21.8.14

Müslümanca Duruş


Yapay acılar çeken modern zaman Müslümanlığımızın kulağını çeken üstadlardan yoksunuz. Tabiri caiz ise yitik bir nesiliz biz. Nuri Pakdil’in “Klas Duruş”undan nasibimizi alamadık. Rasim Özdenören’in “Müslümanca Yaşamak” kitabını günlerce yanımızda dolaştıramadık. Vampir, büyücü, kurtadam, cadı, hobbit, elf, cüce gibi mistik hikayelerin kurgularında kaybolduk. İlmihal okumak, fıkıh bilgilerini öğrenip bizi içten dışa kuşatan İslamiyetin esaslarını öğrenmek yerine olmayan dünyaların hülyasında gezindik. Yaşadığımız şehrin büyüklerinden dua almak yerine stres atmak için sinemalarda, adrenalin yükselten parklarda zaman geçirdik.

Önüne sınavlar dizilerek dizginleri okula bağlanmış çocuklarız biz. Tabiri caiz ise toplu sınavlar nesliyiz biz. Dinlediğimiz kadarıyla anne babalarımızın çektiği sıkıntıların, tarih kitaplarından okumanın yerine dizilerden izlediğimiz darbeli dönemlerin tozu var yalnız üstümüzde. Kırklı yaşlarındakilerin canhıraş şekilde ettiği şükürlerin yanına ekledikleri “Allah bir daha göstermesin!” dualarını anlayamayız. Klişeleşmiş cümlelere saplanıp kalmışız; sürekli kınıyoruz, kabul edilemez diyoruz, bu kadarı da fazla, bir dur demek lazım diyoruz, demekle kalıyoruz.

Kendimizi donatamadığımız Müslümanlığın televizyon programlarında yaşam felsefesi, iyi niyet formülü olarak yayılmasını izliyoruz. Tabiri caiz ise ekran nesliyiz biz. İçi boş hikayeleri değiştiğimiz menkıbelerin verdiği derslerden sınıfta kaldık. Umudunu bize bağlamış büyüklerimizin kendi hayatlarında ayakta durabilmek için edindiği tüm bilgiler bir tuş uzağımızda ama aklımızda hiç yerleri yok. Cumaları namaza gitmekten, kandillerde mevlüd dinlemekten öteye giden hiçbir ibadetin günlük hayatımızdaki yeri sabit değil. İslamiyet denizinden kovulmuş karada alabora oluyoruz.

Kutsal mekanlarımız müze oluyor, camekanlar arkasından bakıyoruz “kutsal”ımıza. Tabiri caiz ise kültür nesliyiz biz. Kültür turları düzenleniyor Yemen’e, Halep’e, Endülüs’e, Hindistan’a ve işgal altındaki ilk mescidimiz Aksa’ya; Kudüs’e… Gezelim görelim programlarında öğreniyoruz devasa kapıların mermerlerine işlenen duaları. Biz bizi tanımazken yabancı kültürler tanımaya heves ediyoruz. Etrafımızdaki kalabalıklara baka baka geziniyoruz İslamiyetin köklerini saklayan diyarları. Hiç aklımıza gelmiyor özümüzle aramıza çektiğimiz camekanların kutsalımızı korumaktan ziyade bizi uzak tutmaya yaradığı.

Kendini eleştirmek kolay…

Şu yazdıklarımı okuyan herkes hafiften vahlanarak onaylayacaktır. Özeleştirimizi yaptığımıza göre artık hayatımıza geri dönebiliriz. Hiçbir değişiklik yapmaya ihtiyaç duymadan söylene söylene yaşıyoruz. Kendimizi temize çekip sonra da köşeye çekiliyoruz. Oysa apaçık bir yükseliş var dünyada. Ruhları sıkışan zalimlerin bomba olarak etrafa saçtığı bir öfke var. Tohumları, o okumaya erindiğimiz tarih sayfalarında atılmış, Türkiye’yi girdaplara sokup çıkaran, her başını doğrulttuğunda ayağına taş koyan bir öfke. Şimdi önündeki taşları temizlerken kaybolan değil o taşlarla yükselen bir Türkiye var. Hatta başını öyle bir kaldırdı ki artık etrafına bakabiliyor. El uzatılmasını bekleyenlere bakıp başını çevirmek yerine kucak açıyor.

Peki onlarca yıldır yükselen zalimler Müslümanları mazlum hale sokarken kendi girdaplarıyla uğraşan bizler şimdi ne yapıyoruz? Neyi farklı yapıyoruz? Biz, bizden öncekilerin anlattığı yaşanmışlıkların tozundan silkelenmek için çırpınırken, mazlumların kanları sıçrıyor üstümüze. Bizden sonrakilere bıraktığımız şeyin tozdan daha ağır olacağından korkmuyor muyuz? “Hesap günü var!” “Zalimler için yaşasın cehennem!” diye slogan atıyoruz. Yüreğimiz soğuyor mu? İçimizde bizi baltalayan bir his var. Yaşayışımızı hissiyatımıza göre şekillendirmediğimiz için bizi cezalandıran bir ruh var.

Hangimizin başı Gazze’de elinde kendi boyu kadar tüfek olan İsrail askerine çıkışan çocuklar kadar dik? Hangimiz elleri bağlanıp suya atılan Uygur Türkü çocukları kadar cesaretle haykırıyor Müslümanlığını? Hangimiz her an yenisi bulunacak diye korku ve ümidi kursağında bekleten Bosnalılar kadar savunabiliyoruz teslimiyeti? Hangimiz Somali’de bir yudum su için üç gün yürüyen teyze kadar sadığız namazımıza?

Yitik bir nesliz biz tabiri caiz ise...

Görüp ibret almayan, görüp karşı durmayan, görüp feryad etmeyen, görüpte yalnız suçlamakla yetinen yitik bir nesliz. Onurumuzla itiraz etmeyi beceremeyip holiganlığa döküyoruz. Neden? Çünkü biz kendimizi İslamiyetle donatmak yerine bizi sindirmeye çalışanlarla uyumlu olmaya çalıştık. Biz, kendimizi Ehli Sünnet itikadı üzerine yetiştirmek yerine  “dedem hacı” gösterişleriyle yetindik. Biz, kendimizi esen yelden sakınırken zalimler saldırmak için ilim başlığında bahaneler topladı. Toprağımızdan, adetlerimizden, aile düzenimizden, yaşam şartlarımızdan yani şah damarımızdan etti bizi. Onca kurgulanmış, çoğu umduklarından daha yüksek başarı sağlamış zehirlere rağmen, hala içimizde sürüklenip gitmeye direnen bir his var. İşte biz yitikliğimizden sıyrılırsak, ancak bu hisle sıyrılacağız. Ancak aklımıza yatmayan düzenin dışına çıkabildiğimiz an, suretimizdeki çarpıklığın farkına varacağız.

Hesap günü yalnızca zalimler için dehşetli değil. Biz Müslümanların onlardan çok daha fazla korkması gerekiyor. Biz “bilmiyordum” diyemeyeceğiz, “bana kimse öğretmedi” diye yakınamayacağız. Elimizin altında her şey, gözümüzün önünde. Zalimle karşılaşanların imtihanı çok çetin olduğu halde onlar İslamiyetten vazgeçmezken, zulme uğrayan Müslüman kardeşini gören bizler imtihanımızı nasıl vereceğiz? Onlar “Bizim için üzülmeyin! Nefesimizin sonuna kadar Hakkı söyleyeceğiz, ölürsek de şehit olarak Rabbimize kavuşacağız!” derken, “hacı dede”lerimiz lal olmuş dillerimizi yanmaktan kurtaracak mı hesap günü?
 
 
 
 

Peki ya “Müslümanca Duruş” ne demek?  Bize Türk adetleriyle harmanlanarak aktarılmış, ayıp olur diye öğretilmiş, günü atlatmak için okutulmuş her İslami bilginin özüne dönmek demek. Yani aslımızla suretimizi kavuşturmak demek. Edebiyatımızın gözler dolduran, yürekleri sızlatan yürekli şairi Mehmet Akif’in, hasreti acıtan, her cümlesi güç katan kalemi Necip Fazıl’ın ahını yerde bırakmamak demek. Akif İnan’ın dizelerinden Kudüs’e uzanan eli tutmak demek.  Selahaddin Eyyübi’nin, Abdülhamit Han Hazretleri’nin mirasını sahiplenmek demek. İçten dışa ömrümüzün her nefesini kuşatan İslamiyetle sarmalanmak demek.

Önce her adımda Bismillahirrahmanirrahim demeyi öğreneceğiz yeniden. Abdestin farzlarından başlayacağız fıkıh bilgilerini öğrenmeye. Yunus Emre’nin ilahilerindeki manayı onlarca sene dümdüz kestiği odunlardan öğreneceğiz. Bir hadisi şerifin müjdesine  kavuşabilmek için bedeninin yaşını dinlemeyip İstanbul surlarına dayanan Eyüp Sultan Hazretleri’nin şevkini bulacağız içimizde. Bey ve Şira yani alışveriş bilgilerindeki İslami inceliği katacağız her işimize. Kerahat vakti mahmurluğundan, sabah namazını kaçırmaktan, İslami değerleri hiçe sayan işleri övmekten, gıybet etmekten, yemeği pişirirken Liilafi okumayı unutmaktan, komşu hakkını umursamamaktan, her işe omuz çekmekten kurtulacağız.

Sonra en başta bizi baltalayan, aklımızı kurcalayan her şeye tekrar bakacağız. Zaten arındığımız zehir berrak sudaki balçık gibi kendini gösterecektir. Olduğumuz yerden ona bağırmak, onu suçlamak yerine gireceğiz suya. Tüm Müslümanlık bu balçıktan arınana kadar temizlemeye, temizleyene el vermeye, suyu berrak tutmaya devam edeceğiz. Kalbimizle buğz ettiğimiz, sloganlar atıp evimize döndüğümüz, söylenip söylenip değiştirmediğimiz her şeyin karşısına dikileceğiz.

Kendimizle yüzleşebilirsek Gazze’de elindeki bayram harçlığıyla şehadete kavuşan çocuğun yüzüne bakmaya cesaretimiz olur. Kendimizle yüzleşebilirsek açlıkla sınanan beldelerde çocuklarına orucu öğretmeye çalışan annelerin sırtında bir el de biz olabiliriz. Kendimizle yüzleşirsek bizimle uyumlu görünüp sonra çarpık fikirlerini empoze eden, “hoşgörü”yü bize öğretmeye kalkanlara karşı durabiliriz. Müslümanca Duruş’u ancak kendimizle yüzleşirsek sahiplenebiliriz. Eleştirdiğimiz benliğimizle sindiğimiz duvarların ardından değil karşısına dikilerek hesap sorarsak ancak Müslümanca Duruş sahibi olabiliriz.

Dünyadaki Müslümanlara el uzatmak ancak onların işgal altındaki vakarlı duruşlarını aynı şekilde cevaplayabilirsek mümkün. Yoksa Arap Baharı ile Rabia meydanından özgürlük için nöbet tutan Mısırlı kardeşlerimizin düştüğü zindanları yıkamayız. Yoksa Hanzala’nın enkazlardan sıyrılmış bir geleceği olacağına düşünemeyiz. Yoksa yoksul halklara yardım ederek ancak yoksulluklarını sürdürmelerini sağlamış oluruz. Yoksa Elhamdülillah Müslümanım derken, Müslümanlığı ezmeye çalışanlara karşı duramadım da demiş oluruz. Yoksa mizanda günahlarımız tartılırken, Allah muhafaza, bir yetimin gözyaşı ile zalimlerin zümresine yazılır adımız.

Kusurlu olan insandır, İslamiyet değil. Fakat Müslüman kusurlarını secde ile örter, sadaka ile saklar. Müslüman baştan başa edeptir. Edep perdesi yırtılmışların vahşet fotoğraflarına bakabilmesi, üçüncü sayfa haberlerini rahatça okuyabilmesi, katletmeyi, hırsızlığı, iftirayı hoşgörmesinde abes bir şey yoktur. Müslüman dediğinizin bunlardan gönlü incinir. Gönlü incinmiş Müslüman da ancak Hz. Ömer gibi hiddetle karşı durur. Müslümanca Duruş sahabe efendilerimizin halleriyle hallenmekle olur. Biz yitik bir nesiliz, ancak kulağımız çekilip te biz kendimizle yüzleşince İslam coğrafyası huzur bulur. Hesap günü boynumuzu eğip mazlum kalmak istemiyorsak, bugün mazlum olan Müslüman kardeşimizin yanında Müslümanca Duruş sergilemeliyiz. Yoksa vay halimize…
 
İrem Özal
Turuncu Dergisi Ağustos 2014
 

Hiç yorum yok: