1.11.12

eksik bir şey


Gözlerim derinliklerde birbirini kaybetmiş balıklar gibi korkulu, cesaretli ve yıkılmış bakıyor önümdeki bardağa. Bu masaya oturmayalı aylar oldu, bıraktım ben, tövbe ettim. Nedeni değil ama sebebi o. O; derin gözleriyle ruhumun sahiline hiç dalgası deymeyen, yüreğinin enginliğine ulaşamadan kaybolduğum. Anlam nedir ki? Hayatın anlamından bahsediyorum, yaşamanın manasını çözdüğünüz an öyle bir dönemeçtir ki arkanıza bakmak istemezsiniz. Ben döndüğümde ardımda bakacak bir şeyim bile yoktu.

Onu ilk ben gördüm, ilk ben gülümsedim ona ama göremedim içindeki pürüzsüz, saf maviliği. Anladığımda ise sevgi, uzak bir rüyadan kaçıp daha uzaklara saklanmıştı. Onun gözleri Güven'in ruhuna demirlemişti. Sevgi öyle bir şey ki umut dediğiniz hiç tükenmiyor, sevinçle "evet" dediğinde bile kahrolmak yerine mutlu diye gülümsüyorsunuz. Güven kocaman elleriyle onun narin parmaklarını sarmalarken yanlarında durmak kendine eziyet etmek değil de ne?!

Upuzun bir yolda yürüyor ayaklarım, ben bu masada mıh gibi kalmışım. Rakı beyaz mı, su şeffaf mı? İçsem geçmişteki gibi, kendime mi, ona mı ihanet etmiş olurum? Sebebim bir gülüşüydü, yine öyle mi olur acaba? Düşünüyorum; Güven dönmeseydi ne olmasını bekliyordum? Bir kavga ile aşkından vazgeçecek biri olsa sever miydim onu böyle!

Güven iki aydır yurt dışındaydı, bir kez ağlamadı. Her dertleştiğinde ümitli, anlayışlı ama gururundan asla taviz vermez haldeydi. Her gün aradım, destek oldum, sinemaya götürdüm. Hayatımın en güzel günleriydi, ilk defa ümitlenmeye bu kadar yaklaşmıştım. Belki dediğim bir an "Seni üzmek benim aklımın ucundan geçmezdi." dedim. O ise "Arkadaşlığın çok değerli yanlış anlaşılmasını istemem. Bundan sonra eşimin arkadaşı olarak kalsan daha iyi olur." diye cevap verdi.

Kalbinin nerede olduğunu insan sökerken anlıyor. Öyle bir acıyor ki, kızgın şişle delseler bayılırsın acıdan, bu acı ise her saniyesi katlanmaya değer. Onca acıdan sonra ise yerinde durmasının bir anlamı kalmıyor söküp atıyorsun. Bugün aradım meşgule attı, iş yerinin önündeydim telaşla çıkıyordu. Takip ettim, eve gitti, sürekli telefonuna bakıyordu. Kapıdan çıktığında öyle güzeldi ki, ne derler "bir bahar günü gibi"; toz pembe uzun bir elbise giymişti, saçları omuzlarından havalanan bir güvercin sürüsü gibiydi, rüzgardan savrulan şalı dünyayı sarmalayan bulutlardı sanki.

Arabayı sahile sürdü, inmeden rujunu tazeledi, kalbim artçı depremlerde sarsılan evleri andırıyordu. Yatlara doğru yürüdü, yerlere güller saçılmıştı sanki hepsi benim çalınmış baharımdı. Güven dizlerinin üzerindeydi, af diliyordu belli ki. O dimdik, merhametli, özlem dolu ama mağrur duruyordu karşısında. Cebinden istiridyesi içinde bir inci tanesi çıkardı Güven.

İnci nasıl oluşur bilir misin? Nisan yağmurlarından bir damla girer istiridyenin içine ve öyle bir acı verirki ona, acısını dindirmek için bir salgı salgılar, bunların birleşimi inciyi oluşturur. Ne kadar acı çektiyse o kadar pürzsüz bir inci oluşur. Ellerindeki istiridye bendim, ben olmak isterdim. Şimdi bu bardağı içmeye karşı gösterdiğim cesareti karşında öyle dizlerim üzerine çökmek için gösterebilseydim. Şimdi omuzlarından teninin kokusuna doyan ben olabilseydim.

Aşkı bana sen öğrettin, Güven'i severken. Bulmadan kaybetmenin acısında kavrulduğumu görsen, gözünden düşecek damla hatrına gözlerimi feda edecek kadar çok sevdim seni. Eksik bir şey olacak hayatımda hep, her şeyim eksik kalacak, aşkı bilmenin yetmediğini ispatlar gibi. Şu bardağa sarılmadan acısının bile tadına vararak kazıyorum seni ruhuma.

Hiç yorum yok: