8.2.15
Adet olduğu üzere
Cahiliye devrinde nesillerinin devamını
sağlayamadığını düşünüp kız
çocuklarını bir utanç kaynağı olarak
görenlerin adetleri malumdur.
Dayısıyla gezmeye gitme heyecanıyla
hazırlanan kızlarını uğurlayan
annelerin acısı toprağın derinliklerinde
gizlidir hâlâ. Bu acı ile yoğrulan
Mekke toprağını şereflendiren,
iki cihan serveri Peygamber Efendimiz
(sav)’in soyunun kızlarından
devam etmesi ise Allah-ü Teala’nın
insanlara attığı koca bir tokattır. İslamiyetle
şereflenen Ashab-ı Kiram
eski adetlerinden sıyrılıp cömertlik,
yardımseverlik, zayıf olanı korumak
ve bunlar gibi birçok güzel haslet
üzerine kurmuşlar İslam âdetlerini.
Zaten İslamiyetin, adım atışımızdan
uykumuza kadar her anımızı
kuşatan bir yaşam düzeni olduğunu
görmemek mümkün mü? Yarattığı
her şeyi sistemler halinde, nedenler
silsilesi ile kuluna sunan Yaradan,
İslamiyeti bir hukuk ve yönetim şekli
olarak da göndermiştir. İnsan ilişkilerinden
alışveriş esaslarında kadar
her an İslamiyet ile kuşatılmıştır.
İslamiyet, incelikler dini olmasının
yanında sabır üzerine kuruludur.
Dünyada halife olarak yaratılan
insanın narinliği hanımlara verilmiştir.
İbadet şekillerinden haklarının
korunmasına kadar her hareketleri
bir zarafet içermektedir. Tüm bu
zarafetin içerisine derin bir güç
saklanmış, sabrın yükü de onların
yüreğine yüklenmiştir. Hz. Havva
annemizden Hz. Hatice validemizde
kadar birçok kadın, yaşantılarıyla
bu yaradılışın emsali
olmuşlardır. Kadınların sabrı,
becerisi ve derin bağlılığı onların
narinliğini gizlemiş olacak ki
zamanla kadından beklenenler
onun yaradılışını yaralamaya
başlamıştır. İslamiyetin özünden
uzaklaştıkça parçalanan
her şey gibi erkeklere emanet
olarak verilen kadınları korumak
nedeniyle ortaya çıkan
âdetlerde zamanla kadınlara
eziyet ederek uygulanır hâle
gelmiştir.
Kız çocuklarının ayrı medreselerde
ya da ev eğitimiyle fenden
siyasete, cebirden yabancı dillere,
musikiden mutfak becerilerine
kadar bilgiyle donatılmasını
önemseyen âdetimiz “Kız çocuğu
ilkokuldan sonra okumaz!”a
dönüştü! Fikri alınmadan devlet
yönetilmeyen valideler evdeki
huzuru kaçıran, derdi anlaşılamayan
bir yük olarak görülmeye
başlandı! “Kız olsun taştan olsun.”
diyen büyüklerimizin sözleri
unutulup erkek çocuğu olmaması
kadının kusuru sayılmaya başlandı!
Evin erzağını getirmekle
yükümlü erkekler “Evde yoğurt
yok.” diye kavga çıkarır hâle
geldi! Evde kadın misafir olduğunda
kafasını yerden kaldırmaması
öğretilen erkek çocuklarının
kızlarla gezip tozması “elinin kiri”
olarak görülür oldu! Kızlar ise
ders notu istese “namus belası”
denilir oldu!
Zamanın değişmesi ile açıklanmaya
çalışılan bu dönüşümlerin
asıl nedeni toplumdaki çarpıklıktır.
Bu çarpıklık, nostaljik
olarak görülen âdetlerimize bir
taraftan özlem duyulurken bir
taraftan da onları kendi keyiflerince
çekiştiren insanların
eseridir. “Ben parayı getiriyorum.”
diyerek köşeye çekilen
babalardan, ev işi yaparken
sürekli buna layık olmadığını
söyleyen annelerden; âdetleri
yük olarak gören, aileyi kalabalık
ve karmaşadan ibaret sayan,
sorumluluktan kaçmak için açık
kapı kollayan evlatlardan oluşan
bir toplumuz artık. “Âdet Üzere
Müslümanız.” diyorum ben. El
öpmeye âdet deyip harama
karışmasını umursamayan, farz
namazları kılmayıp etraftan laf
söylemesinler diye Cuma’ya
giden, kurban kesmenin geçmişten
gelen bir âdet olduğunu
düşünen, sadakayı eskilerini
dağıtmak olarak gören insanlar
topluluğuyuz. Âdettendir diye
yaptığımız her şey bizi İslamiyetin
aslından uzaklaştırıyor.
Nedeni öğretilmeden bir zorunluluk
olarak dayatılanlar daha
yetişme çağındayken insanları
çarpıklığa sürüklüyor. Kendi
kafasında yöre âdeti olarak görülen
şeyleri yaparak hayatını
devam ettiren bireyler İslamiyeti
öğrenme gereği duymuyor,
kulaktan dolma yaşıyor.
Oysa İslamiyetin her âdeti
insanların huzurla yaşaması için
oluşmuştur. Evliliğin daha ilk
bakışında “Mehr-i Müeccel” ile
gelinlik kızın hakları korunur. Nişan
sonrası Kurban Bayramı’na
denk gelirse gelin kıza takılan
altınlarla nisap miktarına ulaşır
diye kayınbabasının onun adına
“Nişan Koçu” keser. Bazı kesimlerde
hüküm giyme gibi algılanan
örtünme kadınlara dışarıya
çıkabilmeleri, rahatça hareket
edebilmeleri için verilmiş bir
özgürlüktür. Elbette şimdi
olduğumuz yerden Peygamber
Efendimiz (sav)’in zamanında
Medine’de kurulan Asr-ı Saadet
düzenine, o temiz sahabelerin
ahlâkına erişemeyiz. Lakin ahir
zamanda dahi olsak İslamiyet’i
hayatımızın temeline alır, bir
âdetmiş gibi istediğimiz kadarını
alıp yaşamaktan vazgeçersek
haksızlık dediğimiz her muamele
ortadan kalkacaktır.
İrem Özal
Kasım 2014
Turuncu Dergisi
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder