19.2.13
hasret üstüne
Daha önce de söylemişimdir, değişmeyiz ama dönüşürüz çoğu şeye. Başladığımız yere döneriz ya da dönmeyi umarız belki de. Geçmişe bakarız çokça, "Geçmişini bilmeyen..." diye başlayan beylik laflardan öğrendiğimiz üzere, gelecek kurmayı düşleriz. Önümüzü göremediğim her an geçmişi özleriz, tanıdık hissetmek için, kötü de olsa bildik bir ses duymak uğruna kanatırız yaralarımızı.
Oysa, hasret denilen şey öyle bir şey değil. Yani yalnızca geçmişi, geçtiğimiz yolları özlemeyiz hasret çekerken. Hayal bile etmediğimiz, adını dahi bilmediğimiz yerlerin, insanların, durumların hasretini de çekeriz. Bilmeden sevdiğimiz onca şey gibi, hem de bilmek istemeden, uzaktan, araştırmadan. Üzerinde bolca düşünüp, üzerine ilmek ilmek başrolünde olduğumuz bir senaryo yazmadan, yalnızca hasret çekeriz.
Tüm bunlar aynaya baktığımızda sağımızla solumuzu karıştırmamız kadar yanıltıcı ama gerçek. Kapı eşiğine yaslanmış öylece kapıda bulmayı beklediği bavulun boşluğuna bakarken bunları düşünmüyordu elbette Esra. Sadece bir umuttu belki evden atılmayı beklemek onun için. Yeni bir hayatı kurmayı değil, onu düşünmeyi bile bir düzen bozulması olarak görmeye başlamıştı. İçinde bulunduğu düzenden sıkışmış olması, onu sürekli eleştirmesi, ona aykırı bir şey yapabileceği anlamına gelmiyordu. Kapana kısılmışlıkta bir düzendir nihayetinde.
Hasret , tutku gibi akılınzı başınızdan almaz belki ama içinizde burkulan umutlarınız da size rahat bir uyku sağlamaz. Olmayan bir şeyi özlemek kırılan umutlarınızın yarabantı gibidir. Siz üstü örtülü yaralarınızı değil yalnızca hasretinizle meşgul olursunuz, o sırada yaralarınız tedavi olur ve siz yeterince sığ bir hasretle kırvanıyorsanız yeniden yeşermeye hazır olur. Esra için bahar daha gelmemişti çünkü hasret daha yeni yerleşmişti aklına, cemrenin yüreğine düşmesine daha çok vardı.
Hayal ettiğimiz kadar güzel olmasa da hasretini çektiğimiz şey -şehir, eşya, insan ya da her neyse- vuslatın tadı bulaşırsa insana, hüsran uğramaz ona. Didiklememek lazım hasreti, ne kadar çok bilirsen özlediğin şeyi o kadar derine inersin, artık özlem olmaz adı, sevgi olmaz. O zaman saplanırsın zihninde kurduğun bir bilinmezliğe, kendi düzeninde çırğındıkça oraya batarsın. Gün doğumundaki deniz gibi hasret çekeceksin; pürüzsüz, rengarenk, büyüleyici. Tek rüzgar meltem olacak, üşütmeden, ürkütmeden ürperten. O ürperti de meraktan olacak, heycanının tomurcukları olacak. Kısaca hasret dedğinin öbür adı umut olacak.
Esra daha umut kırıklarını toplayamamıştı tek derdi o kapıda bir bavul görmekti. Gidebilmenin dayanılmaz hafifliği yani düşüncesizliğin boşluğuna atlamak istiyordu. Oysa aynı rahatlık anahtarıyla içeri girip, pervasızca savurduğu çantalarının ardından ikindi ışığının doldurduğu salonda kanepeye uzandığında da içini doldurmuştu. Sessizliği bozan bir hayali bile yoktu aklında, nadasa çekilmiş bir arsa gibi geleceği bekliyordu zihni. Geçmişine bakmaya başlamaz yokluklarını yoklarda hasretine ulaşacaktı, belki de çok yakında...
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder