1.7.14

Buruk bir Hatıra; BOSNA



Her sokak köşesi hayatın içinde bir dönemeç sanki. gerektiğini haykırıyor bize.  Önünüze tahtadan bir kapı da açılabilir gıcırdayarak, camekan binaların eşiğinden de adım atabilirsiniz. Ama herhalükarda kalbinizi burkan hatıralar arasında yaşamaya alışırsınız. Onca zamandır gitmek istediğim Bosna sonunda buyur etti beni topraklarına. Yokuşları, taşlık sokakları, bol bol akarsuyu ve köprüsüyle, karı yağmuru ve güneşiyle her halini serdi önümüze. Evimden ayrı ama yurduma yakın hissettim şehirlerini adımlarken. 

İlk adresimiz Umut Tüneliydi. Kuşatma altındaki Saraybosna’da bir tek nefes daha alabilmenin umudu olan 800 metrelik tünelin ucu BM’in kontrolündeki havaalanına çıkıyormuş. 1996’da müzeye çevrilen ve sadece 20 metrelik kısmı açık olan tünel, hala o civarda yaşayan bir teyzenin evini vakfetmesiyle iki ucundan 4 ay 4 günde gizlice kazılmış. Saraybosna düşerse Boşnaklar teslim olur düşüncesiyle 1993’den 1995'e kadar susmayan bomba ve mermi sesleriyle kuşatılmış. Tünelin planları ve kullanılan malzemelerin de bulunduğu  müze tarihi unutmamamız gerektiğini haykırıyor bize.



Saraybosna’nın Eski Şehir denilen kısmına doğru yol alırken çevredeki uzun uzun binaların üstünde savaştan kalma kurşun izleri selamlıyor bizleri. Camekanlı alışveriş merkezleri ve plazalar şehrin tarihinden soyutlanmadan yükseliyor sıra sıra. Her köşebaşında bir etrafı çevrili, kırık dökük bir yapı, bir diğerinde ise şehitler için dikilmiş bir anıt var. Önünden tramvay geçen geniş bir meydanın ortasında meşhur sebil çok eski zamanlara açılan bir kapı gibi beliriyor önünüzde. Tahta kepenkli küçüklü büyüklü dükkanlar dolu kocaman bir açık hava çarşısında buluyorsunuz kendinizi; Baş Çarşı’da. Dükkanlar arasında meşhur markaları da tek kapılık, içine iki kişinin sığmayacağı hediyelik eşya satanları da görmek mümkün. Medyanın girişinde bir Türk bakkalı bile bulunuyor. Pastaneler, kafeler, nargileciler, kebapçılar ve tabii ki Boşnak Böreği lokantaları… Saç böreği diyor ordakiler üzerine bizim yoğurt onların ayran dedeiği kıvamda bir sosla sıcak sıcak yeniyor. Bir porsiyonu baya doyurur iki kişiyi. Patateslisi en lezzetlisi benden söylemesi.

Çarşının taş döşemelerinden Sırplar ve Boşnakların olduğu sokaklar ayırt edilebiliyormuş. Ayrışma artık yok dense hatta öyle yaşanmaya çalışılsa bile hafızalarda taptaze. İstanbul’daki Mısır Çarşısı bezneri bir bedesten var çarşının ortasında. Aynı taş yapılanma hatta neredeyse içerideki dükkanlarda satılanlar bile aynı; tişörtler, fularlar, gümüş işlemeler, hediyelikler. Üç kapısı var bedestenin sizi çarşının farklı sokaklarına çıkartan. Sokaklar ferah dükkanların hepsinde başka bir tat var, kimi deri el işlemeleri kimi taze dövülmüş Boşnak kahvesi satıyor. Hatta Semerkand kitapevinin temsilciliğiyle bile karşılaşabilirsiniz. Küçük kafelerde kişiye özel cezvesiyle servis edilen Boşnak kahvesini denemeyi unutmayın, çay isterken Türk çayı diye belirtin. Şeker yerine bal kullanıyorlar bizim damak tadımıza pek uygun değil ama yine de denemedim demeyin. Nargileleri Türkiye’dekilerden daha ağırmış öyle dediler.

Baş Çarşı içerisinden Ferhadiye caddesine doğru yürüdükçe bir Mimar Sinan eseri olan Gazi Hüsev Bey Camii ve Külliyesiyle karşılaşıyorsunuz. Avlusunda kocaman şadırvanı ve uzun ana girişiyle ile görkemli bir giriş sağlıyor size tek katlı cami. Bayanlar girişi Hüsrev Bey’in türbesi tarafında, caminin içi tahta döşemelerinden dolayı her adımınızda sizi takip eden bir ses var. Tavan süslemeleri ve aydınlatmaları çok sade bu yüzden olduğundan daha ferah hissettiriyor. Caminin duvarında iki çeşmeden durmaksızın su akıyor. Konya’dan turla gelen teyzelerin anlattığı rivayete göre sağdakinden içersen oralı biriyle evleniyormuşsun, soldakinden içersen tekrar Saraybosna’ya geliyormuşsun. “Bak ben yine geldim.” diye garantisini bile verdiler. Caddenin karşı tarafındaki külliyenin ana duvarları hala taştan fakat iç kısımları yenilenip cam cepheli modern bir kütüphaneye çevrilmiş. Hemen caminin yanında çarşının orta yerini belirlermişçesine  bir saat kulesi yükseliyor.

Avrupa’nın Kudüs’ü denilen Saraybosna’da üç dinin merkezleri hep yan yana bulunuyor. Ferhadiye caddesinde İsa’nın Kalbi Katedrali ve Ortadoks kilisesinden biraz sonra caddeye adını veren Ferhad Bey Camii bulunuyor. Uzunluğu ve dükkan çeşitliliğiyle İstiklal caddesini andıran Ferhadiye’de Svaroski’den OXXO’ya kadar tüm markalar mevcut. Adını caddenin sonundaki meydanda bulunan 2. Dünya Savaşı şehitlerini anmak için yakılan sönmeyen barış ateşinden alan Vatra özellikle tatlıları ve uygun fiyatlarıyla Türklerin tercihiymiş.

Saraybosna’nın en yüreğinize dokunan kısmı tabi ki Alija İzetbegoviç’in mezarı ve Bosna şehitleri mezarlığı. Başçarşıya sırtınızı verip dik bir yokuş tırmanıyorsunuz. Beyaz beyaz mezar taşları ile dolu kocaman bir meydan, hepsinin üstünde Eş Şehid yazıyor. Çoğunun yanında taze çiçekler var, kiminin üzerine tesbih asılmış rengarenk. Hepsinin ortasında gümüş kubbeli sade bir mezar var; Alija’nın anıt mezarı. 1990 yılında Özerk Cumhuriyet olan Bosna-Hersek’te Demokratik Eylem Partisi’ni kuran Alija seçimi kazanarak Cumurbaşkanı olmuştu. 1992’de işe Bağımsızlığını ilan eden Bosna-Hersek’te Sırplar Müslümanlara karşı savaş açarak sayısı 250.000’i bulan ölümlere, 1 milyonu aşan göçlere sebep olan katliama başladılar. Tüm dünyanın karşılarına dikildiği sırada ayakta kalmaya çalışan Boşnakların Cumhurbaşkanı Alija 1995 yılında dayatılan Dayton Anlaşmasını imzalamak zorunda kaldı. Tüm bu sıkıntılı süreçte halkı için çırpınan, müslümanların bilinçlenmesinin, birlikteliğinin ve direnişin sembolü haline gelen Alija 2003 yılında vefat etti. Alija’nın anıt mezarı yanından yükselen yokuşta TİKA Vakfının binası bulunuyor, keşke daha fazla yanınızda olabilseydik dercesine. Yokuşun tamamını tırmanıyoruz kalan son nefeslerimizle. Eskiden bu tepeden olan Sarı Kale’den birkaç taş parçası kalmış sadece. Gün batıyor Saraybosna üzerinden; biz “önümüzde apaçık bir gerçek olan ölüm, karşımızda her gün yeniden başlayan imtihanımız yaşam. Kıyamete kadar yan yana duracaklar birbirlerini unutturmadan.” diye düşüncelere dalarken şehir yavaş yavaş yeniden aydınlanıyor gece için.


Bosna’da ikinci günümüz istikamet Mostar. Yollar yemyeşil dağlarla kaplı ve hepsinin yanından sular akıyor. Bosna’nın masal şehrinin her yanı taş yapı kaplı, şehrin ortasından geçen nehrin üstünde iki yakaya da hakim duran köprü her zaman ilgi odağı. Köprü etrafında yürümek biraz zor, etrafınızı saran hediyelik eşya dükkanlarının her birinden buyur edici bir ses sizi çağırıyor. Antep bakırcılar çarşısında duyduğum sesin aynısı yankılanıyor bir dükkanda. Hemen içeri daldım ki koskoca bir tepsiye Kanuni’nin kardeşi Hatice Sultan’ın portresini işliyor bir amca. Hemen muhabbete koyulduk; el işçiliği gerektiren her meslek gibi o da “Bir tek ben kaldım, benden sonra bu sanatı yapan kimse kalmayacak.” diye hayıflanıyor. İlk sorduğu soru tabi ki “Türk müsünüz?” evet deyince de başlıyor anlatmaya; “Türkler burada 500 senedir var. Savaşta tüm camilerimizi yıktılar hepsini yeniden yapıyoruz. Onlar kocaman kilise kuleleri dikseler ne fayda bizim için her zaman en üstte ay ve yıldız var.” Allahısmarladık diye uğurlarken “Yine gelin buraya yazın çok güzel olur.” eklemeyi ihmal etmiyor. Akın akın şehrin güzelliğini görmeye gelen turistlerle dolu sokakları Mostar’ın. Şehrin her sokağı bu köprüye çıkıyor, köprü dik, çıkması da inmesi de zor. İki tarafından da deli rüzgarlar esiyor görüp geçirdiği tarihi unutmayıp dimdik kalması gerektiğini hatırlatırcasına. 1566’da yapılmış köprü karşılaştığı onca saldırı sonrasında 2005 yılında sapasağlam Dünya Mirası listesine eklendi.

Bir sonraki durağımız Blagaj. Alperenler Tekkesi’nin başını beklediği Buna Nehri kıyısında sıcacık mercimek çorbası ve taze nehir balığının tadına bakmayı ihmal etmedik tabii ki. Daha sonra uğradığımız sessiz sakin sanatkarların ilham aldığı kasaba Poçitel, taşlarla örülü kentin kalesi eteklerinde İbrahim Paşa Camii önündeki kavakla Osmanlı izlerinin nöbet tutuyor. Ertesi gün yağmur eşliğinde yol aldığımız Travnik ise su etrafına kurulu bir başka kenti Bosna-Hersek’in. 15.yüzyılda yapılmış Osmanlı Kalesinden baktığınızda her bir minarenin ucundan bir diğeri yükselmekte. Kanuni Sultan Süleyman’ın yaptırdığı dikdörtgen yapılı, rengarenk işlemeli camii ve zamanında şehrin vezirler şehri olarak bilinmesini sağlayan medrese şehrin görülmesi gereken mekanlarından. Tüm gördüklerimize sırtımızı yaslayıp dönüyoruz yine Saraybosna’ya.

Kısacık zamanda mesken tuttuğumuz Saraybosna’nın sokaklarını adımlarken karşınıza tarih kitabında fırlamış birçok yapı çıkabiliyor. Latin Köprüsü’nü Saraybosna’nın ortasından geçen Milijacka Nehri üzerindeki diğer köprülerden ayıran şey 1. Dünya Savaşını başlatılan suikastın gerçekleştiği yer olması. Bir diğer farklı köprü ise nehrin karşısında bulunan sanat okuluna geçişi sağlayan okul öğrencilerinin tasarımı modern köprü. Saraybosna Milli Kütüphanesi biz oradayken kapalıydı; 1992 yılında savaş sırasında yakıldıktan sonra geçirdiği yenilemelerin ardından -biz döndükten birkaç hafta sonra- 9 Mayısta görkemli bir ışık gösterisiyle yeniden açıldı. Binanın 19.yüzyılın başlarındaki yapımından itibaren tarihini anlatan ışık şovunu bulup izlemenizi tavsiye ederim. Anne ve Çocuk anıtı tam alışveriş merkezinin karşısında yer alıyor. Savaş sırasında öldürülen çocukların isimlerinin yazılı olduğu silindir şeklindeki levhalarda sanki bizlere durmaksızın devam eden hayat içerisinde onların da bir zamanlar var olduğunu unutmamamızı haykırıyor.

Bosna bana unuttuğumuz birçok şeyi hatırlattı. Yolda yürürken dahi selam vermeyi, Allahaısmarladık demeden ayrılmamayı, hayat dolu her köşede bir acının da bulunduğunu unutmamayı, tamir etmenin yenilemek olmadığını, birlikte yaşarken güvende olmanın ne kadar büyük nimet olduğunu, anlaşmanın yalnızca dille mümkün olmadığını, gülümsemenin birçok kalbin anahtarı olduğunu, savunmanın savaşmak olmadığını, kaçmanın değil karşı durmanın insanlığı canlandıracağını… Biz döndükten hemen sonra bir toplu mezar daha bulundu Bosna’da. Naaşının dahi bulunmadığı onlarca sene vefat eden yakınlarının yasını hayatlarına ilmek ilmek işlemiş onlarca insan geldi gözümün önüne. Bize rehberlik yapan Lejla ve kardeşi Şeyla’nın ailesi herkes sığınacak yer ararken ülkesini savunmak için Bosna’ya geri dönmüş. Lejla bize anıtları anlatırken ailesinin hala o günleri konuşmak istemediğinden söz etmişti, asla unutmadıklarını da ekleyerek. Bosna İslam aleminin parmağına bağladığı kırmızı bir ip olmalı. 2014 Soçi olimpiyatlarına ev sahipliği yapan Bosna’nın gelişmesi dünyada elimizi uzatmamız gereken tüm müslümanları hatırlatmalı bizlere. Tekrarını asla yaşamamak için Alija’ya kulak vermeliyiz; “Hiçkimse intikam peşinde koşmamalı, sadece adaleti aramalıdır. Çünkü intikam sonu olmayan kötülüklerin de kapısını açar. Geçmişi unutmayın ama onunla da yaşamayın.”

Fotoğraflar ve Yazı
İrem Özal
Turuncu Dergisi Mayıs 2014

Fotoğraflara dair notlar:
Kapak fotoğrafı; Blagaj Alperenler Tekkesi
İlk fotoğraf: Mostar Köprüsü
İkinci fotoğraf: Travnik Sultan Süleyman Camii
Üçüncü fotoğraf: Saraybosna ve Mostar arasındaki yolu çevreleyen dağlar ve akarsulardan
Dördüncü fotoğraf: 1- Saraybosna sebili 2-Mostar'daki bakır ustası 3-Alija İzetbegoviç'in Anıt Mezarı
Beşinci fotoğraf: Travnik'teki 15.yy Osmanlı kalesinin pencerelerinden







Hiç yorum yok: