Dünyada karşılıksız
yapılan her şeyin mükafatı sizi elbet gelip bulur. Çok romantik bir beklenti
olarak görebilirsiniz bunu. Hatta belki de öyledir. Fakat insan yaşadıkça
törpüleniyor, törpülendikçe dünyanın öbür ucundaki, hatta etrafındaki insanı
görmezden gelip hayata omuz çekiyor. Geri dönüş alamadığı her tepkisini elinin
altına gelmeyecek yerlere saklıyor, tekrar yaralanmamak ya da elini uzattığında
boş kalmaması için.
Dünya hali bu; siz
uzanan ellere koşmak için uğraşırken, sizin uzattığınız ele dönüp bakmayanlarla
dolu. Kendine yediremiyor, haksızlık, mantıksızlık, riyakarlık olarak
tanımlıyor insan tüm bunları. İdrak edemiyor tabi, baktığında ona mükemmel
güzellikte gelen şeyin başkası için hiçbir şey ifade etmeyebileceğini.
Oysa hayat böyle bir
şey. Ortak yaşantılarımıza herkes kendi penceresinden bakıyor ve hepsinin
gördüğü dünya farklı, gördüğü benzer olsa da anlamlandırmaları tamamen ayrı.
Ortak değerlerimiz diyoruz, yardım etmek, misafir perverlik, düşene el uzatmak,
hatanın karşısında olmak, namusun dokunulmazlığı, adaletsizliğin, haksızlığın
karşısında durmak… Ortak bir insanlığın olduğuna inanmanın mümkün olduğu
zamanları geçtik mi yoksa?
Hayata bireysel
bakıyoruz madem, kişiler üzerinden konuşalım, hem de en yakınlarından
ailelerinden başlayarak. Kendi hayatını ailesi üzerinden kuran babaların
çocukları babalarının sözüyle çatışan, ilişkilerini tamamen kesmiş ya da
tamamen ona boyun eğmiş koca adamlara döndü. Şimdi bu adamların çocukları aile
kuruyor. Hepsi kendi babasına yaptığını ya da yapmadığını bir şekilde
çocuklarından görüyor. Bir menkıbe de oğlu tarafından dövülen babanın dediği gibi “Dokunmayın! Ben de
babamı aynı yerde dövmüştüm.”
Günümüzde Tarkan’ın
bir zamanlar çıkardığı albüm ismi olan “Karma”, kozmoz ya da evrene ilettiğiniz
pozitif duygular olarak adlandırılan bu döngü, hiçbir sözün kaybolmadığı
muhteşem yaratılmış düzenin bir yansıması. İyilik ya da kötülük her ne çıkmışsa
elinizden, dilinizdeni yüreğinizden, elbet gelip bulur sizi. Sizin tahammül
gösterdiğiniz, gönlünüzü açtığınız, çelme taktığınız, hakkını yediğiniz kişiden
karşılık olarak gelmese de, hiç beklemediğiniz bir anda hiç beklemediğiniz
biriyle bulur sizi.
Her yaşadığımızın
sebebini kendi yansımamızda aramamız gerekir. Biz bir taş atmazsak suya suyun
durgunluğunu rüzgardan yani Allah’ü Teala’nın iradesinden başka hiçbir şey
dalgalandıramaz. Tabi bizim durgunluğuyla huzur bulduğumuz suyun, dalgalı
halinden daha çok faydalanacağımız aklımıza gelmez. Oysa her hareket bizi
hayatımızda bir yerlere taşır, iyi ya da kötü. Asıl olay taşındığımız yerdeki
suyu nasıl karşıladığımızdadır. Bizim insan olarak görevimiz temas ettiğimiz
suyun berrak kalmasını sağlamaktır.
Metaforlar
hayatımızın bir parçası olmuş olsa da hala karışık gelebiliyor bizlere. Demek
istediğim temas ettiğimiz insanları, yerleri veya durumları bulandırmamak hatta
oraya baharı getirmektir iyilik. Bunu yapan başka bir yerde başka biri
tarafından elbette başka bir baharla karşılanacaktır. Buna dair inancını
yitirmemek günümüzde çok zor, senelerce en yakın dostundan ihanete uğramışların
hikayelerini okuyarak etrafımıza duvarlar ördük, isteyerek ya da istemeyerek.
Umut kaybolmaz,
yalnızca saklanır. uçan balonlar gibi ucunu tutacak minik eller bekler. Biz
kadınların görevi o minik ellere umutlarına sahip çıkmayı öğretmektir. İnsan
fıtratında hiçbir şey beklentisiz değildir, fakat önemli olan karşılığı sabırla
doğru yerden beklemektir. Hayat bir silsiledir çünkü. Merdiven basamakları gibi
sürekli yukarı çıkar bir üstteki basamağın daha sağlam olduğunu umarak. İyiliğe
dair umudumuzu çocukluk fotoğraflarımızdan bugünümüze taşıyabilmek dileğiyle…
İrem Özal
Turuncu Dergisi Şubat 2014

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder