8.2.15

asfalttaki izler

Her sabah şehir sokaklarının ilk
rüzgarını ben göğüslerim. Güneş
daha değmeden iç ürperten
asfaltı ilk ben adımlarım.
Adımlarım da göğsüm kadar
küçüktür fakat şehrin en güzel
anlarına ilk onlar kavuşur. Daha
insanların telaşesi evlerden
sokaklara taşmamışken her
köşe başında bir arkadaşımla
karşılaşırım. Bazen toplanır
beraber dolaşırız, bazense rızkımı
aramaya yalnız devam ederim.
Ben ne kadar çekingen isem şehir
o kadar kuşatıcıdır. Bin bir çeşit
ayak izi vardır yeni dökülmüş ıslak
betonda. Üzerinden yıllar geçse
de asırlara dayanan eserler misali
kazınır şehrin tabanına ayak izleri.
Dolmuşçuların sesleri yankılanmaya başladığında
sabahı başlar şehrin. Topuk sesleri korna seslerine
karışmamışken daha dolmuşçuların çay kaşıkları
selamlar günün ilk ışıklarını. Kimi zaman eşlerinin
yanlarına verdiği peynir ekmeği, kimi zaman fırının o
günkü ilk simidini paylaşırlar benimle. Duraklarda uzun
kuyrukların saati geldiğinde kepenklerin açılma zamanı
da gelmiş demektir. İşte o zaman soluğu bakkal Ferit
amcanın camekânında alırım. Sabah bereketi niyetine
bir tas süt koyar önüme. Kokuyu duyan arkadaşlarımla
her yudumumuzda dua ederiz ona. Demirle, taşla örülü
koca şehrin bana ev olan yerleri bahçeler, parklar ve
yeşilliklerdir. Toprağa basmanın huzurunu yeni dökülmüş
asfalta bile değişmem. Bazen ağaçlara tırmanır,
minicik de olsun bir parçası olduğum şehri izlerim uzun
uzun. Zaman zaman yapraklar üzerime düşer, yorgan
niyetine sarmalanırım onlarla.
Yağmurun kaldırımları delice ıslattığı bir geceydi.
Yüksek demirli bir kapı eşiğine sığındım, şehri izledim
titreye titreye. Rengarenk şemsiyeler göklerden derin
bir nefes alıp koşa koşa yeryüzüne inen damlaları karşılamak
için çırpınıyordu sanki. “Hoş geldiniz.” dercesine
oradan oraya savruluyordu yapraklar. Tüm bunları görmeyen
sadece insanlardı. Onların başları yerde, akılları
yalnız kendilerindeydi. Beni, sindiğim o köşede görmelerine
imkan yok derken büyük bir gıcırtıyla açıldı demir
kapı. Ben kaçmaya hazırlanırken bir eliyle tuttuğu
şemsiyeyi koltuğunun altına sıkıştırıp beni kucakladı.
Gözlerimi kocaman açıp etrafımı korka korka izlerken
beni kurulayıp önüme bir tas süt koydu bir adam. Bakkal
Ferit amca gibi göbeği ya da bıyığı yoktu. Sokaklarda
gezinirken insanlardan korkmamayı öğrensem
de bazı arkadaşlarıma neler yaptıklarını gördüğümden
her zaman temkinli davranıyordum onlara karşı.
Tanımadığım insanlara öyle kolay güvenemezdim. Beni
bıraktığı yerde hiç kımıldamadan durdum bir süre. O da
aynını yapıp durduğu yerden beni izledi sadece. Sonra
onu görmezden gelip yalanmaya başladım. O da beni
görmezden gelip evin içinde dolanmaya başladı. Onun
bakmadığı bir an yavaş yavaş süt kasesine doğru yaklaştım
ve bir güzel karnımı doyurdum. Bir aralık cam
bulup çıkmak niyetindeydim ki pencereden rengarenk
ışıklarla dolu şehri gördüm.
Benim kaldırımlarında dolandığım, ağaçlarına tırmanıp
cami avlularında güneşlendiğim şehri güvercinler böyle
mi görüyordu gerçekten?! Her yer rengarenk ışıklarla
doluydu. Sanki Sakarya Caddesi tüm şehri kaplamıştı
ama bir farkla; insanlar çok ufak görünüyordu. Onların
beni kovaladıkları zaman gözlerine ne kadar küçük
göründüğümü şimdi anlamıştım. Ben şaşkın şaşkın
camdan bakarken beni evine alan adam arkamdan
bana sesleniyordu. “Pistt… Pisi pisi… Adın yok mu senin?
Ne koysak adını? Islak koyalım mı? Sevmediysen başka
bir şey buluruz. Hımm… Gece gece ne yapıyordun sen
buralarda? Arabada telefonumu unutmuş olmasam
görmeyecektim seni. Sabaha kadar donardın dışarıda.
Gece koyalım mı adını? Sevdin mi? Çok mu iddialı oldu
yoksa!...”
Benim onu anlayıp anlamadığımı düşünmeden sorular
sordu bütün gece. Sonra bir an; “Ben sana isim
arıyorum ama kendimi tanıştırmayı unuttum. Ben
Tekin. Elektrik teknisyeniyim. Ev arkadaşım Hakan seni
gördüğü zaman hiç mutlu olmayacak ama bence sen
ona kendini sevdirebilirsin, ne dersin?” dedi. Böylece
tanışmış olduk. Tekin tatlı bir adamdı. O yağmurlu gecede
kafasını yerden çevirip beni görmüş beni evinde
misafir etmişti. Ev arkadaşı Hakan gerçekten de beni
pek sevemedi. Zaten ben de ev hayatını pek benimseyemedim.
Arkadaşlarımı, dolmuşçu amcalarımı,
bakkal Ferit amcayı, üzerime düşen yaprakları, sabah
rüzgarının ürpertisini, cami avlularındaki güvercinlerle
oynamayı ama en çok da toprağa basmayı özlemiştim.
Bir gün, masasının üstünde Tekin’in çok sevdiği boyaların
birine basıp defterinde gezinerek hoşça kal notu
yazdım. Tekin marketten elleri kolları dolu gelmişti. O
poşetlerin bir kısmını mutfağa taşırken aralık bıraktığı
kapıdan çıktım.
İnsanın şehrin içinde ondan soyutlanarak yaşadığı, kendine
onunla ama ondan uzak bir dünya kurduğu yerin
adına apartman dairesi deniyor. Sabahları kıvrıldığım
yerden kalkıp tüm camlarda güneşi arardım ama her
yer karanlık olurdu. Akşam ezanı vakti cami çevresinde
uçuşan kuş sürülerini arardı gözlerim, bulamazdı. Tekin’le
kaldığım sürede rahatım yerindeydi fakat şehre
özlemim kadar ürkekliğim de artmıştı. Bana “Gece”
diye seslenirdi Tekin ama o geceleri göğü kaç renk
siyah boyar bilmezdi. Masasına gömülüp çalıştığı vakitlerde
beni hep uzak tutardı kendinden, çünkü çalıştığı
şeylerden ateşler sıçrıyordu. Bazen hiç konuşmuyordu.
İşten gelip bana merhaba bile demeden mutfakta bir
şeyler hazırlıyor, televizyona bakarak hazırladıklarını
yiyip masasına oturuyordu. Cüzdanını salon masasına
döküp paraları ayıklarken de hiç gülmüyordu. Uyandığında
da çok mutsuzdu, yatarken de. Bazen neşelenmek
için o beni severdi bazen ben onu neşelendirmek
için kucağına yatardım.
Masanın üstünde hep boyalar ve defterler dururdu. Çoğunlukla
resim yapamasa bile karşılarında durup onları
seyrederdi bir süre. Bazen “İlham geldi.” deyip gözleri
kısılana kadar, defterler üzerinde, renklerle oynardı.
Sabah işe giderken ne kadar bitkin olsa da dönünce tamamlamak
ümidiyle çıkardı kapıdan. Beni sevmeye bile
vakti olmazdı bazen; çamaşır yıkamaya, ütü yapmaya,
bulaşık yıkmaya da… Tekin’in beni bulduğu gece, insanların
telaşla nereye koştuğunu anlamıştım; kaçıyorlardı.
Şehirde yaşamak için şehirden kaçıyorlardı. Benim
kapı eşiğine sığındığım gibi onlar da evlerine sığınmak
istiyorlardı yalnızca.
Şimdi yine kırk kere sökülüp yeniden yapılan bir asfalt
sokakta yürüyorum. Yine gece, yine yağmur yağıyor. Bu
sefer bir eşiğe, bir kovuğa, bir verandaya sığınmak yerine
şemsiyeler gibi hoş geldin diyorum her bir damlaya.
Arkamda ayak izlerimi bırakıyorum bu şehirde yaşadığımı
hissederek.

İrem Özal
Ekim 2014
Turuncu Dergisi

Hiç yorum yok: