Edebiyat, hayatı yansıtan kelimelerden ibaret sayılamaz. O; nefes alan, dönüşen, gelişen ve zamanı kendine uyduran bir yaşayıştır. Nasıl ki insanların yalnızlığı kalabalıkları eleştirmekle çoğalıyorsa edebiyatta yalnızlığa yazılmış kelimeler dolusu çığlıkla büyümektedir.
İnsan kendi yalnızlığını şikayet ederken bile başka bir insana ihtiyaç duyar. Değil mi ki edebiyat insanın bir parçasıymışcasına yürür, o da her daim yanında olacak bir yoldaşa ihtiyaç duyar.
İnsanlar hayatta aldığı yolların her bir adımında doğayı, dünyayı, insanları, davranışları, hisleri ama en çok da kendilerini tahlil ederek, yol kenarlarına kelimeler dikmiştir. Her düşünceyi başka bir his izlemiştir ya da her his kendini ifade etmek için bir düşünce oluşturmuştur. Her halükarda insan iletişim için bulduğu her yolu süslemeyi başarmıştır. Fakat ne zaman ki dilinden süzülen kelimeleri kağıtlara dökerek dost edindi, işte o zaman edebiyat; hayatın çoğu insanın gözünden kaçan öz haline açılan büyülü bir pencere oldu…
İster Orhan Veli gibi günlük ve sert bir yansıtışla, ister Virginia Woolf gibi bir tek duygunun binlerce sayfalık sürükleyici tanımıyla, ister Hemingway’in acımasız gerçekleri yüzünüze çarpan hikayeleriyle, isterse Nazım Hikmet’in dönemleri eleştiren görüşleriyle, İskender Pala’nın tarih ile aşkı kavuşturan kurgularıyla olsun isterse.
Hatta asla okunmayacak yazılarla bile olsa hayat tanımlandıkça; biz edebiyatı, edebiyatta bizi yaşatıyor. Eski dönemlerdeki gibi ani Nisan yağmurlarının yüzümüze an be an dokunuşları gibi hissetmiyoruz kelimeleri artık, sağanak yağmur altında kaçışan insanlar gibiyiz edebiyat karşısında.
Herkes söyleyeceği söze bir kafiye, yazdıklarını okuyacak birkaç göz, duyacak birkaç kulak bulabiliyor… Ama artık, ne duyduklarımız ne de gördüklerimiz eskisi gibi hissettirmiyor bize.
“…Duymadan özgürlüğü
Devrilmiş ağacın boşluğu gibi
Yağarken
Hançer yağmuru
Zehriyle bunca dönekliğin
Bastırıp ellerini
Kardeş yarası almış yüreğine
O barış kavgası
O güzel kurtuluş için
Öpmeliydim saygıyla seni
Söyleyen ağızlara
Kurşun sıkılan
Yüce gerçekler adına.”
Tüm bunları yazdığım anda kitaplığımın raflarında elimi gezidirirken Turgut Çelik’in Gözlerinde Cağlaceviz Acısı adlı ‘Şiirler’ kitabını açtım ve “Yüce Gerçekler Adına” adlı şiiri ile karşılaştım. Daha önce işaretlediğim bu satırlar ne kadar da pürüzsüzce anlatıyor söylediklerimi…
Ne demiştim, edebiyatta bizler gibi yoldaş ister yanına. Pencere önünde bir masa, cama uzanan kiraz dalları, buğulu ya da açık bir gökyüzü, yakın ya da uzak bir su sesi, kuşların akşam ezanı seremonisi, ucu açılmış birkaç kalem, kapağına vurulup aldığın birkaç defter ve daha neler neler…
İnsan en çok bir işe başlarken güvenmek ister hayata, ‘yanındayım’ dercesine sıcak bir el tutmak ister yolun ilk adımlarında. Bir yazıya başlarken de dumanı üstünde ‘sonu güzel olacak’ diyerek tüten bir çay bardağının sıcaklığını hissetmek ister yanında.
Çay; yalnızca bizim kültürümüzde değil her çeşidiyle,her tür toplulukta kendine has bir yer edinmeyi başarmıştır. Bizdeki yeri çok daha halktan, çok daha hayati olsa da kahvenin hayatımızdaki tüm önemli ve keyifli köşelerini kapmasından dolayı biraz tartışmalıdır yeri. Öyle ki kahve
sevmeyenin damak tadından şüphe edilmektedir fakat çayı sevip sevmemeyi sorgulayan yoktur. Çünkü bizde yeni taşınılmış dört duvar bile eğer perdesi takılı ve çaydanlığın altı kaynıyorsa; orası evdir.
Aşık Veysel’in olduğu söylenen şu söz de tüm bu tespitleri haklı çıkartıyor;
“Benim sana verebileceğim çok bir şey yok aslında…
Çay var içersen,
Ben var seversen,
Yol var gidersen…”
Kelimelerin elini sımsıkı tutup onlarca kitabın sponsorluğunu yapan da çaydır. Yanında tatlı ya da tuzluyla, sabah kahvaltıda ya da gecenin yarısında, büyüğünden küçüğüne, kalabalığından yalnızına, çay kelimelerimiz gibi her daim yanımızdadır. Seçtiğimiz bardaktan koyu ya da açık içtiğimize, içiş şeklimizden kaç bardak içtiğimize kadar her haliyle bizi yansıtır çay.
Üzerine bu kadar yük yüklemek haksızlık belki ama dost dediğiniz de her türlü yükünüzü taşıyan değil midir? Edebiyat, dolambaçlı yollardan, başkasının ağızından ya da dümdüz hiç gocunmadan sırlarımızı döktüğümüzdür. Çay ise tüm bunları anlatırken elimizden tutup bizi cesaretlendiren dostumuz.
Çay bize bu kadar yakınken günlük hayatımızı paylaştığımız teknolojik dünyanın bundan etkilenmemesi düşünülemez tabii ki. “Çay edebiyatı” diye bir şey mevcut mesela.
Çaya Püsküvüt Banan Adam mahlaslı bir arkadaşımın seçimlerden etkilenerek kurduğu Çay Partisi bile var. Basit hayatları fantastik kurguyla birleştirerek bizlerin yerine hayatı sorgulayan Leyla ile Mecnun adlı dizide yaptıkları “Çayın kalabalıkla arası iyidir. Kahve yalnızlık ister.” tanımı gibi çaya dair bir çok güzelleme var internette. Kısacası kendimizi ifade ettiğimiz her yerde çay kendini gösteriyor. Kelimeler de onun kokusunu takip edip kendilerini açığa çıkartmayı başarıyor.
Ne kadar yaygın kullansak da kelimelerimizi azalttıkça yalnızlaşıyoruz, ne kadar çay içersek içelim yazmadıkça hafiflemiyor yalnızlığımız. İfade edemediğimiz onlarca his, düşünce, tespit öylece birikiyor içimizde. Sesli düşünmekten bile çekiniyoruz, kuşku ve korku içindeyiz kelimelerimizi paylaşacağımız her an. Oysa edebiyat güvenmek demektir, nisan yağmurunda huzurla yürümek, gözümüzü kapatıp rüzgarı hissetmek, damlaların yeryüzüyle kavuşmasını dinlemektir. Kendimizi güvende hissetmeden söylediklerimizin hiçbiri bizi yalnızlığımızdan azad etmeyecek. Güvende hissetmekse ancak bir bardak çayın sıcaklığını hissederek ilk cümlesini yazmakta tereddüt ettiğimiz sayfa başlarındaki cesaretle mümkün olacak. Bunun için ise önce bizimle her anımızı paylaşan kelimeler ve çayın dostluğunu anlamamız gerek.
Hiçbirimizin tam olarak anlamadığı, anlar gibi yapsa dahi anlaşamadığı ama her halükarda esintisine kapıldığıderin kelimeler var hayatımızda;
Cahit Zarifoğlu’nun kelimeleri gibi.
“…
Deniz yüce bir soluk denizidir-rotalar denizin kendisindedir
Kaptan sancakta bir tek an yaşamak yoluna
Bütün bir ömür ağartmıştır
…”
Hiçbirimiz belki onun kelimeleri gibi aklımıza sızıp yüreğimizi sızlatan sözler yazamayacağız, belki yazdıklarımızın hiçbiri onun en anlaşılmaz, en sade ya da gizli kalmış kelimeleri kadar bile okunmayacak ama yazmak Onun bize anlattığı “Zarif” dünyanın ufak esintilerine ulaşmamızı sağlayacak…
İşte o esintilere ulaşmak için bir bardak çayın yanına ekleyin kelimelerinizi, üzerine binlerce tanım yüklenen ‘anlatmak’ elbet sizin hislerinizi de taşıyacak dostlar edinmiştir…
Yazı ve Fotoğraf
İrem Özal
Turuncu Dergisi Nisan 2014


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder