Uzaklardan ıslık çalan rüzagar dişlerimi tıkırdatıyorsa eylül gelmiş demektir diye düşündü saçlarını ensesinde toplarken. Cama doğru yürürken bağladığı sabahlığına sıkıca sarındı, gün batımını süzerken gözleri perde aralığından. Işıkları açmak külfet gibiydi odanın loşluğunda gökyüzünün düşüncelerini okuyabiliryorken hala. Üç gündür çıkmadığı evden bunalmıştı, oysa onu asıl bunaltan dışarıdaki durumlardı. Apartman kapısının önünde dizlerini göğsüne doğru çekip oturmuş birini gördü. Şüphe ve gerginlikle yüzünü görmeye çalışırken cama doğru baktı bitkin delikanlı. Telaşla perdeyi çekti, aynada sabahlığına bakıp eline ilk geçirdiği hırkayı üzerine giydi. Saçını açıp tekrar toplarken kendi kendine söylenmeye devam etti. Apartman önüne çıkmak için bile ayakkabı seçmek zorunda olmasına sinirlendi, ayakları dolana dolana inerken trabzanlara vurup şıkırdayan anahtarın sesi yankılanıyordu.
Camda onu görmek tüm günü orda geçirmesine değerdi, ah bir de gülümsemiş olsaydı. Apartman önünde park etmiş jipin dikiz aynasında saçlarını düzeltmeye çalıştı, gözlerini ovaladı. Kazağını aşağı doğru çekiştirirken heyecanı ile birlikte solan az önce oturduğu eşikteki bir demet papatyaya baktı. Onları verip vermemekte kararsızken papatyaları ne kadar çok sevdiğini aklından geçirdi, zaten verebilecek başka bir şeyi de yoktu. Ona neler söylemek istediğini ancak papatyalar dillendirebilirdi, içinden teker teker kelimeleri sıraya dizdi Onu görünce dağılacaklarını bile bile.
Gelmesini bu kadar beklemişken nedenini sormanın ne kadar saçma olduğunu bilse de yine de soracaktı. Çünkü söylemek ve duymak bilmenin su yüzüne çıkmış halidir. Apartman kapısını açmadan derin bir nefes aldı, kendi haline güldü cam kapıdaki yansıması arasından gördüğü yüze içli içli bakarken. Arkasına bastığı ayakkabılarını sürükleye sürükleye elinde solmuş bir demet papatyayla bekleyen bitkin delikanlının yanına gitti. "Ne kadar zamandır burdasın?" ilk cümle olmayacak kadar çiğ kalmıştı ama sorulmuştu bir kere. Telefonuna bakmadığı için gelmiş olduğunu tahmin edebilirdi ama şaşkınlık anları her türlü destekleyici soruya muhtaçtır. Bu baygın tatlı bakışlara yüreğinin muhtaç olduğu gibi.
Neden ilk düşündüğü şey "böyle üşüyecek" olmuştu ki, O sabahtan beri bu taşlıkta bir kez camdan baksın diye beklerken, her apartmandan çıkana adını söyleyip daire numarasını sorarken dişleri birbirine vurmuştu oysa. Utangaç utangaç bakması beklemenin her anını silip yerine mutluluk bahşetmiyor olsa neler söylerdi kim bilir. "Üzmüşler seni." diyebildi sadece gerisini bir dağa yaslanıpta efsanesini anlatır gibi büyük bir iştahla içini döken sevdiğinin diline bıraktı. Sıra ona geldiğinde neler söylemesi gerektiğini düşünüyor ve heyecanla atan kalbini dizginlemeye çalışıyordu dolu dizgin sözleriyle dünyayı süsleyen sesler içerisinde.
Bilmediğini düşünerek tartışmanın, Ona yapılan haksızlığın, anlayışsız insanların acıttığı tüm düşüncelerini dillendirmiş rahatlamıştı. Oysa hepsi tek bir sözle yatışır, uzaklaşırdı. Taşlıkta dipdibe otururken içi ürpermesine rağmen gıkını çıkarmıyordu aklı kucağındaki papatyalardaydı. "Bana mı onlar?" dedi cesaretlendirmek için delikanlıyı. Sıra Ondaydı buraya kadar gelip saatlerce beklediyse belki de duymak istediklerinin sırası gelmiştir diye düşündü.
Papatyaları ne kadar çok sevdiğini söylemiştin bir keresinde seni neşelendirirler diye düşündüm diyebildi. Daha fazlasını söylemek istiyordu paptayalara ne kadar çok benzediğini mesela, narinliğini, canlılığını, beyaz tenine uyum sağlamak için her rengin yarıştığını söylemek istiyordu. Telefonunu açmayınca seni çok merak ettim, ayrılacağını söylediler, aramadık insan bırakmadım adresini buldum, yanında olmak istedim, aslında ben hep yanında olmak isterdim dedi. Mahçup bir gülümesmeyle karşılanan sözleri cesaret verdi yüreğine. Burda senin pencereye çıkmanı beklerken aslında bir ömür gelmeni beklediğimi düşündüm. Ne gün batımları geçti yüzünü daha tanımıyorken hepsi adım adım, damla damla seni biriktirdi sanki bana. Uzun zamandır söylemek istediklerim var sana ama korktum güneşimin batıp bir daha doğmayacağından, doğan güneşi beklerken sözlerimden esen rüzgarların seni benden uzaklaştıracağından diyebildi. Daha bir kere gözlerine doya doya bakmadan hem de, çünkü korkmak sevginin üstüne titremekti .
İçimi titreten rüzgarlar söylenmeyen sözlerdendi asıl, beni üzen senin yanında kalamamaktı belki söylenen sözlerin ağırlığındansa diye düşünürken papatyalarına sımsıkı sarılmıştı. Mahçup mahçup ayakkabılarını izleyen delikanlıyı süzerken bir şeyler söylemesi gerektiğini hissetmiş olacak ki "Beklemek en çok bana zor, her an gözüm ufukta bir lakırdı aramaktan yüzümü kalbime çeviremedim." dedi ne söylediğini kendi bile bilmeden. Gözlerini yumdu sözleri dağılıp gizlice Onun kalbine sızsın başka kimse duymasın istedi. Gizlenmektir belki de sevmek sevdiğinin kalbinde gömülü bir define olmaktır.
Eğik boynunu havalara çıkaran, siğnesine buz gibi eylül ayazını ilmek ilmek işleyen bir cümle duymuştu ki tüm ilanlardan daha açık, daha berrak bir sevgiyi yüklüydü. Artık tutamazdı gönlünden diline gelenleri, dağınıkta olsalar rüzgara karışıp cihanda nam salmalıydı sevgi. Dökülen yapraklar itelenmeden bir yaşlı çiftin bastonuyla duymalıydı korkudan kuytulara gizlenmiş bir sevginin haykırşlarını. "Doya doya gözlerine baksam bir ömür, hiç kış görmese yüzünde açmakta olan gül. Cihan güzelliğin özünü sende görür, çünkü bahar yalnız bir gülüşünle mümkündür." söylemek istedikleri böyle bir şeylerdi. Çoğu böyle söylenemese de şair olmak her aşığın kalbinde yatan gizli bir hazinedir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder