Sırtında yüklü kitaplar, elinde ufacık bir giysi çantası. İki günlük bir konferansa gelmiş
gibiydi otogara indiğinde. Senelerdir her türlü ailevi telaşesine ev sahipliği yapan bu mekan
onu yadırgamıştı sanki. Hissettiği şeye özlem denir miydi? Özleseydi daha önce gelmez
miydi? Kalabalığın arasına karışıp soruların yolda bir yerde kaybolmasını umuyordu.
Memlekete gelmek için her öğrencinin çektiği yolculuk derdini kitaplarına taşıtmış, yolculuğun
tadına varmıştı tüm gece. Günün ilk ışıkları şehirlerarası yolları uzaktan uzağa seyreden
tarlaları aydınlatmaya başladığında, boynunun tutulmasına neden olan on beş dakikalık
uykusundan yeni uyanmıştı.
Otobüsün içi kahve kokmaya başladığında evine yaklaşmakta olduğunu anladı. Zoraki
gidişlerden biriydi onunki. Eve uğramayalı iki ayı geçmişti; vizedir, ödevdir, arkadaşlarla
planlardır derken evin sıcaklığını cep telefonu cızırtılarından ibaret görmeye başlamıştı.
Kızgınlığın arkasına gizlediği kırgınlığın acısını bağırarak gösteren babasının “Cumartesi
günü kahvaltı masasında ol!” demesiyle düşmüştü yollara.
Bu şehrin toplu taşıma sorunlarından yıldığına dair birçok söz geçti aklından. Hemen
ardından mahallelerindeki fırın geldi gözünün önüne; çocukluğunda ramazan pidesi için
sırada beklediği, her aldığı ekmeğin başını tırtıklayarak eve yürüdüğü pos bıyıklı Ahmet
amcanın fırını. Oğlu Celil ile birlite az top koşturmamışlardı arka mahalle takımına karşı.
Annesinin çamurlu formasını yıkarken onun heyecanla anlattığı maç hikayelerini büyük bir
sevinçle dinleyişi geldi gözünün önüne. “Şimdi erkenden kalkmış bana biber kızartması yapıyordur.”
dedi elinde olmadan seslice.
Ahmet amcanın fırınından ekmek alırken Celil’in ne yaptığını sordu, telefon numarasını
aldı. Kardeşine sürpriz yapmak için bakkala girdi. Küçükken hiç anlaşamadığı bakkalın kızı
Yasemin’i kasada görünce şaşırdı. Ufacık kızıl saçlı bir kızda tezgahın arkasında sakin sakin
onları seyrediyordu. Eve yürürken hayatın gariplikleri üzerine kafa yorarak babası ile karşılaşacağı
anı düşünmekten kaçınıyordu.
Annesinin biber kızartmalarını komşulara dağıtan kız kardeşiyle merdivenlerde karşılaştı.
Elindeki tabakları zıplarken neredeyse düşürecekti. Kapıda oğlunu gören annesinin gözleri
doldu. Sert bakışlı babası ise oğlunu hasretle sarılmasıyla derin bir nefes aldı. Onların masasında
başı yenmiş ekmek yerini alırken tüm apartman hanelerinde “Fadime’nin oğlu geliyormuş.”
cümlesi eşliğinde biber kızartması yeniyordu.
Kahvaltı sonrası çay faslı bittikten sonra babası ile birlikte büyükleri ziyarete gitti.
Bayramlıklarını giyip bekleyen dedesi ve ninesi sanki aylardır aramayan o değilmişçesine
sevgi doluydu. Onlar için aylarca övünç kaynağı olarak anlatılacak hikayeler bırakırken, onlarda
cebine birbirlerinden gizli harçlık sıkıştırmaya uğraşıyorlardı. Geldiğini duyan telefon açıyordu;
halalar, amcalar, teyzeler, dayılar, kuzenler derken akşamı etmişlerdi.
Hem sevinçten hem mahcubiyetten yüzü kızarmıştı. Babasının söylemek istedikleri vardı
elbette ama onun bu haline pek dokunmak istemiyordu herhalde. Kafasının bir tarafı kendiyle
hesaplaşıyor bir tarafı ise hala bu duygulardan sıyrılmaya gayret ediyordu. Yol boyunca
baba oğul pek konuşmadan yürüdüler. Apartmanın önüne geldiklerinde sadece yatmak istiyordu,
bu tempo ona fazla kalabalık gelmişti. Pırasa kokusu sarmış merdivenleri…
Kimi sevmez, hatta kimine yolunu değiştirtir bu koku ama onun için pırasa; anne evidir.
Her annenin evladının saçını okşaması gibidir damak tadını bilmesi. Annesi yine yüreğini
okşamıştı evladının.
Onca sabretmenin, zahmetin karşılığını bir tebessümle, bir eline sağlık demesiyle verebileceğini
bilmek evladın en büyük rahatlığıdır. O da bu rahatlığın arkasına sığınıp akşam
yemeğine kadar odasına çekildi.
Durmadan gelip kapıyı tıklatan kız kardeşiyle şakalaştı, üniversite hayatından onu heveslendirecek
detayları seçip anlattı. Sofraya çağırmak için gelen annesi ise onları öyle saadet
içinde görünce ikisini de öpmekten kendini alamadı. Fırsattan istifade o da annesine gönlünce
sarıldı; pırasa kokulu annesine, anne evinin ne demek olduğunu bıkmadan yeniden yeniden
hatırlattığı için binlerce teşekkür edercesine sarıldı…
İrem Özal
Turuncu Dergisi Mart 2014

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder