8.2.15
Marifet
Çift haneli yaşlara ilk geçimi buruk bir tebessümle anarım hep. Dirseklerim okul sıralarına alışmıştı, onca zaman giymeyi heyecanla beklediğim önlüğümden ayrılmış forma olarak etek gömlek giymeye başlamıştım. Büyümek böyle bir şey diye düşünmüştüm; alıştığın şeyleri değişen bir bedenle tekrarlamaya devam etmek. Okuduğum kitapların sayfa sayıları artmış, harfleri küçülmüştü. Artık oyuncakların yerine boya kalemlerim saçılıyordu odama. Çünkü seviyordum hayal etmeyi. Yaz tatillerinde Anamur’a giderken gördüğüm bozkırları, dağları, arabanın sıcağında durmadan söylenen annemi, nadiren rastladığımız şahinlerin uçuşunu izlemeyi, uzaklarda gördüğüm koyun sürülerini… Her şeyi çizmek istiyordum, hayatıma not düşer gibi.
Sonra sonra resim yapma isteğim geçti tabi ki. Başka uğraşlarım oldu; masa tenisi, flüt, keman, genç kız dergileri, günlükler, akrostiş şiir gibi. Her çocuk gibi benim de derdim belliydi; her düşündüğümü, hissettiğimi, gördüğümü kendi dilimde yansıtmak. Okuldaki dersler bize belli bir düşünme şekli sunarken, okul dışında yaptıklarımızla hem düşüncelerimiz hem karakterimiz şekilleniyordu. Böylece bedenimiz okulda zapt edilmeye çalışılan enerjimizi atarken, rutinimizi bozan her şey bize okuldan daha ilgi çekici geliyordu.
Yirmili yaşlarımda ise kendimi tadı gelmiş ama olgunlaşsın diye dalda bırakılmış meyveler gibi hissediyordum. Düşüncelerime yetişemeyen bir hayatı yaşıyordum. Resimlerimdeki hayallerden eser yoktu zihnimde, artık çok daha uzaktı düşlerim. Düş kurmak gittikçe zorlaşıyordu çünkü her şey çok gerçek ve çok dramatikti. Hiç bitmeyeceğini sandığım ergenlikle kavgalıydım, hiç gelmeyeceğini sandığım gelecekle kavgalıydım. Sanki hayatım hiç ulaşamayacağım bir yerdeydi ve ben ona geç kalmıştım. Durup dinlenemez, bir saat bile hayattan kopamazdım. Her ortamda bulunmak ve bulunduğum her ortamda ‘var olmak’ istiyordum.
Gece ile gündüzün farkını göz kapaklarım değil, içimden esen rüzgar belirlesin istiyordum. Yapılacak çok şey vardı ve canım hiçbirini yapmak istemiyordu. Yapmak istediklerime ulaşmak için ise çok fazla çalışmak gerekiyordu ve canım onu da istemiyordu. Yaptığım işi düzgün yapıyordum; başkalarından çok daha fazla çaba harcıyor, çok daha geniş düşünüyor, olması gereken üzerine kafa yoruyordum. Fakat içime sinmiyordu; ne sonuç ne de aldığım karşılık. Üniversite sıraları böyledir, çoğu zaman yalpalayarak geçer, çünkü dümdüz gitmesi insana hiçbir şey katmaz. Alttan aldığın dersin yükü aynı zamanda bir ferahlıktır. Final dönemi uykusuz geçirdiğin hafta aslında bir direnişin ilanıdır.
Marifet yaptığın işi sahiplenmektedir, onu isteyip istememekte değil. Hiçbir şeyin mükemmel olmayacağını kabullenemesem de anlamıştım. Yine de adımın geçtiği her yerde ‘var olduğum’ belli olsun istiyordum. Elime aldığım her şeyi düzenleyip benimmiş hissiyle sahiplenmeye çalışıyordum.
Kurmayı bile ertelediğim düşlere doğru bir tek düşünce dahi beni tedirgin etmeye yetiyordu. Büyümek böyle bir şey diye düşünmüştüm; artık değişmeyen bir bedende alıştıklarına saplanıp kalmak. Oysa içimde bazen bir heyecan esiyordu ve kilitli bütün kapılarım ardı ardına açılıyordu. Fakat gerçeğe döndüğümde o kilitlere elimi uzatmaya bile cesaretim yoktu.
Okulda kafamıza yerleşen düşünce şeklinden kopup aklımı başıma almam için birkaç sene hayatın akışına göre beklemem ya da sürüklenmem gerekiyordu herhalde. Otuzlarımın korkusu daha gelmeden sarmıştı içimi. Marifetlerimin, yani sahiplenerek, tüm çabamla ürettiklerimin, emek verip duvarıma asmaktan ibaret kalan diplomalarımın, bana ne kattığını sorguladığımda kocaman ama dağınık bir iç zenginliğiyle karşılaştım. ‘Buna değerdi.’ diyebileceğim hiçbir şey edinmişim gibigelmiyordu. Hiç gelmeyecekmiş gibi dediğim gelecekteydim ama düşündüğüm kadar parlak görünmüyordu gözüme.
Yaptıklarım ve yapmadıklarımı önüme koyup onları yarıştırırken geçirdiğim dönemde, başta kendim olmak üzere birçok şeyi suçladım. Sürekli değişen ya da değiştirmeye çalışırken içine sıkıştığımız sistemler, yıkılmaz tabular karşısında şaşkın birer çocuktuk, karar verme yetimizi tamamen elimize alamıyorduk. Ne istediğimizi tam olarak bilmesek de bildiğimiz bir şey vardı; o da bize dayatılanlardan hoşlanmadığımız. Yeniliklere de pek çabuk
alıştığımız söylenemezdi. Bir yandan değişim için çabalarken diğer yandan ona direniyorduk. Keşkeler, belkiler, neyseler uzayıp gidiyordu. Durumum elle tutulur tek nedenle özetlenemiyordu.
Marifet savaşmaktan vazgeçmeden beklemeyi bilmekteydi belki de. Hayatın akışına göre duraksadığım dönemlerde çok fazla soru sorup olması gerekene kafa yormaya devam etmiştim. Düzeltmeye çalıştığım her hamle, başka hataları sürüklüyordu peşinden. Hayata karşı sürekli savunmada olmak çok yoruyor insanı. Bir düzenin nasıl döndüğünü anlamak onun içinde var olmayı kolaylaştırmaktan çok zorlaştırıyor.
İnsan otuzlarına gelince kendini sorgulamaktan vazgeçiyor, yirmilerinde yüzleştiği çocuğun kırıklarını gizlemek için girdiği savaşı sürdürüyor sessizce. Düşünce kalıplarının dışına çıkmaya çalışırken edindiği zenginlikler onu daha sert biri haline getiriyor. Hayata dair söyleyecek çok daha fazla sözü olsa da bunları yakınarak değil, anlayarak söylemeye çalışıyor.
Marifet, yaptığımız her işin kocaman bir düzenin parçası olduğunu bilmek ve düzeni suçlamadan önce kendini hesaba çekmekte. Marifet, otuzlarına gelene kadar kendiyle çatışmaya sokulan bilinçleri
kalıplaştırmadan yoğurabilmekte. Marifet, herkesin aynı sıralamaya göre yaşamasını, aynı başarıyı sağlaması, aynı düşünmesini beklememekte. Marifet, herkese ‘var olmak’ istediği alanda bir yer açabilmekte. Marifet, zihinlerimizi geçmişte vahlandıklarımız ve gelecekten beklediklerimizin bize bağlı olduğu gerçeğiyle yüzleştirebilmekte. Marifet, büyümeyi alışkanlıktan çıkarıp “hayat"a dönüştürebilmekte.
İrem Özal
Eylül 2014
Turuncu Dergisi
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder