17.10.11

kişisel marka



Marka olmak hem çok kolay hem zor şu devirde. Reklamlar sayfamda da paylaştığım gibi çeşit çeşit alanda milyonlarca reklam var. Kısa, orta ve uzun dönemli hafızamıza seslenmekte ve zihnimizdeki yerlerini kuvvetlendirerek taleplerimizi sürekli kılamaya çalışmaktadırlar. Peki ya kişisel markalarımız?

Ünlüler aleminde gördüğümüz gibi hiçbir işi tam yapmasalarda bilinirlik düzeyleri çok yüksek insanlar bulunmakta; iyi ya da kötü anılmaları farketmez. Sosyal hayatımızda bile facebooktaki arkadaş sayımız, twitterda followerlarımız, sayfalarımızın beğenilme sayıları, retweet edilen tweetlerimiz, sözlüklerde aldığımız artı oylar, formsquarede aldığımız rütbeler, kazandığımız ödüller...v.s.

En küçük destek ayrıntısı bizim yaptığımız iş ya da içinde bulunduğumuz durum her neyse ona karşı olan motivasyonumuzu entkilemekte. Hepsi onaylanma duygumuz kaynaklı durumlar. Bir taraftan da muhalif seslere olan hayranlığımız var tabi. Herkese karşı gelen başarılı olan insanlara karşı gıpta ediyor, onların başarı hikayelerini okuyor fakat sistem içerisinden çıkmak konusunda hiç bir atılımda bulunmuyoruz. Kimimiz dijital sosyalliği sınırlı kullanıp hiç bulaşmıyor, kimimiz kilitli hesaplarla geziniyor, kimimiz paylaşmak adına tüm hayatını ortaya saçıyor. Hepsi kişisel markamız için farklılaşma isteğimizin sonucunda seçtiğimiz stratejiler.

Biz kendimizi nerede görmek istiyoruz? İnsanların bizi nerede görmelerini istiyoruz? İnsanlar bizi gerçekte nasıl görüyor? Biz başkalarını nasıl görüyorz?

Tanımlamalarımız beynimizdeki kodlar gibi; hani facebookta tüm "kanka"larını kardeş olarak ekleyen liseliler gibi. Hayatımızı önümüze çizip gelmiş geçmiş gelecek hesapları yapmadan özgürce yaşayamıyoruz artık. Etrafımızdaki herkes bir tanımlama bekliyor, duygularımız bile bir isim, bir konum istiyor zihnimizde. Tanımlar rastgele kullanıldıkça içleri boşalıyor ve verdikleri his zayıfladıkça zihnimizdeki konumlarda sarsılmaya başlıyor.

Psikologlar şuan en çok kazanan insanlar çünkü insanları kafası çok karışık. Aynaya baktığınızda kendinizle barışık olmanız gün geçtikçe zorlaşıyor. Paylaşımlarınız arttıkça kendi öz değerinize sakladığınız güven ancak etrafınızdan destek bularak güçlenebiliyor. Hesaplaşmanızın asla bitmediği geçmiş ve gün geçtikçe bulamadığınız işler ya da içinde bunaldığınız işler dolayısıyla stresle dolmaya başlıyor. Aranmak, bulunmak, keşfedilmek isteğiniz artarken kişisel gelişim kitapları herkesten bir lider yetiştirmeye kalkarak tatminkarlık duygusunu, takım içersindeki uyumu yok ediyor.

"Erkeklere elinin kiri, kızlara evinin direği" diyerek yetiştirilen nesillerde boşanmalar had safhaya giderken evlilik yaşı bir taraftan 30lara kadar geciktirilirken bir taraftan 18e düşmekte. Okumaya kendini adayan "marka" olmayı hırslarıyla karıştıranlarla okumakla birşey olamayacağını düşünüp erkenden bir "düzen" kurma telaşesinde olanların  çatıştığı bir devirdeyiz. Ortada sıkışanlar ise tüm değerler sorgulanırken sahip çıkmaya çalıştıkları benlikleriyle var olma çabasındalar; benim gibi...


Bu yazıma ilham veren Pınar Kılıç hocamın ödevidir.

Hiç yorum yok: