Yapay acılar çeken modern zaman Müslümanlığımızın
kulağını çeken üstadlardan yoksunuz. Tabiri caiz ise yitik bir nesiliz biz. Nuri
Pakdil’in “Klas Duruş”undan nasibimizi alamadık. Rasim Özdenören’in “Müslümanca
Yaşamak” kitabını günlerce yanımızda dolaştıramadık. Vampir, büyücü, kurtadam,
cadı, hobbit, elf, cüce gibi mistik hikayelerin kurgularında kaybolduk. İlmihal
okumak, fıkıh bilgilerini öğrenip bizi içten dışa kuşatan İslamiyetin
esaslarını öğrenmek yerine olmayan dünyaların hülyasında gezindik. Yaşadığımız
şehrin büyüklerinden dua almak yerine stres atmak için sinemalarda, adrenalin
yükselten parklarda zaman geçirdik.
Önüne sınavlar dizilerek dizginleri okula bağlanmış
çocuklarız biz. Tabiri caiz ise toplu sınavlar nesliyiz biz. Dinlediğimiz
kadarıyla anne babalarımızın çektiği sıkıntıların, tarih kitaplarından okumanın
yerine dizilerden izlediğimiz darbeli dönemlerin tozu var yalnız üstümüzde. Kırklı
yaşlarındakilerin canhıraş şekilde ettiği şükürlerin yanına ekledikleri “Allah
bir daha göstermesin!” dualarını anlayamayız. Klişeleşmiş cümlelere saplanıp
kalmışız; sürekli kınıyoruz, kabul edilemez diyoruz, bu kadarı da fazla, bir
dur demek lazım diyoruz, demekle kalıyoruz.
Kendimizi donatamadığımız Müslümanlığın televizyon
programlarında yaşam felsefesi, iyi niyet formülü olarak yayılmasını izliyoruz.
Tabiri caiz ise ekran nesliyiz biz. İçi boş hikayeleri değiştiğimiz menkıbelerin
verdiği derslerden sınıfta kaldık. Umudunu bize bağlamış büyüklerimizin kendi
hayatlarında ayakta durabilmek için edindiği tüm bilgiler bir tuş uzağımızda
ama aklımızda hiç yerleri yok. Cumaları namaza gitmekten, kandillerde mevlüd
dinlemekten öteye giden hiçbir ibadetin günlük hayatımızdaki yeri sabit değil.
İslamiyet denizinden kovulmuş karada alabora oluyoruz.
Kutsal mekanlarımız müze oluyor, camekanlar
arkasından bakıyoruz “kutsal”ımıza. Tabiri caiz ise kültür nesliyiz biz. Kültür
turları düzenleniyor Yemen’e, Halep’e, Endülüs’e, Hindistan’a ve işgal
altındaki ilk mescidimiz Aksa’ya; Kudüs’e… Gezelim görelim programlarında
öğreniyoruz devasa kapıların mermerlerine işlenen duaları. Biz bizi tanımazken
yabancı kültürler tanımaya heves ediyoruz. Etrafımızdaki kalabalıklara baka
baka geziniyoruz İslamiyetin köklerini saklayan diyarları. Hiç aklımıza
gelmiyor özümüzle aramıza çektiğimiz camekanların kutsalımızı korumaktan ziyade
bizi uzak tutmaya yaradığı.
Kendini eleştirmek kolay…
Şu yazdıklarımı okuyan herkes hafiften vahlanarak
onaylayacaktır. Özeleştirimizi yaptığımıza göre artık hayatımıza geri
dönebiliriz. Hiçbir değişiklik yapmaya ihtiyaç duymadan söylene söylene
yaşıyoruz. Kendimizi temize çekip sonra da köşeye çekiliyoruz. Oysa apaçık bir
yükseliş var dünyada. Ruhları sıkışan zalimlerin bomba olarak etrafa saçtığı
bir öfke var. Tohumları, o okumaya erindiğimiz tarih sayfalarında atılmış,
Türkiye’yi girdaplara sokup çıkaran, her başını doğrulttuğunda ayağına taş
koyan bir öfke. Şimdi önündeki taşları temizlerken kaybolan değil o taşlarla
yükselen bir Türkiye var. Hatta başını öyle bir kaldırdı ki artık etrafına
bakabiliyor. El uzatılmasını bekleyenlere bakıp başını çevirmek yerine kucak
açıyor.
Peki onlarca yıldır yükselen zalimler Müslümanları
mazlum hale sokarken kendi girdaplarıyla uğraşan bizler şimdi ne yapıyoruz?
Neyi farklı yapıyoruz? Biz, bizden öncekilerin anlattığı yaşanmışlıkların
tozundan silkelenmek için çırpınırken, mazlumların kanları sıçrıyor üstümüze. Bizden
sonrakilere bıraktığımız şeyin tozdan daha ağır olacağından korkmuyor muyuz?
“Hesap günü var!” “Zalimler için yaşasın cehennem!” diye slogan atıyoruz.
Yüreğimiz soğuyor mu? İçimizde bizi baltalayan bir his var. Yaşayışımızı
hissiyatımıza göre şekillendirmediğimiz için bizi cezalandıran bir ruh var.
Hangimizin başı Gazze’de elinde kendi boyu kadar
tüfek olan İsrail askerine çıkışan çocuklar kadar dik? Hangimiz elleri bağlanıp
suya atılan Uygur Türkü çocukları kadar cesaretle haykırıyor Müslümanlığını?
Hangimiz her an yenisi bulunacak diye korku ve ümidi kursağında bekleten
Bosnalılar kadar savunabiliyoruz teslimiyeti? Hangimiz Somali’de bir yudum su
için üç gün yürüyen teyze kadar sadığız namazımıza?
Yitik bir nesliz biz tabiri caiz ise...
Görüp ibret almayan, görüp karşı durmayan, görüp
feryad etmeyen, görüpte yalnız suçlamakla yetinen yitik bir nesliz. Onurumuzla
itiraz etmeyi beceremeyip holiganlığa döküyoruz. Neden? Çünkü biz kendimizi
İslamiyetle donatmak yerine bizi sindirmeye çalışanlarla uyumlu olmaya çalıştık.
Biz, kendimizi Ehli Sünnet itikadı üzerine yetiştirmek yerine “dedem hacı” gösterişleriyle yetindik. Biz,
kendimizi esen yelden sakınırken zalimler saldırmak için ilim başlığında
bahaneler topladı. Toprağımızdan, adetlerimizden, aile düzenimizden, yaşam
şartlarımızdan yani şah damarımızdan etti bizi. Onca kurgulanmış, çoğu
umduklarından daha yüksek başarı sağlamış zehirlere rağmen, hala içimizde sürüklenip
gitmeye direnen bir his var. İşte biz yitikliğimizden sıyrılırsak, ancak bu
hisle sıyrılacağız. Ancak aklımıza yatmayan düzenin dışına çıkabildiğimiz an,
suretimizdeki çarpıklığın farkına varacağız.
Hesap günü yalnızca zalimler için dehşetli değil.
Biz Müslümanların onlardan çok daha fazla korkması gerekiyor. Biz “bilmiyordum”
diyemeyeceğiz, “bana kimse öğretmedi” diye yakınamayacağız. Elimizin altında her
şey, gözümüzün önünde. Zalimle karşılaşanların imtihanı çok çetin olduğu halde
onlar İslamiyetten vazgeçmezken, zulme uğrayan Müslüman kardeşini gören bizler
imtihanımızı nasıl vereceğiz? Onlar “Bizim için üzülmeyin! Nefesimizin sonuna
kadar Hakkı söyleyeceğiz, ölürsek de şehit olarak Rabbimize kavuşacağız!”
derken, “hacı dede”lerimiz lal olmuş dillerimizi yanmaktan kurtaracak mı hesap
günü?
Peki ya “Müslümanca Duruş” ne demek? Bize Türk adetleriyle harmanlanarak
aktarılmış, ayıp olur diye öğretilmiş, günü atlatmak için okutulmuş her İslami
bilginin özüne dönmek demek. Yani aslımızla suretimizi kavuşturmak demek. Edebiyatımızın
gözler dolduran, yürekleri sızlatan yürekli şairi Mehmet Akif’in, hasreti
acıtan, her cümlesi güç katan kalemi Necip Fazıl’ın ahını yerde bırakmamak
demek. Akif İnan’ın dizelerinden Kudüs’e uzanan eli tutmak demek. Selahaddin Eyyübi’nin, Abdülhamit Han
Hazretleri’nin mirasını sahiplenmek demek. İçten dışa ömrümüzün her nefesini
kuşatan İslamiyetle sarmalanmak demek.
Önce her adımda Bismillahirrahmanirrahim demeyi
öğreneceğiz yeniden. Abdestin farzlarından başlayacağız fıkıh bilgilerini öğrenmeye.
Yunus Emre’nin ilahilerindeki manayı onlarca sene dümdüz kestiği odunlardan
öğreneceğiz. Bir hadisi şerifin müjdesine
kavuşabilmek için bedeninin yaşını dinlemeyip İstanbul surlarına
dayanan Eyüp Sultan Hazretleri’nin şevkini bulacağız içimizde. Bey ve Şira yani
alışveriş bilgilerindeki İslami inceliği katacağız her işimize. Kerahat vakti
mahmurluğundan, sabah namazını kaçırmaktan, İslami değerleri hiçe sayan işleri
övmekten, gıybet etmekten, yemeği pişirirken Liilafi okumayı unutmaktan, komşu
hakkını umursamamaktan, her işe omuz çekmekten kurtulacağız.
Sonra en başta bizi baltalayan, aklımızı kurcalayan
her şeye tekrar bakacağız. Zaten arındığımız zehir berrak sudaki balçık gibi
kendini gösterecektir. Olduğumuz yerden ona bağırmak, onu suçlamak yerine
gireceğiz suya. Tüm Müslümanlık bu balçıktan arınana kadar temizlemeye,
temizleyene el vermeye, suyu berrak tutmaya devam edeceğiz. Kalbimizle buğz
ettiğimiz, sloganlar atıp evimize döndüğümüz, söylenip söylenip
değiştirmediğimiz her şeyin karşısına dikileceğiz.
Kendimizle yüzleşebilirsek Gazze’de elindeki bayram
harçlığıyla şehadete kavuşan çocuğun yüzüne bakmaya cesaretimiz olur.
Kendimizle yüzleşebilirsek açlıkla sınanan beldelerde çocuklarına orucu
öğretmeye çalışan annelerin sırtında bir el de biz olabiliriz. Kendimizle
yüzleşirsek bizimle uyumlu görünüp sonra çarpık fikirlerini empoze eden,
“hoşgörü”yü bize öğretmeye kalkanlara karşı durabiliriz. Müslümanca Duruş’u
ancak kendimizle yüzleşirsek sahiplenebiliriz. Eleştirdiğimiz benliğimizle
sindiğimiz duvarların ardından değil karşısına dikilerek hesap sorarsak ancak
Müslümanca Duruş sahibi olabiliriz.
Dünyadaki Müslümanlara el uzatmak ancak onların
işgal altındaki vakarlı duruşlarını aynı şekilde cevaplayabilirsek mümkün.
Yoksa Arap Baharı ile Rabia meydanından özgürlük için nöbet tutan Mısırlı
kardeşlerimizin düştüğü zindanları yıkamayız. Yoksa Hanzala’nın enkazlardan
sıyrılmış bir geleceği olacağına düşünemeyiz. Yoksa yoksul halklara yardım
ederek ancak yoksulluklarını sürdürmelerini sağlamış oluruz. Yoksa Elhamdülillah
Müslümanım derken, Müslümanlığı ezmeye çalışanlara karşı duramadım da demiş
oluruz. Yoksa mizanda günahlarımız tartılırken, Allah muhafaza, bir yetimin
gözyaşı ile zalimlerin zümresine yazılır adımız.
Kusurlu olan insandır, İslamiyet değil. Fakat
Müslüman kusurlarını secde ile örter, sadaka ile saklar. Müslüman baştan başa
edeptir. Edep perdesi yırtılmışların vahşet fotoğraflarına bakabilmesi, üçüncü
sayfa haberlerini rahatça okuyabilmesi, katletmeyi, hırsızlığı, iftirayı
hoşgörmesinde abes bir şey yoktur. Müslüman dediğinizin bunlardan gönlü
incinir. Gönlü incinmiş Müslüman da ancak Hz. Ömer gibi hiddetle karşı durur.
Müslümanca Duruş sahabe efendilerimizin halleriyle hallenmekle olur. Biz yitik
bir nesiliz, ancak kulağımız çekilip te biz kendimizle yüzleşince İslam
coğrafyası huzur bulur. Hesap günü boynumuzu eğip mazlum kalmak istemiyorsak,
bugün mazlum olan Müslüman kardeşimizin yanında Müslümanca Duruş
sergilemeliyiz. Yoksa vay halimize…
İrem Özal
Turuncu Dergisi Ağustos 2014

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder