eğer insan görmek istemiyorsa
aldanmışsa bir kere kendi aynalarına
haklı çıkmak önemliyse herşeyden fazla
geçip gider önünüzden tüm gururuyla
ezip geçer gibi karşısındakini adımlarıyla
söz bıçak yarasından derin izler bırakır da
hissettirmeden içten içe kanar ya yıllarca
kendine aldanmışlara tesir etmez boşa yorulma...

9.6.11

müebbet

uyum sağlayabildiğim tüm düşünceler içerisinde yalnız kalıyor hislerim.
çünkü hayattır onlara uyması gereken, rüzgarında savrulmayı isteyen.
düşünce hücrelerine hapsettim hislerimi, mahkum ettim yalnızlığın özüne.
hayata düşüncelerimle uyum sağladım  maskeler buldum hislerimin yerine.
gülümsedim, hatta kahkaha attım bir çok kere yalan yere.
ağlayamadığımı fark ettiğim an bir çok soru doldu zihnime,
sarıldım kitaplara, filmlere, başkalarının hislerine.
hayatı yoluna sokayım, kendimi tanıyayım derken yabancılaşmışım özüme,
unutmuşum beni ben yapan bir damlanın boşluğunda yitip gidebileceğimi de.
hisler suyun uyumuna benzer, hayat onlarla savrulur ama yine de yolunu bulur.
şimdi azad etsem de hislerim ürkek, toy yine incinirlerse sonu olur müebbete yol.

28.5.11

kanaat

güneşin ardından gükyüzü bulutlanırsa, ardından minicik damlalar görünmeden düşerse yanağına; kaçışıp saklanma! hisset; sıcaklığına tüm hücrelerinle ruhunu açtığın dünyanın gri halini! mavinin yansımalarla, dalgalarla dansını izlerken aydınlıkta hisset; puzlu günlerde içindeki karmaşanın taşkın sularını. derin bir nefes çek kavuşmanın verdiği beş kuruşluk hazzı, sonrasında esen poyrazın iliklerine işlediğinde dişlerin takırdayana kadar titremeyi unutma! göz gezdirdiği, önemesemediğin hatta kapağını açmaya değer bulmadığın kitapları yüreğine benzet aralık akşamlarında. küskünlüğünü nasıl dile getirirsen getir el yazın sana has dilindir, ne yazarsan yaz/sözle/çal okunmaya değerdir.  ne demiş şair "gözlerimizin rengi her ne kadar farklı olsa da göz yaşımız aynıdır." güneşi paylaşırken binbir haşeratla bulutları görünce derdine bürünüp sokakları dışlama, onlarda oyunun bir parçası kırık dökük kaldırımlarıyla ortak attığın adımlara. düşen üç elmanın paylaşırken ikisini güzelliklerle güvensizliğin dibine vurduğunda kendine saklama! değer ver kendine paylaşırken de! yılın ilk karpuzunu keserken göbeğinden ince bir dilim at ağızına, içine işleyen sıcak budur hayatın gri noktalarında!

14.5.11

namaz

ince bir köprüde ilerliyordum, kapı çarptı bir yerlerde, irkildim içten içe
yolumda sendeletmedi irkilmem, yolum uzundu nefesim az
aşağıya bakmamaya çalışıyordum vadinin uğultusu vermiyordu rahat
her adımda uçsuz bucaksız denizleri düşlüyordum ümitle.
sona yaklaşırken köprüde yavaşlıyordum yolu düşünüyordüm
ne kadar çetin geçse de ne kadar huzurlu olduğumu.
vadi gözümde küçülürken bir sağıma bir soluma baktım
bir kaç sözcük mırıldandım  karaya adım attığımda yere çöktüm
parmaklarımı toprakta gezdirerek bahşedilen nefesi içime çektim
başım önde toprağa bulanmış ellerimi haaya kaldırdım
her gün zihnimde geçtiğim bu köprüyü zamanı geldiğinde
vadi uğultusunun yerine çığlıklar yükseldiğinde
Rabbim tez geçmeyi nasip etsin diye...

9.5.11

aitlik eki

shaip olduğumuz birşey varmış gibi bu dünyada ne çok kullanıyoruz aitlik ekini.
hiç düşünmüyoruz ne kadar zordur bir yere ait olmak halbuki.
nefes almanın ritmine kapılmış yaşıyoruz işte nihai zannederek dünyayı.
yerin yurdun varsa bir kapta ekmeğin tamam diyorsun işte evim.
senin olan nedir peki, seni sen yapan, sana ait olan ne, senin ait olduğun ne?
neresde ayakların yere bastığın zaman kucaklıyor gibi hissediyorsun?
hangi ses içinde yankılanıyor, hangisi üzerine üzerine geliyor?
sahip misin kendi benliğine hergün eksiklerini sayarken kendine?
aynaya baknmanın yettiği ne malum seni göstermeye?
annen baban bile çaba göstermeden senin değilken bu tafra kime?
ait olmak, bağlanmak gönülden şöyle ince ince,
dost demek birine yeter mi ki aitlik ekine, demekle olunur mu arkadaş bile?
şehrin sınırları sarar etrafını, kovar seni sahteliklerin tükendiğinde.
sahici bir mahal ister yüreğin kendi olmak için,
akıp gidebilmek, taşıp dağılabilmek ister.
zorluğuna bie gülümseyerek katlanır ait olduğu yerde.
bağlanmak en çılgınların işidir asıl, çünkü en zorudur yaşamanın.
nefes alması kolayken sıyrılıp kaçması zordur kendinden.
ait olmanın, hissetmenin ve hissettirmenin aslı kendin olmaktır,
ayna dediğin sima ise denize baktığında gördüğün/m de yüreğin yansımasıdır.

4.5.11

kent

bir kente aşık olmak,
içinde nefes aldığın sınırlarla boğulmamak,
küfretmeden uyanmak bir güne ,
alışkanlıklardan uzak bir sevgiyle bağlanmak.

hergün seni aynı çehreyle karşılayan bir eş gibi
her kırışıklığı bir başka sorun sanki
her adımda yorsa da seni
çözümü yine onda nefes almak belli ki.

10.4.11

haketmeyen

sevgiyi haketmeyenleri gördükçe yalnızlığım büyüyyor
bende haketmeyeni sevecekmişim korkusu kaplıyor etrafımı
karanlıklarım koyulaşıyor...

sövdüğüm bütün adamlar diziliyor önüme bir bir
seç diyorlar gözyaşınla büyüttüğün çiçekli bahçeni emanet edeceğin hayini
hayallerimde büyüttüğüm anlar gelir geçer gözümden bir bir
hüzne giden yolu adımlarım bir bir...

acının köklerini kuvvetlenir ümitlerime sırtımı verdikçe
mutluluğun sahte yüzü boyar gözümü duduaklarımda çilek tadı
güneşe gülümserim yüzümü okşar nisanın yalancı rüzgarı...

başlamamış hikayelerim vardır yaslarını tuttuğum
af dilerim bir bir geri dönmezler gönlüme
dilim pervasızca, kendinden emin savurur kelimelerini
şarkılara eşlik eder "anlamak çözmeye yetmez ki!"

5.4.11

ey dünya...

seni bırakıp giderler bilir misin ey dünya...
arkasından bakanlarda kalır bir gözü adamın
arkasından baktıranlardadır gönlün diğer yarısı
ağlatanlar inadına, güler senden giden ey dünya...
kahkaha acının en kızgın ilacıdır inadına kanatır
bir kurşun saplanır feleğin orta yerine adamı sallandırır da sallandırır
döner durur bir çemberde sende kalan ey dünya...
yoksuldur sevgiden bir demire sarılıp yatar
adam yalnızlığı soğukta dişlerini sıkarken anlar
kanar dudakları adamın senden giderken ey dünya...
küfür düşmez dilinden der ki; hırs bile nefisle kolkola!

31.3.11

nisan

nerden nereye diyorum kendime
aylar birbirini kovalarken sen adım attın hep ileriye
geldiğin yer geçip gittiğinden ileride
bunu hep hatırlat kendine

diyorum ki tüm boyun ağrılarının nedeni bakmaktır geriye
artık istediğin yerdesin hayattan yüzünü çevirme
başarman gereken daha çok şey varken küsme
küsme yapamadıklarına yeterince uğraşmadığını bildiğin halde

çabalamak yeterli değil bazen ulaşmaya
unutma zaman acıtarak iğleştiren bir ilaçtır
hesap sormaya kalma kendinden daha fazla
yaşa git işte yolunda sular gibi huzurla

acısını çıkardım acılarımın de
bu seneyi kendime ayırmıştım
boşaldım doldum arındım de
en iyi bildiğin şeyi yap kendini ikna et yine

herkesin senden yana ümidi bolken
hayal fakiri olduğunu unut sende
her şey demekten vargeç artık
kavuçmaktır hayat istediğin birşeye

lale mevsimi geliyor boğazın şehrine
erik ağaçları rüzgara direniyor beyaz çiçekleriyle
olmayan hırslarının acısını çekeceğine
yaşa git işte sular gibi sende

11.3.11

gitmenin sonu

hep diyorum gitmekle kaçmak arasında bir fark vardır diye.
kaçan arkasına bakar birisi kovalıyor mu diye
giden arkasına bakmadan yürümeye çalışır hasret ağır basmasın diye.
gitmenin ağırlığı asıl yol bitince basar üstüne
çünkü yol bitince geri dönüş başlar
ve giden dönmek istediğinden emin değildir hiçbir zaman.
geri dönüşünü bekleyen varsa hele
daha yolu adımlarken çökmüştür dönüşün kararsızlığı gökyüzüne
kaplar düşüncelerini kara bulutlar
gün batar arkalarından ışıltısını göremezsin.
gideceğin yere varmadan başlar düşüncelerin bulanmaya
yolun sonundadır gözün daima ne yürüdüğünü anlarsın ne yorulduğunu
yeni bir yerde olduğunu bile farketmeden öylece geçip gidersin hayatının önünden.

26.2.11

yeşil kuşak

su bugün yeşilleri giymiş
tabanıyla hemhal olmuş dalgaları
şahlanan bir ata benzer halleri
rüzgarda uçuşan yelelere özenmiş damlaları,
bazen avucuna sığacak zannedersin
oysa şimdi taşkınlığı sarmış kıyıları.
 
tuz kokusundan uzaklaştıkça
yaklaşır birbirine kıyılar, örtünür sisle
deniz bir kuşak misali dolanır beline
martılar gezinir göğün dağılan renklerinde
beyazın zamanda gezindiği tüm tonlar önlerinde.

23.2.11

deniz

19.6.2009

deniz

deniz görünse şimdi yine


göz kapaklarımın ötesinde...



yorgunluğum çökse batık gemilerin mahaline

hazineler ümidim olsa geleceğe yine...



bir günbatımı da yakamozlarda bitse

kızıllığın maviyle kavuşmasını izlesem bir kere...



cesaretim, özlemlerimim kadar göçlü olabilse

hayatı kandırıp denize açılabilse...



biri çağırsa beni rüyalarımda

suyun sesini fısıldasa biri kulağıma...



gökte uçarken rengarenk bir kanatla

konsam dalgaların kumsalına...



bir fener kurak yüreğimi aydınlatsa

karanlığa inat pusulam olsa ...

çooook eskilerden

eskiden myspace vardı kalktı bu da oradan, eskilerden bir alıntı...

19.6.2009

duyguların karıştığı kelimelere uzaklaştığı bir hal


kaleme ne kadar hasret kalsada kağıt bu ona hak

zamanın geçişini izlemek batıyorsa gözüne

yüreğin incinmişlik çatlaklarıyle dayanırsa hüzne

hislerin çağlayanı çaresiz kuraklığa gebe



yalnızlığın karmaşasında saptığın sokaklar

zenginliğin olur bir gün belki seni anlar soranlar

cevapların kuytularını öğrenmek istemezsin belki

hikayeler renklerini duygulardan alır sen maviyi seçersin belki

30.1.11

ve...


akıp giden hayat ansızın siliyor yüzleri ömrünüzün gelecek sahnelerinden...
oynanması muhtemel sahnelere ait beklentinizle kalıyorsunuz bir başınıza...
ömrünüzde bir kez gördüğünüz sima bile kazınıyor sanki göz hizanıza kaybettiğiniz anda...

ufak tefek telaşlar iteliyor sizi yürürken arnavut kaldırımlarında...
ayağınıza takılan taşlar hatırlatıyor tökezlediğiniz tümsekleri hatıralarınızda...
uzayıp giden yollardan yürüyenleri görünce anlıyorsunuz siz takılıp kalmışsınız ömrün kör noktasında...

ve...
bir dönüş, kavşak ya da her ne derseniz bir başka yol çıkıyor karşınıza...
olmaz dediğiniz oluyor sandığınızda bir boşluk karşılıyor sizi hayallerinizin havaalanında...
sarıyor sarmalıyor sizi derin derin soluyorsunuz boşluğu tüm yorgunluğunuzu salıyorsunuz semaya...

bir bakmışsınız o boşluk doldurmuş içinizdeki kalabalıklara ait koltukları...
gürültüden eser yok, tahammülünüzün son kullanma tarihi geçeli çok olmuş...
yalnızlık kanınıza işlemiş, yüzünüzdeki hüzün başka diyarlara yelken açmış...

ve bir dönüş vakti...
içinizdeki heyecanlı kıpırtıların huzursuz sesleri tırmalar kulaklarınızı...
boşluğunuzla barışmışken sizi yüzünüze çarpar bir poyraz bir iki damla dolu yağar üzerinize...
birileri der ki "zaman geçer gider beklemez"
ve...
bir siz kalırsınız geriye boşluğuyla yüzleşemeden boşluğunda çırpınan...
aynadaki huzurlu tebessümün anlamsızlaştığı an;
kaptansınızdır yeniden yeni bir girdabın batmayan gemisinde...

23.1.11

YALNIZLIK~~YAZMAK

yalnızlığın yaşamasını değil yazmasını seviyorum...

harflerin yanyana gelişinden çok derin gizlere erişecek gibi hissettiriyor..

yüz yıllarca süren bir hükümdarlığın kapılarını aralıyormuşcasına büyülüyor...

üst üste dikilen anıtlarda yazılan hikayelerin kahramanları sanki karşınızda duruyor...

etrafınızda kendi örmediğiniz duvarların basık kokusu varken sizi hayallerinizin ferahlığına yöneltiyor...

hayallerse geçmiş yüz yıllar kadar uzakken efsaneler kadar gerçek hissttiriyor...

yalnızlık yazıldıkça zenginleşiyorken yaşadıkça derinleşiyor.
birine yerleştiğindeyse kurtarılmak için bir kahraman bekliyor...