
Bayram geliyor, klasik heyecanlar doluyor içimize. İşe gidilmeyecek,
üç gün de olsa. Bazıları evde keyif yapmayı, bazırları aile efradı olarak
toplanıp siyaset ve futbol konuşmayı tercih edecek. Her sabah erkenden
kalkanlar uykuya doymaya çalışacak. Bazıları ise kendini otellere atıp
zorunlu hayatından uzaklaşmaya çalışacak. Adı üstünde bayram tatili.
Ramazan ayı süresince açın halinden anlamak, vücudunu ve ruhaniyetini arındırmak için oruç tutan kulunun ağzı tatlansın diye Allah-ü Teala’nın bahşettiği bayram geliyor. Şeker ve kolonya tutmak
adetten olduğundan adına şeker bayramı diyenler var. Miladi takvimizde kırmızı renkle işaretlenen
tatillerden biri haline gelen dini bayramlardan biri daha geliyor. Haftasonundan hallice kültürel paylaşımlarımızı da sıradanlaştırdı. Tekstil konusunda iyi durumda olan ve insanların alım gücü artan ülkemiz sağolsun, yeni kıyafet almak için tek ihtiyacımız; canımızın istemesi. Reklamlarda geçmiş duygularımıza dokunmaya çalışan kırmızı rugan papuçları hatırlayanlar şimdilerde torunlara harçlık yetiştirme derdinde. Akrabalıklar artık iş ilişkisi düzeyinde yaşandığından; ayıp olmasın, o bize gelmişti, geçen bayram gitmemiştik gibi zorunluluklarla yapılan ziyaretlerle devam
ettirilmekte. Ramazan ayında iftara çağrılmayan ya da davetine icabet edilemeyen akrabalara ikinci
günden gidilecek. Çocuklar da ebeveynlerinin yanında sürüklenecek, tanımadıkları uzak akrabaların
evinde annelerinin göz hapsinde bir köşede oturacaklar.
10 yaşını geçmiş saçları taratılmış çocuklar, yanakları sıkılırken “Aman da aman ne kadar büyümüş… Senin kısa pantolonlu halini bilirim ben. Sen unuttun mu bu teyzeyi…” serzenişlerine maruz kalacak. Bayram sabahı babalarının emrivakisi ile yataktan kaldırılan erkek çocukları uykulu gözlerle camiye gidecek. Çoğu normalde alışkın olmadığı bu ortamı ve namaz kılma durumuna yabancı oluşunu çaktırmamaya çalışarak uyum sağlamaya gayret edecek. Hutbe sırasında akıllarından eve gitsem de uyusam diye geçirecek bir çoğu. Kız çocukları ise kahvaltı hazırlamak, ekmek almak, dantelleri sermek, ortalığı toplamak gibi işler için kaldırılacak yataktan. Belki de anneanne ya da babaannenin sofrası olacak hazırlanacak olan. Evin içi curcuna olacak, yengeler, kuzenler, halalar, teyzeler… Erkekler geldiğinde kalabalıkla birlikte telaşe de artacak. “Çay daha demli değil mi? Ekmekleri niye kesmediniz? Bu saate kalır mı menemen?” gibi istekler kalabalığın sesini daha da yükseltecek. Arandan bir saat geçmeden erkekler salonda keyif çaylarını beklerken mutfakta tabak çatal ve sus seslerinin senfonisi olacak. Oturma odasındaki çocukların itişme seslerine salondan gelen gerginlik sesleri eklenince zengin kalkışı yapılacak. Günün ilerleyen saatlerinde ise sabah görüşülen aile fertlerinin evlerine büyükten başlayarak kısa süreli ziyaretler yapılacak.
Bu anlattıklarım aslında kötü şeyler değil. Sadece zorunluluk yüzünden yapıldığından bize itici
geliyorlar. Artık her yer eskisine göre daha kalabalık ve herkes eskisinden daha tahammülsüz. Tanıdık kalabalıklarımız yabancılaştığından dolayı yabancı kalabalıkları tercih ediyoruz. İslam kültürünün etik ögeleri bizim yaşayışımızın her anında kendini gösteriyor. Fakat biz gelişmeye geçmişinden uzaklaşmak olarak baktığımızdan dolayı elimizde yalnızca adetten yaptığımız şeyler kalıyor. Hayatımızda yaşatmadığımız şeyleri yeri gelince adetten yapıyor ve yaptırıyoruz. Bayram namazına sürüklenen çocuklara yaptığımız gibi. İşte bundan dolayı altı
boş ve yavan bir işleyiş kalıyor elimizde. Teyzesinde neden saygı duyması gerektiğini anlayamayan bir çocuk uyumak, oyun oynamak, arkadaşlarıyla program yapmak gibi seçenekler varken neden teyzesine gitmek zorunda olduğunu da anlayamaz.
Takvimlerde kırmızı boyalı bayram günleri için çocuklara hayalini kuracak mutluluklar vermeliyiz.
Biz de bu mutluluktan kendimize pay çıkartmalıyız. İslamiyetin günlük hayatımıza yansıyan adetlerini temellendirmek ve doğru şekilde devam ettirmeliyiz. Böylece bayramı coşkulu kılmak için yapılan şenlikler, hatırlatılan gelenekler, kurulan sofralar yalnızca ticari bir fırsat olarak görülmekten daha fazlasını yapabilirler. Cazip ve kolay hale getirilirken eğilip bükülen her adetin nereden geldiği unutuluyor. Hatırlamak değil yaşatmak gerekiyor ki sahip çıkılabilsin. Hepimizin bayramı anlamaya, zorunluluklarını değil neşesini yaşamaya ihtiyacımız var…
Bosna’nın işgal altında olduğu günlerden Srebrenitsa Soykırımı yapılırken Ramazan ayı girdiğinde orucunu tutan, yardım diye gönderilen tarihi geçmiş üç beş parça şeyle iftar yapan Bosna
halkının bayram ile umutlandığı gibi olmasa da… Filistin'de sahura birlikte oturduğu ailesini iftarda
toprağa veren Müslüman kardeşlerimizin gülümsemek için beklediği bayram gibi olmasa da… Doğu
Türkistan’da oruç tutmalarına yasak getirilen, her gün içtimaya çekilip zorla yemek yedirilerek Çin
işkencesi gören kardeşlerimiz kadar bayram sevincine muhtaç olmasak da… Mısır’da kendi devleti
tarafından kurşun yağmuruna tutulan, sanki her köşe başında Azrail (a.s.) ile karşılaşma ihtimali yokmuşcasına hayatını sürdürenler kadar gururla kutlayamasak da… İslamiyetin ve İslam kardeşliğinin içimize tekrardan işemesi için Ramazan orucunu arınmasına ne kadar ihtiyacımız varsa bayramın verdiği umuda da o kadar ihtiyacımız var.
İrem Özal
Temmuz 2014
Turuncu Dergisi
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder